19 Temmuz 2011 Salı

Yine Bodrum’dan Datça’ya haftasonu kaçamağı ve tabii ki Fevzi’de meze ve rakı


Kışın Bodrum’da yaşıyorum. Yazın Bodrum boğucu sıcak ve çok kalabalık olduğu için, yarımadanın kuzey rüzgarlarına açık Yalıkavak’a kaçıyorum. Ara ara da tatil için Datça’ya, Selimiye’ye, Bozburun’a gidiyorum deyince birileri fena halde kulağımı çınlatıyor. Bodrum zaten tatil yeri. Üstüne bir de Yalıkavak’ta yazlık yapmışsın. Utanmadan tatile mi gidiyorsun diye takılanlar oluyor ama n’apayım ki insanın tatile ihtiyacı var. Nerede yaşarsan yaşa. Sonuçta gün boyu iş yapmıyor muyum? O zaman ortamı değiştirmek, kafayı boşaltmak gerekmez mi? Nasıl? Olmadı mı? Tamam, kimseyi ikna edebileceğimi sanmıyorum zaten.
Bir ay sonra, bu sefer Yalıkavak’tan Datça’ya doğru yola çıktık. Bu yolculuğumuza Havva ve Ahmet de eşlik ettiler. Datça’yı çok seviyorum, onun  için her yıl en az dört beş kez Bodrum’dan feribotla geçiyorum. Bunlardan biri yaz ayına denk geliyor, diğerlerini ilk ve son bahar döneminde yapmayı tercih ediyorum çünkü Bodrum’da yaşayarak gördüm ki, buralar o mevsimlerde başka güzel. Yazın çok farklı sosyo kültürel kesimlerden, çok kalabalık bir kitle oluyor. Oysa bahar aylarında hem oranın yerli halkı dışında kimse yok, hem yazın kavurucu sıcağı yerini ılık bir havaya bırakmış oluyor. Aşağıda göreceğiniz resimlerin neredeyse tamamına yakını ilkbahar ve sonbahar aylarında çekildi. Datça’ya gidenler bilir, Datça-Marmaris yolu zevkli ve harika manzarası olan bir yoldur. Nisan ayında o yolu görseniz tanıyamazsınız. Sağlı sollu yol kenarına dizili ağaçların tamamı bahar ve çiçek açmış oluyor. O bademleri anlatmak mümkün değil. Gerçekten en iyi tatil o dönemlerde yapılıyor ama bunu yapabilmek her zaman mümkün olamıyor. En azından bazı büyük şirketler temmuz-ağustos döneminde toplu tatil yapıyorlar. Siz de orada çalışıyorsanız mecburen tatile çıkıyorsunuz.

video

Benim her yıl bu kadar sık Datça’ya geçmemin bir nedeni oradaki harika deniz ve sakinlikse, diğer önemli bir neden de Balıkçı Fevzi. Daha önce de Fevzi’den söz etmiştim; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/04/datcaya-ilk-gittigimde-galiba-2005-ylnn.html İşini iyi yapan insana çok saygı duyuyorum. Galiba bu ülkede işini iyi yapan insan azlığından, buna karşın “mış gibi” yapanların fazlalığından olsa gerek, her ne iş olursa olsun işinin ustasına şapka çıkarıyorum. Fevzi tam bu tanıma uyan biri. İşini çok iyi yapıyor. Sadece iyi yapmakla kalmıyor, araştırıyor, deniyor. Datça’nın neresinde hangi ot yetişir, ne zaman toplanır, o otlarla neler yapılır hepsini biliyor. Dahası, kimsenin bilmediği mahlukatı biliyor. Deniz şakayığı denilen şahane lezzeti ben Fevzi’de duydum, gördüm ve tattım. Daha da başka yerde görmedim. Otları kendi topluyor. Bütün kış onları ayıklıyor, depoluyor, saklıyor. Ahtapot ve kalamarı kendi bulduğu bir yöntemle kurutuyor. Hiç kurutulmuş kalamar yediniz mi? Çok acayip birşey. Datça enginar memleketi. Fevzi’de yediğiniz enginar başka türlü birşey. Enginarın yan dış kabuğundaki parçalarla birşeyler yapıyor, yiyince eriyip bitiyorsunuz. En son nisan ayında gittiğimiz Fevzi’nin mezelerini özlemişiz. Geçtiğimiz haftasonunu fırsat bilip Cumartesi akşamüstü feribotuyla karşıya, Datça’ya geçtik. Otele çantaları atıp koştura koştura Fevzi’ye gidip masaya oturduk. Ben Bodrum’a taşındım taşınalı saat takmıyorum. İş zamanı bilgisayar ekranındaki saatle idare ediyorum. Saat benim için artık İstanbul’a giderken takılması gereken bir aksesuar oldu. Onun için Fevzi’ye kaçta oturduk kaçta kalktık bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim; yemediğimiz hiçbir mezesi kalmadı. Bu da yaklaşık 25'ten fazla çeşit lezzeti denediğimiz anlamına geliyor. Cumartesi akşamından sadece bir kare var elimde. O da yemeğe henüz başladığımız anda çekildi. Sonrasında hiçbir faaliyetin yemek ve içmek ayininin önüne geçmesine izin vermem söz konusu değil. Bu yüzden bir iki resmi Fevzi’nin sitesinden borç alıyorum. Kendisine sormadan yapıyorum ama kızmaz herhalde.







Geçen akşamki yemeğin giriş aşamasındaki zeytinyağlılar
Geceyi otelin havuzu başında, bizden başka kimseler yokken, mehtap ve yıldızlar altında bitirdik. Otel dediysem büyük birşey sanmayın. Çok temiz ve makul bir mekan. Adı DM Residence. Adındaki residence kelimesi de sizi ürkütmesin, çok sevimli bir işletme. Galiba bizden başka iki aile kalıyordu o kadar. Bu oteli seçmemin en önemli nedeni Fevzi’ye 50-60 metre mesafede olması. Yemekten sonra o kadar mesafe ne olsa yürünüyor...
Datça sahile kurulmuş. Ama eski Datça tepede. Can Yücel’in evinin de olduğu eski Datça tamamen bahçeli taş evlerden oluşan, her yanı badem ağaçlarıyla çevrili küçük ve sevimli bir köy görünümünde. Bakkal aynı zamanda muhtar mesela. Şimdilerde bir iki cafe açıldı. Çok iyi birkaç pansiyon da var. Denize uzak bir bölge. Yani yürüyerek denize gidemezsiniz. Giderseniz de dönemezsiniz. Onun için ya arabalı olmalısınız ya da deniz gibi bir derdiniz olmamalı. 
Eski Datça köyünün kahvesi

Eski Datça'da ipik bir sokak

Yeni yapılan evler sadece taş kullanılarak yapılıyor
Can Yücel'in yaşadığı ve veda ettiği ev



Ama Datça’nın denizi öyle böyle değil. Palamutbükü, Ovabük, Hayıtbükü, Gabaklar denizin pırıl pırıl, tertemiz olduğu koylar. Aktur ve Karaincir için de öyle derler, ben oralardan denize girmedim, eminim ki müthiştir. Bu arada Aktur ve Karaincir Bodrum'da da var. Saydıklarım içinde en profesyonel işletme Hayıtbükü’ndeki Ortam. Onun dışında mesela Gabaklar’da çok geniş, ferah, ilginç ve doğal bir ortam var ama işletmeciler paragöz. Sizi banknot olarak görüyorlarmış gibi geliyor. Orada kalıp da başka yerde yemek yerseniz surat yapıyorlar. Hiç sevmem. Palamutbükü’ndeki işletmeler ise rezalet. Pis, özensiz. Adı Aylin olan bir tesisin bahçesinin girişinde, bir duş var. İnsanlar ayaklarındaki kumu temizlesin diye konulmuş. İki yıldır plastik duş başlığı pislikten yosun tutmuş durumda ve hani delikli süzgeç kısmı olur ya, işte o yok. Ya da 68 kuşağının kayıplarının kalıntılarının işlettiği yerler var. Bilirsiniz onlar hizmet etmeyi pek sevmez. Yani hem para kazanmak için otel açarlar hem senin hizmet beklemenden hoşlanmazlar. Bin senedir kimsenin okumadığı kitapları meze vitrininin yanına dizerek ortama entellektüel hava verirler, Cem Karaca çalıp içinizi bayarlar. Zamanında oraya gelip yemiş içmiş eski birkaç yazar ve gazetecinin resmini asarlar ama ortalık pistir, tuvaletler leştir o önemli değil. Geçen yıl bükün sonuna doğru Mavi/Beyaz adında bir otel açıldı. Her şeyiyle hemen ayrılıyor. Mimarisi oraya çok uygun. Sahibini Datça’daki Türkevi adlı otelinden biliyorum. Meraklı biri. Palamutbükü’ne bir farklılık getirdi. Biz öğlen oradan denize girip yemeklerini yedik. Servis falan aksıyor, garsonlar bir alem. Ama bira soğuktu. Bu önemli bir detay. Bir gece mutlaka kalmak istiyorum. Akşam yemeği menüsü ilginç geldi. Dolunayda kumsala masa koydurup ayaklar suda balık yiyip rakı içmek ömür uzatır.

6 kasım 2010 günü Palamutbükü. Son kez denize girip sezonu kapamıştık
Ovabük-Palamutbükü arasındaki sahil yolu
Hayıtbükü sakinlerindeh biri denize giriyor
Yarımadanın en ucundaki antik Knidos şehrinin kalıntıları
Knidos
Knidos limanı
Knidosun iki limanı varmış. Soldaki ticaret, sağdaki askeri liman. Sol Akdeniz'e, sağ Ege'ye açılıyor
Cam gibi Datça denizi
Dağ yolundan Mesudiye'nin görünüşü. Ortadaki burnun solu Hayıtbükü, sağı Ovabük
 Datça’nın iki özelliği var ki çok seviyorum. Biri havası. Kaç derece olursa olsun, terden sırılsıklam olmuyorsunuz. Kupkuru bir hava. Güneş acıtacak kadar yakıyor ama ter yok. Aynı saatte Bodrum’un içinde güneşe çıkın, buharlaşırsınız. Bir diğer sevdiğim yanı da kasabanın her yerinden denize giriliyor olması. Yani yolda yürürken mayoluysanız her yerden suya dalabilirsiniz. Datça’nın tamamı mavi bayrak. Gerçekten tertemiz bir denizi var. Buna kasabanın tam ortasındaki sahil de dahil. Sevmediğimi yanı ise, mimarisi. Malesef ülkenin her yanında var olan zihniyet burayı da bozmuş. Zevksizlik, para hırsı, malzemeden ve estetikten çalma ucuzluğu. Yani insan sormadan edemiyor; yahu hiç mi eski Datça’yı görmediniz? Atalarınız, babalarınız neler yapmış hiç mi ders almazsınız?
DM Residence otelinin manzarası
Datça'nın içinden heryerden denize girebilirsiniz
Datça çok sakin ve huzurlu bir yer

Datça çok sakin bir yer. Bunun en temel nedeni yarımadanın tamamının sit alanı olması. İnşaat yasak. Ancak belli bölgelerde -o da taş kullanarak yapılabilen- inşaata izin var. Hiç olmazsa iyice berbat olmadan korumaya almışlar. Prefabrik evlere de izin var galiba. Bazı uyanıklar kocaman evi yapmış, altına birer tekerlek koymuş. Hani her an gidebilirim, temeli olan bir ev değilim havası vermeye çabalıyorlar. Çok komik. E yapılaşma olmayınca rant da yok. Dolayısıyla gelen yok. İkinci nedeni havalimanının olmayışı. Öyle bir coğrafya ki ancak denize havaalanı yapılabilir. Bu da tabii müthiş bir maliyet. Böyle bir talep de yok zaten. Eğer Datça’ya uçakla gelmek istiyorsanız ya Dalaman’a inecek oradan 3 saat araba kullanacaksınız. Ya da Bodrum’a gelecek, 45 dakika araba kullanıp iki saatlik feribot yolculuğu yapacaksınız. Hal böyle olunca da Datça emekli cenneti olup çıkmış. Ağırlıklı Ankara kökenli bürokrat kesim emeklisi. Fiyatlar Bodrum’un neredeyse yarısı. Konut da öyle, kiraz da. Restoranlar da barlar da. Aklınıza ne gelirse İstanbul’un üçte biri, Bodrum’un yarısı fiyata. Yaş ortalaması çok yüksek. Datça’lıların bir lafı var; Allah sevdiği kullarını çok yaşasın diye Datça’da yaratırmış. Doğru galiba. Palamutbükü’nün girişindeki mezarlıkta 80’nin devrimeyen yok gibi.
Bizim haftasonu eğlencemiz maceralı bitti. Biletini üç gün önceden aldığımız 17:30 Datça-Bodrum feribotuna kalkışa 10 dakika kala gelince, atmaca gibi bekleyenlerden birine bizim yeri satmışlar. Tartışma filan derken feribot gitti. Böyle bir laubalilik ve laçkalık karşısında doğal olarak çok sinirlendik. Ahmet ile birlikte gişedekinin imzalı ifadesini alıp jandarmaya gittik. Jandarma önce şaşırdı. "Bize vurdulu kırdılı kavga işleri gelir. Şimdi sizin bu durumu ne yapsak, hangi prosedüre uyarlasak acaba?" diye epey düşündükten sonra savcıyı aradı ama galiba ulaşamadı. Neticede biz şikayetçi olduk. Feribot işletmesini savcılığa verdik. Sonuçta ne olur bilmem ama en azından jandarma ifadelerini alacak. Belki mahkemeye çıkacağız. Böylece aklına estiği gibi çifte bilet satarken bir kez daha düşünürler. Düşünsenize feribota kadar koşturarak gelmişsiniz, iki saat serin serin yolculuk yapacakken, üçbuçuk saat araba kullanarak Datça-Marmaris-Muğla-Yatağan-Milas rotasını izleyerek Bodrum’a gelebildik. Ya acil işimiz olsaydı. Ya da aramızda uçakla İstanbul'a gidecek biri olaydı.
Ama bu bile ağzımızın tadımızı bozmadı. Datça’ya gitmek, Fevzi’de ege otları yiyip rakı içmek, Palamutbükü’nde türkuaz denize girmek insana iyi geliyor. Bodrum’un en iyi yanı bu işte. Canınız istedi mi Ege’yi karış karış gezebiliyorsunuz. Bu lafımı dikkate alın, ne yapıp yapıp mutlaka ve mutlaka bir ilkbahar veya sonbaharda Datça’ya gidin. Beni hatırlayıp, yazmıştı dersiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder