7 Şubat 2011 Pazartesi

İşi Bodrum’dan yürütmek


En çok merak edilen konuların başta geleni işimi Bodrum’dan nasıl yürütüyor olduğum. Peşinden hemen gelen soru kafan dağılmıyor mu?

Bodrum’a yerleşme fikri kafamda netleşmeye başladığı günlerle, yaptığım işin türünü değiştirmeye başladığım günler aynı döneme denk geldi. Hangisi hangisini tetikledi diye düşündüğümde, geçmişi hatırladığımda şöyle bir durum ortaya çıkıyor. 20’li yaşlarımdan beri hayatımın bir dönemini Bodrum’da geçirme fikri zaten vardı. Ama bir grafik tasarımcı olarak Bodrum’da iş yapmak mümkün değildi. Daha doğrusu burada yaşantımı sürdürecek parayı kazanabilirdim belki ama o yıllara özgü koşullar nedeniyle bir kasaba tasarımcısı olarak kalırdım. Çünkü grafik tasarım sanayinin olduğu yerde gelişen bir tasarım türü. Hele ki 80’li yıllarda sadece İstanbul’da çalışmayı, üretmeyi gerektiren bir işti. Ve de mutlaka bir ajansta çalışmak zorundaydınız. 90’lı yılların ikinci yarısında işin niteliğinde bazı değişmeler oldu. İşveren kesimi de, ajanslar da tasarım ile reklamın ayrı bir iş olduğu bilincine varmaya başladı. 2000’li yıllarda bu ayrım kesinleşti ve sistem değişti. Uzun uzun anlatmaya gerek yok, çünkü bu blogun amacı farklı. Özetle; ben de 1990’lı yılların başında tasarımcı kimliğimi ön plana çıkaracak bir yol seçtim. 2000’li yıllarda da tasarımcı olarak iş türümde uzmanlaşmaya, piyasada yapılan işlerden bir şekilde ayrışmak için tasarımın kurum kimliği konusuna eğildim. Kurum kimliği hemen yarına bitirilmesi, yetiştirilmesi gereken bir iş değil. Yani bir broşür, ilan gibi acil iş statüsüne girmeyen, uzun soluklu bir süreç. Bu da İstanbul’da olmayı zorunlu kılmayan, müşteri ile sürekli birebir, yüzyüze çalışmayı gerektirmeyen bir durum.

Bodrum’a yerleşmemi sağlayan süreçten biri kurum kimliği konusunda çalışmaya başlamamsa ikinci gelişme ise hiç kuşkusuz teknoloji. Yani artık istediğim yerden laptopum ile iş hayatımı sürdürebiliyor olmak. Kimin nereden iş yaptığının önemi kalmadı. Önemli olan zamanında ve iyi iş yapabiliyor olmak. Bu gerçekleştikten sonra İstanbul’da, Bodrum’da ya da dünyanın bir ucunda olmanın ne önemi var ki? Örneğin şu anda çalıştığımız proje için ben Bodrum’dan, arkadaşlarım İstanbul’daki ofisimizde çalışıyor. İşi Erbil’e yapıyoruz. Ya da bazen New York’ta ortak iş yaptığımız Mr. Chermayeff’ten bir proje geliyor, onlar oradan, ben Bodrum’dan, arkadaşlarım İstanbul’dan çalışıyoruz.

İstanbul'daki ofisimizdeki çalışma mekanım.

İstiklal Caddesi ile Postacılar Sokak'tın kesiştiği köşede, ofisimizin olduğu bina. Şimdi alttaki mağaza artık Hotiç.

İstanbul'daki ofisimizdeki çalışma mekanımdan bir başka görüntü.

İstanbul'daki ofisimizde dışarı baktığımda gördüğüm

İstanbul'daki ofisimizdeki çalışma arkadaşım Esra.
Toplantılar, sunumlar için her ay iki üç gün İstanbul’daki ofisime geçiyorum. İş yoğunluğuna göre bazen ayda iki kez gelip dönüyorum. Hatta bazen bir toplantı için sabah gelip akşam Bodrum’a döndüğüm de oluyor. Ve şunu belirtmeliyim; benim Bodrum’dan kalkıp, örneğin Gebze’deki bir toplantıya yetişmem çok kolay. Hesap basit; diyelim toplantı 10:30’da. Ben Bodrum’daki evimden 08:15’de çıkarsam, check-in işlemini internetten yaptığım için 09:15 uçağına binebilirim. 10:15’de Sabiha Gökçen’e inip 10:30’da Gebze’deki toplantıya katılabilirim. Ama Ataköy’de oturan biri, hele hava yağmurluysa 10:30’de Gebze’de olması için kaçta yola çıkmalı? Cevabı bütün İstanbul’lular biliyor, buraya yazıp kimsenin moralini bozmayayım. Benim sabah güneşte yola çıkıp, havalimanına kadar deniz havası alarak yolculuk yapmamı, İstanbul’da yağmurda TEM’de direksiyon başında sabah sabah sinirleri yıpranan biriyle hiç kıyaslamayayım.

Son olarak; burada hayat daha kolay ve basit olduğu için iş yaptığınız süreç daha huzurlu. Daha sakin. Gelen giden yok, dolayısıyla zamanı daha iyi kullanıyorsunuz. Trafik yok. Kışın bile ara verip ılık bir havada çıkıp yarım saat yürüyebilir veya hiç birşey yapmasanız bile bahçede oturup yüzünüzü güneşe verebilirsiniz. Ortama uyup dağılmak, konsantre olamamak konusu işin başka boyutu. Bu bir iç disiplin meselesi. Eğer o konuda zayıflık varsa burada dağılmak daha kolay. Çünkü insan burada ne de olsa gevşiyor. Sinirler alınmış gibi oluyor... Yazın denize girip çıkma molalarını hakiketen yazmıyayım, o sıcakta İstanbul’da yapış yapış çalışanların ahını almak istemem... Ama unutmayın ben de yıllarca o havalarda İstanbul’daydım. Onun için buranın kıymetini bir başka biliyorum.

Bodrum'da çalışırken başımı sağa çevirdiğimde gördüğüm kadraj.

Bodrum'da çalışırken birkaç dakika ara verdiğimde bahçeye çıkmak iyi geliyor.

Bazen bahçedeki masada çalışıyorum.

Bodrum'daki çalışma mekanımın çok sevdiğim penceresi.

Yazın Yalıkavak'ta bazen verandada çalışmak iyi oluyor.

Yalıkavak'taki yeni çalışma mekanım. Muhtemelen Haziran ayından itibaren yazlığa, Yalıkavak'a geçeceğim.
Biraz uzun bir yazı oldu ama dediğim gibi bu konuyu merak edenlere, acaba ben de yapabilir miyim diye düşünenlere bilgi vermek istedim. Yarın sabahtan Cumartesi akşamına kadar İstanbul’dayım. Yazacak zamanım olmayabilir, çünkü malum orası İstanbul, bir toplantıdan bir başkasına gidene kadar sadece yolda geaçireceğim zamanı düşünüyorum da...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder