26 Temmuz 2011 Salı

Bodrum-İstanbul gidiş geliş 12 saat ve Asmalımescit'in son hali

Bu sabah -tabii yine iş için- İstanbul'a yollandım ve akşamına döndüm. Sabah 09 uçağı ile gittim, 19:30 ile geldim. İstanbul çok boğucu ve nemliydi. Kışının gri, pis havasını ve insanın kulağına bile kaçan toz gibi sinsi yağmurunu hiç sevmezdim. Yazın da şu nemli yapış yapış havasını sevmem. Bodrum'da kış da yaz da adam gibi. Kışın doğru dürüst, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ve en geç ertesi gün hava pırıl pırıl oluyor. Öyle günler süren grilik yok burada. Yazın da adam gibi sıcak oluyor ama İstanbul'unki gibi kalleşçe acıtmıyor, boğmuyor. Tabii denize girip serinleme gibi alternatiflerden şimdilik hiç söz etmiyeyim. Çünkü birkaç saat önce İstanbul'daydım ve yazı orada geçirmenin ne menem birşey olduğunu bugün yine yaşadım.
Sabah 9'daki Atlasjet uçağı genellikle olduğu gibi tam saatinde kalktı ve yolda pilotun yaptığı anonsa göre Atatürk Havalimanı kulesi öncelikli iniş izni verip hava koridoru açmış, kalkıştan tam 48 dakika sonra tekerlek piste değdi. Şansıma son derece efendi bir şoförün kullandığı, temiz ve kliması çalışan bir taksiyle ilk toplantı mekanım olan Sütlüce'ye Arçelik'e gittim. Hayırdır dedim, bu işte bir terslik var, bu kadar efendi bir şoför filan...Toplantım bitince ikinci toplantı için Tünel'e ofise gitmek üzere bindiğim taksi İstanbul'da olduğumu hatırlattı. Pis, klimasız bir taksi ve günaydın dediğimde "hö" diyen bir şoför. İnerken iyi günler dedim, cevap bile vermedi. İşte aslında benim İstanbul'dan sıkıldığım konulardan biri de bu. İstanbul'a göçenlerin kendini geliştirmemesi, geldikleri yerdeki insan ilişki biçimini yanlarında getirmeleri ve bunların her yerde karşıma çıkması.
Başsağlığı için Asmalı'ya Refik'e uğradım, Refik Jr'u bulamadım ama Asmalı'nın son halini görünce iyi ki Refik bunu görmedi dedim. Bütün masalar kalkmış. Bomboş bir sokak. Öğle yemeği saatinde birkaç kişi vardı. Bu sıcakta Helvetia'nın içinde oturmayı ben de göze alamadım ve uğramadım. Boncuk, Sofyalı. Otto... bomboştu. Sofyalı yan sokağına bir iki masa koymuş çünkü ara sokaklara karışmıyorlarmış. İrfan Kuriş'in eski mekanı Flamm'ın köşesinde eski eleman Yusuf'a rastladım. Asmalı'da yakında kan akabilir, durum çok kötü dedi. Bu işin arkasında bir yuhalama konusu olduğunu söyledi. Politikacıyı yuhalıyınca o da hıncını esnafın masalarını kaldırtarak alıyor. Güya o ahaliyi cezalandırıyor. Arada olan esnafa oluyor. Buna da demokrasi diyorlar. Hadi canim siz de... geçiniz.

Ece'nin önü
Ya-Re, Yakup ve Cavit'in oldugu bölge
Refik'in önü
Sofyalı Sokak
Helvetia ve The House Cafe'nin bulunduğu köşe

Bu da havalimanında dönüş uçağını beklerken yediğim menü. Hep balık, ahtapot, karides, rakı resmi olmuyor işte
Asmalı bir simge. Bir hayat tarzının simgesi. İçki içmeyi, eğlenmeyi, bu dünyadan zevk almayı, yemek yemeyi seven kitlenin bir hayat tarzı var. Özellikle haftasonları dışarıya çıkarak, arkadaş gruplarıyla birlikte eğlenerek yaşıyorlar. Ve günümüzde kendilerine muhafazakar demokrat diyen ama bu tanıma hiç uymayan politikalar güden güruh bu kitleye tahammül edemiyor. Bu çok açık. Hayatın bu dünyada zevk alarak, hayatın tadına vararak yaşanmasını benimseyen kesim ile bu dünyayı ıskalayıp öbürüne cennete mennete yatırım yapanın çatışması. Eğer içki içmeyi haram sayan zihniyeti belediye başkanı seçerseniz o da kalkar yukarıdan gelen emirle bu haltı yer. Bazılarının bir dönem aman ne hoş, saçı uzun çok batılı tip dedikleri işte bu kafa. Bakın, Bodrum'da belediye bütün kış ortalığı hallaç pamuğu gibi atıp, kaldırımları genişletip araba yolunu daralttı. Neden biliyor musunuz? Restoranlar, bistrolar kaldırıma daha çok masa atabilsin diye. Bodrum'da belediye bunu yaparken İstanbul'un turistik bölgesi Beyoğlu'nda belediyeyi yöneten kafa masa kaldırtıyor. İşte bunun için artık İstanbul'u hiç sevmiyorum. Yoksa Boğaz'ı kim sevmez?
Gördüğüm şu ki Asmalımescit'i biterecekler. Gelen turist profili de arap turiste kayacak gibi. Zaten son dönemde böyle bir eğilim gözlüyordum. Ayda bir İstanbul'a gidince değişimi daha rahat farkediyorsunuz. Asmalı son zamanda Şam'a dönmüştü.
Bunlar can sıkıcı işler. Tam zamanında kaçmışım diye düşündüren olaylar. İçinde olup sinirlenmektense, sabah kalkıp denize girip evimde mayoyla çalışmayı tercih ederim.
Bana bugün yine sordular; İstanbul'dan çok mu sıkılıyorsun diye. Ben de bunu sorana karşı şunu sordum; şu saatte terden yapış yapış durumda, Asmalı'nın üstünde sokakta bir masada bir sade kahve ve yanında soğuk bir su bile içemezken, üstünde sırtına yapışan bir gömlek, bir blucin ve ayağında ayakkabı ile olmayı mı, yoksa ayağında bir bodrum sandaleti, üstünde bir mayo ile Yalıkavak'ın tatlı tatlı esen rüzgarında balkonda kahve ve soğuk suyunu içmeyi, çalışırken ara verip denizde yüzüp sonra çalışmaya devam etmeyi mi tercih ederdin?
Başka sorum yok...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder