8 Mayıs 2011 Pazar

Bodrum'da baharda bir pazar günü


Bugün Pazar. Genellikle Bodrum’da Cumartesi geceleri dışarı çıkıldığı ve geç yatıldığı için güne her zamankinden geç başlanıyor. Hoş, bu İstanbul’da da böyle ya. Benim için geç kalkmak saat 9-10 arası kalkmak anlamına geliyor. Özellikle Bodrum’a taşındığımdan beri günü kaçırmamak gibi bir kaygı duyuyorum, uykuda geçen zamana acıyorum. Ama öğlenleri bir saat kestirmenin tadı başka tabii. Neyse; dün akşam da bir arkadaşın Gümbet’teki evinin bahçesinde mangal partisi vardı. Rejim falan hakgetire, o an bitti. Ve tabii geç yatıldı ve yine tabii epey yenilip içildi. İstanbul’da bu kadar yiyip içtikten sonra ertesi gün baş ağrısı olur ve sabah yataktan çıkmak sorun olurdu. Burada böyle bir sorun kalmadı. Herhalde temiz hava ve çevrenin etkisinden dolayı. Gelen arkadaşlarım da aynı fikirdeler; Bodrum’da içtiğimizi İstanbul’da içsek yıkılırız diyorlar.

Bu sabah da 9’u biraz geçe kalktım yüzümü yıkarken yer sallandı gibi geldi. Akşamın etkisi mi diye bir düşünce aklımdan geçerken evin ahşap merdivenlerinin çatırtısını duyunca sallanmanın benden değil tabiat anadan kaynaklandığı anladım. Ege Denizi’nde 5.1 büyüklüğünde bir deprem olmuş. Atina iyice sallanmış. Biz de burada hissetmişiz. Ege zaten bilinen bir deprem bölgesi. İzmir’den Fethiye’ye kadar olan sahili gözününüz önüne getirin. Bir de dağları hatırlayın. Depremlerle oluştuğu çok açık bir coğrafya. Hele Datça...

Sabah güneş harikaydı ve ısıtıyordu. Kahvaltı sonrası evimin olduğu bölgede sessiz ve dar sokaklarda biraz yürüyüp meydana indim. Bir süre sonra bir anda yüzlerce turist akın etti. Hiç abartmıyorum, barlar sokağından kalenin olduğu meydana doğru akıncılar gibi daldılar. Ben de onların ters yönüne, yani Halikarnas’a doğru yürürken turist akınının nedenini gördüm; bir cruise gelmiş. Bu büyük gemiler geldiğinde bir anda 1500 civarında yolcu kasabaya dağılıyor. Eskiden bu tür seyahate çıkanlar zengin ve yaşlı kesim olurdu. Dünyayı gezen, özellikle Amerika’lı yaşlı zenginler ilgi çekerdi. İyi de alışveriş yaparlardı. Artık günümüzde bu yolculuklar herhalde ucuzlamış olmalı ki, gelenler hiç paralıymış izlenimi vermiyor. Hatta köşede yere otursalar para verirsiniz. Ama tipler çok renkliydi. Mecazi değil gerçek anlamda renkten söz ediyorum; Filipinli, Pakistanlı, Brezilyalı... İskandinav bölgesinden gelenler. Sarı, beyaz, siyah renkte insanlar. Ortalık Birleşmiş Milletler binasının bahçesine döndü.



Azmakbaşının yeni hali

Yeni taşlarıyla,  barlar sokağının son hali
Meydanın yeni hali

Barlar sokağının girişi


Benim yaşadığım bölge marinanın yaklaşık 300-400 metre yukarısında. Çok sessiz bir mahalle. Tipik taş evlerin de bulunduğu, geniş bahçelerin, dar sokakların olduğu bir yerleşim. Sokakta uyuklayan köpekleriyle, oradan oraya koşturan kedileriyle, pazartesi günleri kurulan küçücük semt pazarıyla, bakkalı, esnafı, çocuk parkı, camisiyle tam bir mahalle. Adı da Eskiçeşme Mahallesi. Sabahları kuş sesleri ve horoz sesiyle uyanmanın yarattığı duygu harika. Doğanın içinde yaşamak çok başka gerçekten. Ve insana iyi geliyor. Çünkü zaten olmamız gereken ortam tam da bu. Trafik gürültüsü hiç yok denebilir. Gün içinde birkaç araç veya motorsiklet geçiyor. Geçen gün şakasını yaptık; arka arkaya üç dört araba geçti, burası da TEM’e döndü yahu dedik.

Komşumun limon bahçesi

Mahallemizin tipik evlerinden
Bu da mahallemizin dar sokaklarından


İşte bu sabah sokaklarda gezinirken cep telefonumla biraz video çektim. Evden Halikarnas’a doğru yürürken önce sakin olan ortalığın, turistlerin basmasıyla nasıl hareketlendiğini görebilirsiniz. Bodrum’da sezon bugün resmen başlamış olarak kabul edilebilir.


Yarın başlayacak hafta benim için yoğun bir hafta olacak. Yarın itibariyle Ankara, İstanbul ve İzmir’e gidip cumartesi Bodrum’a dönmeyi planlıyorum. Senede 10-15 defa İstanbul’a gidip geliyorum. Bunlardan en az iki tanesini arabayla yapmaya çalışıyorum. Acelem olmadığı zamanlar arabayla seyahat etmenin tadı başka. I-pod’u arabaya takıp saatlerce araba kullanmak benim için zevk. Bu turu da arabayla yapacağım. Yarın sabah gün doğarken Ankara’ya doğru yola çıkacağım. Akşam, Ankara’daki müşterilerimle beraber Çiftlik’teki restorana gidebiliriz. Orada bir öğlen yemek yemiş ve bir akşam burada, Atatürk’ün içtiği yerde rakı içmeli diye düşünmüştüm. Salı günü iki toplantı sonrası bu sefer istanbul’a doğru yola çıkacağım. Gündüz ofiste biraz iş yaptıktan sonra akşam müşterim olan Arçelik’te birlikte çalıştığım ekipten çok sevdiğim dört dostla Cibalikapı Balıkçısı’nda Girit mezeleri yiyeceğiz. Dostlarımdan ikisi Berna ve Seda Arçelik’ten ayrıldılar, Ayşe de ayrılmak üzereymiş. Sadece Müge ve şimdilerde ikinci çocuğuna baktığı için izinde olan Bahar Hanım kaldılar. Benim İstanbul’a geldiğim dönemlerde fırsat buldukça bir araya geliyoruz. Çarşamba yine iki toplantı ve sunum var ve akşama bu sefer eski okul ekibiyle yemekte buluşacağız. Özlediğim insanlarla (Yurdaer ve Bülent hocalar, Haluk, Melis ve Yıldırım) Karaköy Lokantası’nda lakerda yemeyi de özledim. Perşembe günü şimdilik toplantı görünmüyor ama belli olmaz. Perşembe akşamı aileyle yemek programı var. Yeri belli değil. Cuma ise İzmir’e geçeceğiz. Aslında direkt Bodrum’a da dönebilirdik ama İzmir’i ve özellikle Deniz Restoran’da ege otları ve balık yiyip hemen üst kattaki İzmir Palas’ın denize bakan odasında kalmayı çok seviyorum. Yani aslında İzmir’de kalmak istememizin tek nedeni var; o da Deniz Restoran’ın mezeleri... İzmir Palas’ın da o eskiliği ve yaşanmışlığı bana iyi geliyor. Hep aynı odayı veriyorlar, bu davranışlarını da takdir ediyorum. Küçük ama önemli bir jest. Yeni nesil otellerdeki kişiliksizlik, müşteri olarak da barkodlanmış bir unsur olarak algılanmak hep beni rahatsız eder. Cumartesi günü de İzmir’den Bodrum’a doğru yola çıkacağız. Muhtemelen o akşamki durak da Yalıkavak’taki Sait olur. Ve sonrasındaki bir hafta yeme içme rejimine girerim...Girmeliyim.

Bu tempo içinde eğer fırsatım olursa bu sayfalarda buluşuruz. Ya da bir hafta sonra Bodrum’a dönünce görüşmek üzere...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder