14 Temmuz 2011 Perşembe

İş için Bodrum’dan İstanbul’a gidiş ve Patricia Piccinini sergisi

Geçtiğimiz hafta iş için üç günlüğüne yine istanbul’a gittim. Son bir ayda üçüncü gidişim oldu ki bu da bünyeye fazla gelmeye başladı. Aslında haksızlık etmiyeyim çünkü ta işin başında Bodrum’da yaşamayı kurgularken, her ayın bir haftasını İstanbul’da geçirmeyi göze almıştım. Hatta işin yoğun olduğu aylarda on-onbeş gün bile kalmam gerekebilir diye düşünüp ofise yakın Tünel, Asmalımescit civarındaki rezidansların fiyatlarını incelemiştim. Uzun süreli kalışlarda rezidans denilen sistem otele oranla daha hesaplı oluyor. Neyse konu o değil; sonuçta iş sistemini iyi kurmuş olmalıyım ve de İstanbul’daki asistanım iyi asiste etmiş olmalı ki her ay ortalama üç gün kalarak bugüne kadar geldim. Bundan sonra da böyle gitmesi için ne gerekiyorsa yapmam lazım. Çünkü artık İstanbul’u hiç çekemiyorum. Ama ayda bir İstanbul iyi geliyor. Arkadaşlarımı, akrabalarımı özlemiş oluyorum. Bir iki gece onlarla birlikte yemek yemek, birkaç sergi, belki bir gece Babylon’da bir konser filan iyi oluyor. Üçüncü gün sonunda başım ağrımaya, uyku düzenim bozulmaya başladığında Bodrum’a dönme zamanımın geldiğini anlıyorum. Genellikle akşam 18:00 uçağıyla dönüyorum. Koltuğa oturur oturmaz İstanbul’un bünyede yarattığı ağırlığın etkisiyle gözlerim kapanıyor. Camdan dışarı seyrederken Bodrum’u düşünüyorum. Ve Bodrum’a indikten sonra uçağın kapısı açılır açılmaz yüzüme vuran Bodrum kokusuyla ayılıyorum. İstanbul’da olsam erkenden otele gidip uyusam diye düşüneceğim yorgunluk bir anda bitiyor... ve doğru önce Zazu’ya gidiyorum, oradan da sonra da bir meyhaneye gidiliyor. Çok uzun zamandır Bodrum’da değilmişim gibi özlemiş oluyorum. İnsanın bir yeri özlemesi ve o özlediği yerde yaşaması müthiş moral veriyor. Orta yaş dönemimde böyle bir duyguyu yaşadığım için çok şanslıyım. 

Nişantaşı House Cafe'de kahvaltı
Eski Kızılay binası otel olmuş, altı da Prada. İlk kez gördüğüme göre, buradan Nişantaşı'na kaç yıldır gitmediğimi bulabilirim
Haliç Apartmanı'ndan Haliç manzarası

Ya-Re'de otururken, ertesi akşam gideceğim Asmalı Cavit
Helvetia'da öğle yemeği yerken, komşu masada Rana Cabbar
Helvetia'da öğle yemeği
İstanbul’daki ofisim İstiklal Caddesi üzerinde. Bilenler bilir, Postacılar Sokak vardır. O sokağın bir köşesinde bizim ofisin olduğu bina, diğer köşesinde de Vehbi Koç Vakfı’nın güncel sanat etkinliklerine yer veren mekanı Arter bulunuyor. İşte bu gidişimde Patricia Piccinini’nin “Beni Bağrına Bas” isimli sergisi vardı. Çok etkileyici ve irkiltici bir sergiydi. Hepimizin aile, güzellik, şefkat ayarıyla oynayan işler vardı. Doğadışı yaratıklarla, ideal güzel çocukların ilişkisi. Hiperrealist balmumu heykeller, yaratıklar, organları dışarıda ucubeler. Özetle çok etkili yerleştirmelerin olduğu bir sergiydi. Uzun süre etkisinde kaldığımı söyleyebilirim. Bilirsiniz, sergiler için yazılan yazılar genellikle anlaşılmazdır. Bunun altında “ey küçük insanlar, size öyle bir yazı yazayım ki bir halt anlamayarak sanatın altında kalın, ezilin” türü üstünlük taslama yatar. Şimdi burada yer vereceğim alıntı bu sergiyle ilgili bir yazıdan; bir ölçüde bu yazı da dediğim türden sayılabilir. “Tüketim dünyasının insanın aklını başından alan ışıltılı kusursuzluğunun işleyiş mantığını akılda tutarak, bu dünyanın her şeyi cilalayabilen stratejisini ödünç alıyor ve pek de alışık olmadığımız bir "nihai ürün"le sonuçlanan benzer bir aura yaratıyor."





 


Evet, bazen İstanbul iyi geliyor. Bu serginin iyi gelmesi gibi. Ama geçen Çarşamba günü, boğucu ve gri bir İstanbul’da yaptığım Tünel-Ambarlı-Tünel-Sabiha Gökçen rotasının hiç te iyi geldiğini düşünmüyorum. Rotanın sonunun Bodrum’a dönüş uçağının olduğu nokta olması, rotanın tek iyi yanıydı.
Müstesna bir Ambarlı E5 manzarası

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder