9 Ağustos 2011 Salı

Bodrum’a yerleşen bir İstanbul’lu gözüyle; Moskova

İnsan Moskova’ya niye gider? Rus edebiyatına, müziğine, resmine hayrandır, yerinde görmek, müzeleri gezmek, Bolşoy’da bale izlemek isteyebilir. Bu ben değilim. Tamam Tchaikovsky’yi severim ama bir eserinin dinlemek için de ta Moskova’ya gitmem. İnsan eski Sovyetleri yadedip iç geçirmek isteyen, eski tüfeklerden olabilir. O zaman da yoldaşlar zamanında ne yapmışlar diye görmek isteyebilir. Bu da ben değilim. Geriye iş için gitmek seçeneği kalıyor. İşte bu benim. Tabii ki Ağustos ayında Bodrum’u, denizi, güneşi bırakıp Moskova’ya gitmemin başka nedeni olamazdı.
Bu blogda işlerimden, iş hayatımdan hiç söz etmiyorum. Çünkü bu blog Bodrum ile ilgili notlar, bilgiler için. İlk yazımda yazdığım gibi, ola ki birilerinin aklını çelerim de İstanbul’u, Ankara’yı, New-York’u bırakır da buralara gelirler. Ama bu yazıyı iş için gittiğim bir yerle ilgili yazdığım için çok kısa söz etmem lazım. Moskova’ya iş görüşmesine gittiğim firma bir turizm firması. Moskova’dan dünyanın dört bir yanına –bu arada önemli ölçüde Türkiye’ye ve ağırlıklı olarak Antalya’ya- Rus turist taşıyan bir kurum. Sahipleri Türk. Üst yönetim Türk. Moskova ofislerinde yüzlerce çalışanı var. Yani büyük bir kurum. Bu markanın bağlı olduğu holding Antalya’da olduğundan, birlikte seyahat edeceğim, holdingin görevlisi de Antalya’ya geldiğinden ben de Bodrum’dan Antalya’ya gidip, orada bir gece kalıp sonra Moskova’ya hareket ettim. 

Antalya havalimanda check-in kuyrukları
Bodrum – Antalya arası yol çok güzeldir. Yazın o harala gürele kalabalığı da bittiği için gayet rahat bir yolculuk yaptım. Zaten uzun yol yapmayı çok severim, i-pod’u bağlayıp yola çıktım. Köyceğiz’de öğle yemeği molası verdim ve Köyceğiz’e bayıldım. O kadar sakindi ki. Biri 1980’lerde kasabanın pause tuşuna basmış, herşey durmuş gibi. Duvarda eski Cola reklamı, meydanda eski birkaç ev, hafif yamuk... Göl kıyısında öğle sıcağında siestaya yatmış personeliyle restoranlar. Ramazanın etkisi mi bilmem, ortalık çok sakindi. Sonbaharda mutlaka gelip bir gece kalmak üzere 41 derecelik Köyceğiz’i arkada bırakıp Antalya’ya vardım. O gece hafif rakı-balık yaptık. Fethiye’den aşağıya inince balık yenmez görüşüme bir daha hak verdim. Artık kesinlikle bir daha yemem. Deniz mahsülü meze de istemem, çünkü bilmiyorlar. O canım falezlerin üstünde sadece et ve kebap yenir mi? Ama Antalya öyle bir yer. Hiç bir zaman pek sevmedim zaten. Hele rutubeti insanı bitiriyor. Biz Bodrum’da cennetteyiz. Antalya’da klimalı arabadan iner inmez gözlüklerim buğulandı. O derece.

Gökova'da Marmaris - Antalya yol ayrımı. Hep sağa sapardım, bu sefer direkt devam ettim
Yol üstü Fethiye'den bir manzara
Ertesi sabah özel bir Rus havayolu şirketine ait Boeing 747 ile yolculuk ettik. Bu 360 Rus yolcu demek ve bunların en az 50’si çocuk demek. Biz iki Türk’ü uçağın alt katında en öne aldılar. Ama değil 50, birkaç Türk çocuğu olsa o yolculuk bitmezdi. (Bir Türk dünyaya bedeldir). Rus çocukları da bir iki ağladı ama o da basınçtan olsa gerek. Bir ara arka sahanlık çocuk parkına döndü. Anneler yere oturmuş, çocuklar alt alta üst üste. Neyse, yolculuk beklediğimden daha sakin geçti. Moskova ise beklediğim gibi çıktı. Sıkıcı, kasvetli bir şehir bekliyordum, aynen çıktı. Ama daha şık olmasını da bekliyordum. Çok kaba bir şehir. Tipik totaliter rejim mimarisi ve şehircilik anlayışı. 14 şeritli bulvarlar, gri binalar. Benim gibi ana caddesi iki şerit, çevre yolu dört şerit olan Bodrum’a alışan biri için yollar çok geniş geldi. Bir bina başlı başına bir blok oluşturuyor. Yani eni 200-300 metre filan. Sonra bir o kadar da köşe dönüp sokak içinde devam ediyor. Binanın kapısı da her yüzde bir iki adet. Yanlış kapıya mı geldin? Hoop 200 metre yürü diğer kapıya...
Rusya’nın bize benzeyen ve benzemeyen taraflarını hem gördüm hem sorarak öğrendim. Rüşvette bizi geçmişler. Yıllık maaşı 10-12 bin dolar olan üst düzey memur, yazın ailesiyle birlikte gitmek için 35 bin dolarlık tur satın alıyor mesela. Trafik felaket. Hem o müthiş geniş bulvarlar tıkanıyor hem çok hızlı araba kullanıyorlar. Gece olunca bulvarlar Formula 1 pistine dönüyor, Maserati’ler, Porche’ler birbirleriyle yarışıyor. İstanbul’daki kadar siyah cip ve Mercedes’i hiçbir Avrupa şehrinde görmemiştim. Bu durumu bize özgü görgüsüzlük sanmıştım. Moskova’yı görünce fikrim değişti. Siyah cipleri bedava verdiklerini düşünebilirsiniz. Hem de en son Toyota Land Cruise, Porche ve Türkiye’de hiç görmediğim Jeep modelleri. Arada eski Lada ve Sovyet yapımı araçlar da geziniyor ama azınlıktalar. Vitrinler genellikle 70’lerde kalmış. Arada çok tezat görüntülerle karşılaşıyorsunuz; örneğin aşağıdaki videoda göreceğiniz şarküteri gibi. Saray gibi bir bina ve inanılmaz bir şarküteri. Moskova’da yaşasam iki günde bir buraya gelirdim herhalde. Ya da eğer bir daha Moskova’ya gidersem sadece bu şarküteri için olacaktır. İşte bu şarküterinin yanında acayip demode giysiler satan mağaza. Hemen yanında Bentley otomobil bayii. Hiçbir şey henüz yerine oturmamış.


Moskova'nın Yeni Arbat bölgesindeki şık restoranlardan Vesna'da öğlen menüm. Bira ve somon ızgara
Moskova'da bazı kurallar işlemiyor. İşte yerel bir GSM operatörü reklamı. Aynen Vodafone tasarımı kopyalanmış.
Gözüme takılanları çektim. Ama size gösteremiyorum çünkü bilmediğim bir nedenle bu sabah silindi. Bu blogdaki resimleri cep telefonumla çekiyorum. Ama seyahate giderken telefonun şarjı idare etsin diye yanıma bir digital makine aldım. Ne olduysa, çektiğim videolar duruyor, fotoğraflar yok. Elimdeki fotoğraflar yine birkaç tane çektiğim cep telefon görüntüleri. Öyle matah görüntüler yoktu ama fikir verebilirdi. Neyse, lafla anlatayım;
Moskova’nın yarısı sarhoş, kalan yarısının yarısı evsizler. Diğer yarının yarısı memur, kalanı da oligark denilen hiper zenginler. Bu oligarkların oluşumunu dinledim, çok komik. Perestoraika döneminde yöneticiler diyorlar ki, eldeki parayı halka dağıtmayalım, sektörler oluşturalım, başarılı bürokrat ve iş bilenleri destekliyelim. Onlara sermaye verelim, onlar da fabrikaları filan özelleştirmelere girip alsınlar. Para verilen insanlar Sovyet dönemi adamı olduklarından, bürokrasiyi de iyi bildiklerinden, karşılarındakiler de kendileri gibi olduğundan onlara hiç güvenmiyorlar, bu paralar bir gecede bize geldiği gibi gider de deyip paraları hoop anında İsviçre’ye transfer ediyorlar. Sonra mafyalaşma falan derken işte bu dünyanın en zengini oligarklar oluşuyor. Şimdilerde elektrik dağıtan, petrol kuyuları olan bazı tipler Moskova’da tam anlamıyla su gibi para harcıyorlar. Bazı restoranların önünden geçerken kapıdaki limuzinlerden içerinin durumunu tahmin edebiliyorsunuz. Limuzinler de bir alem. Hammer’ı kesmiş 20 metre uzatmış mesela. Ya da kırmızı Cadillac. Saydım, tam yedi kapısı vardı. Görmemişlik ve abartı diz boyu. Zaten simli, yaldızlı olan herşeye bayılıyorlar. Hayatımda bu kadar kitsch eşyayı bir arada görmedim. Toplumun zevki tamamen bu yönde.
Sokaklarda çalıp para kazananları çektim. Aşağıda izleyeceksiniz. Sadece klasik müzik çalıyorlar. Yaylı çalgılar grubunun videosunda dikkat edin; arka planda sokakta tablolar var. Bunlar geçici sergiymiş. Ama iyi havalarda haftalarca kalıyor. Bir allahın kulu da yağlıboya portrelerin üstüne bıyık, gözlük çizmiyor. Hiç bir heykel kırık değil. Bakımsız değil. Fark burada çok açık. Biz heykel kırıyoruz. Dikili heykelleri kaldırtıyoruz. Onlar gözü gibi bakıyor. Bizim sokaklarda berbat saz çalan berbat sesi olan birileri dilenir. Moskova’da muhtemelen konservatuar öğrencileri sokaklarda çalıp harçlık topluyor. Ama taksilerde çalan müzik çok kötü. Serdar Ortaç’tan daha kötüsü ne olabilir? Rusça Serdar Ortaç türü şarkıcılar. Taksi sistemi çok komik. Yoldan geçen orta kalite araçların her biri aynı zamanda taksi olabiliyor. Yani siz kaldırımda bekliyorsunuz, bir özel araç duruyor. Pazarlık ediyorsunuz. Genellikle şehir içinde ortalama bir mesafe 300-500 ruble arası tutuyor. Onlar 400-700 arası fiyat veriyor. Sonra istediğinize iniyorlar. İzbandut gibi olanlara binerken hafif bir tırsma oluyor, sonra o tipleri göre göre bünye alışıyor herhalde. Ya da gece içilen votkalar insana cesaret veriyor. Taksiciler havalimanının karşılama bölümüne kadar giriyorlar. Siz daha ilk kez Moskova’ya gelmişsiniz, gümrükten geçmişsiniz birileri taksi lazım mı diye soruyor. Ha bu arada Rus’a İngilizce yol sormayın. Çünkü uzun uzun Rusça anlatıyorlar. Bir iki defa sonra öğrendik. 


Herşey kril alfabesiyle yazılı. hiçbir şey anlamıyorsunuz. Sonra çözmeye başlıyorsunuz. Alttaki bölümde Real Süpermarket yazıyor mesela
İş için gittiğim firmada bir öğlen yemeğinde lahana, püre ve kuşbaşı türü et yedim. Akşam dışarıya yemeğe götüreceklerdi, geleneksel Rus yemeği yiyelim dedim. Öğlen yediniz ya zaten dediler. Bu mudur yani dedim. Evet dediler. Böylece biz de İtalyan’a gittik. Özbek mutfağını övdüler, keşkek ve kuzu etli kebaplar var deyince direkt vazgeçtim.
İyi birşey yok mu derseniz; var derim. Bu blogda hiç kadınlardan söz etmedim ama Moskova başka bir şey. Şaka bir yana ben hayatımda bu kadar güzel kadını bir ortamda görmedim. Ama şunu da çözemedim; bu kadar güzel kadınlar nasıl oluyor da 40 yaşından sonra bu kadar deforme oluyor? Çok travmatik bir durum. Bence votka tüketimine direkt etkisi var. Bu arada erkekler de bir o kadar kaba, çirkin. Bizi alana götüren şoför en az 140 kilo ve 2 metreydi. Arabaya zor biniyordu ve emniyet kemerini takamadığı için araç ikide bir ötüyordu. Ensesi benim kafam kadar olan şoföre hiç bulaşmadık, sağ salim alana gidelim yeter dedik. Bu arada adamın cep telefonu çaldı. Zil sesi bir bebek ağlaması inanabiliyor musunuz? O koca eliyle küçücük telefonu açıp konuşurken, Rusça anlamıyorum ama muhtemelen “aman da benim canişkom, bıcırığım, aşkım” gibisinden kelimeler sarf ediyordu. Yani görünüşe aldanmamak lazım, Rus’ların hepsi iri ve kaba görünümlü. Amerikan filmlerindeki KGB ajanları tiplemesi doğruymuş.

Moskova'da üç tane havalimanı var. Bu Domododevo. Merkezden ulaşmak için birbuçuk saat tarfikte cebelleştik
 Votka çok acaip birşey. Yıllardır votka diye bize verdiklerini içip ölmediysek şanslıyız. Midemizi yakan kezzap kıvamındaki bizim votkaların yanında orada içtiklerim yağ gibi kayıp mideye iniyordu. Hele Beluga marka olanı... breh breh. Dönüşte 4 saate yakın rötar yapan uçağı beklerken, alanda bir barda acaba ne kadar içebilirim denemesini yaptım. Sonuna doğru Kalinka oynayacak kıvama geldim. Votka bizim rakı manasında bir içki. Milli içki yani. Ve tabii içmek için meze gerekmediğinden tık tık atıyorlar. Onun için hakikaten şehrin yarısı gece sarhoş. Yolda yanınızdan geçerken kokusu geliyor. Ki bu normal yürüyen insan. Sallananları saymıyorum. Otelin mini barında 33 cl su ile 5 cl votka aynı paraydı. Yani bizim burada bir otelin mini barında su ortalama 2 TL, rakı 10-12 TL. Bu ikisin aynı fiyat olması gibi. Buradan kıyaslayabilirsiniz. Devlet votkayı desteklediği için fiyatı böyle ucuz. Şimdi bizim devlet içkiye vergi artırırken Rus devleti sübvanse ediyor, teşvik veriyor. Aynı şeyi Rusya’da üretilen otomobiller için de yapıyor. Jeep’in, Nissan’ın Rusya’da fabrikaları var mesela. Bu markaları alana devlet sıfır faize yakın kredi veriyor. Jeep marka araçlar 25-30 bin dolar civarıymış. Onun için en eski araba birkaç yıllık. Benzin bizdekinin yarısından daha ucuz.

 
Şansımıza hava bize iyi davrandı. Üç gün boyunca yağmadı. Bir ara gri oldu ama sonra güneşliydi. Ortalam 270 gün gri olan bir şehirde yaşayanların ruh sağlığının normal olmasını beklememek lazım. Zaten normal değiller. Moskova’nın gece hayatı için şöyledir böyledir derler ama benim gördüğüm kadarıya İstanbul’un eline su dökemez. Belki Ağustos ayının etkisi bilmiyorum ama gece saat birde Kremlin taraflarında sadece beş on araba geçiyordu. O saatte Taksim’de ciddi trafik olur. İstanbul çok daha canlı bir şehir. Tabii çok daha güzel. Aslında kıyaslamak İstanbul’a hakaret olur.
Kaldığımız otelin iş yapacağımız firmaya yakın olması istendiği için şehrin dışı sayılmayacak ama merkeze üç dört metro durağı mesafede bir yerdeydi. Merkezi Taksim kabul edersek biz Mecideyiköy, Levent’deydik diyelim. Ona rağmen 400 rubleye taksi ile merkeze iniyorduk. Bu da yaklaşık 12 Dolar eder ki makul bir fiyat. Hele benim gibi Bodrum’daki taksi fiyatlarını bilen biri için bedava sayılır.

Mandarin Otel'in kaldığım odasından

Odamın manzarası. Şu hayatta her zaman Ege'yi gören bir otelde kalınmıyor
Son günümüz serbestti ve bu sefer Arbat’ı görelim dedik. Arbat diye çok duymuştum. Sokakta ressamlar, bohem hayat, sanatçı takımı falan. Hani oranın İstiklal’i denirdi. Hiç alakası yok. Ya da eskiden öyleymiş. Bildiğiniz güneş batımı ya da karpuz konulu kötü yağlı boya tabloların dizildiği sokak standları var. Arada bir iki standta daha çağdaş diyebileceğimiz işler vardı ama onlar da sonuçta Kremlin manzaraları. Çektiğim bir fotoğrafın silindiğine üzüldüm. Lenin’e çok benzeyen biri, onun gibi giyinmiş, göğsünde madalyasıyla sokakta geziniyor ve isteyenlerle para karşılığı yanyana fotoğraf çektiriyor. İşte bu kişiyi erken saatte Starbucks’ta kahve içerken çekmiştim. Lenin ve kril alfabesiyle yazılı Starbucks logosu yanyana iyi bir kareydi. Yazık ki silindi. Bunun gibi bir başkasına da bir avm’nin tuvaletinde rastladım. Bildiğiniz Brejnev mezardan kalkmış tuvaletteydi. O adamı da sonra Lenin’in yanında gördüm, o da fotoğraf çektirtiyor. Avm dedim de, bir iki çok şık avm gördüm. Tüm yabancı markaların yer aldığı, eski Sovyet döneminde muhtemelen bakanlık binası falan olan, üç katlı, klasik mimarisiyle, tavanı cam kaplı pasajlardan oluşan bir avm mesela. Ha unutmadan, Moskova’da bir suşi çılgınlığıdır gidiyor. Her yerde ama her yerde suşiciler türemiş. Çin ve İtalyan restoranları ikinci sırada. Her avm aynı zamanda bir suşi merkezi.
Ben bir şehre gidince eğer kısıtlı bir iki günüm varsa hayatta müze filan gezmem. Hele katedrallere adım atmam. Geçmişte acemiyken buralarda vakit geçirirdim. Döndükten sonra o şehir hakkında ne biliyorum diye düşündüğümde birbirine benzeyen katedraller ve müzeler hatırıyordum. Ama şehir hakkında bilgim olmuyordu. Ne yerler ne içerler? Nerede eğlenirler, nerede alış veriş yaparlar. Ne dinlerler? İşte bunlar için şehirli nereye gidiyorsa oralara gitmek lazım. Onların gittiği restoranlara gitmeden, cafelere, barlara uğramadan şehri ve kültürünü tanımıyorsunuz. İstanbul’a gelenin Topkapı Sarayı ve Süleymaniye’yi gezip memleketine dönmesi gibi. Asmalı’yı, Nişantaşı’nı, Beyoğlu’nu görmeden İstanbul tanınır mı? Aynı hesap. Onun için Moskova’da geçireceğim ikibuçuk günü müzeyle falan ziyan etmedim. Zaten iki gün günde 4 saati aşan toplantılar yapıldı. Kalan zamanda da mümkün olduğunca merkeze taksi ile ulaşıp sonrasını yürüyerek geçirdim. Moskova metrosunu çok anlattılardı. Mutlaka bir iki istasyon görmek istedim ama mümkün olmadı. O kadar kalabalıktı ki, içeri girmek için yarım saat harcayamadım.

Moskova'ya gittim mi; gittim. Kremlin'i gördüm mü; gördüm
Sonuçta Moskova hakkında bunları yazabildim. Benim gibi Ege düşkünü biri için çok ters bir şehir. Şehirdeki şarküteri hariç, Moskova ile en ufak bir bağ kuramadım. Dönmek için can attım. Hiç aklım kalmadı. Kremlin’i gördüm. İyi oldu. Görmeseydim ne olurdu derseniz; hiç bir şey olmazdı. Kremlin yerine bir Yunan adasında sahilde balıkçı kahvesinde oturmayı tercih ederdim. Günün birinde o coğrafyada da bir müşteri adayım olursa hemen giderim.
Son olarak; Ege veya Akdeniz’e kıyısı olmayan hiçbir ülkeye gitmek istemiyorum. Orta Avrupa’nın kasveti beni sıkıyor. Prag’ı da sevmemiştim. Budapeşte, Viyana’yı görmedim. Hiç merak etmedim. Berlin’i anlata anlata bitiremiyorlar. Görmesem olur. Paris’l başka bir bağım var. Ama Fransa’nın Akdeniz’e kıyısı var, oradan kurtarıyor. Roma’yı sevdim. Barcelona’ya taptım. Madrid’e iki kez gittim. İlki merak, ikincisi yol üstü diyeydi. Bir daha gitmem ama Barcelona’ya on kere gidebilirim. Londra’dan kaçar gibi ayrıldım. Bir daha gitmedim. Ama Selanik’e on kere daha gitmek isterim. Deniz insanı başka oluyor. Hele Ege ve Adeniz gibi kültürün beşiğindeyse... Onun için Bodrum iyidir, hoştur. Ege’dir. 

Antalya'dan Bodrum'a dönerken Sakar Geçidi'nde hep uğradığım mekan
Bodrum'a Yalıkavak'a varır varmaz üstümü değiştirip kendimi Sait'e attım
Dün akşam Sait

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder