17 Ağustos 2011 Çarşamba

Faralya'ya gidip Oyster'de kalınca


Şu Muğla Türkiye’nin en güzel koylarının ve beldelerinin bulunduğu il. Aynı zamanda sahili en uzun il. Antalya sahili haritada daha geniştir ama sahili düzdür. Muğla irili ufaklı yüzlerce koy ve bük barındırdığı için aslında sahili çok daha uzun. Kuzeyde Milas ve Yatağan’dan başlayan Muğla, Kavaklıdere ile devam eder. Bodrum ortalardadır. Güneye indikçe Muğla merkez ilçesini, burayı geçince de Ula ilçesine gelirsiniz. Gökova ve Akyaka bu ilçeye bağlı beldeler. Ula’daki Sakar Geçidi’ni geçip Gökova’ya indiğinizde sağa saparsanız Marmaris ve Datça’ya gidersiniz. Sapmadan doğru devam ederseniz Köyceğiz, Ortaca ve Dalaman’a varırsınız. Sonraki büyük ilçe Fethiye’dir. Zaten sonra Antalya başlar.
Bodrum-Fethiye arası arabayla ortalama üçbuçuk saatlik bir yoldur. Yatağan bölümünü saymazsanız çok güzel bir yoldur, araba kullanması zevklidir. Yolcular için de zevkli olduğunu tahmin ediyorum çünkü güzel manzaralardan geçersiniz. Sakar’ın manzarası anlatılacak gibi değildir. Gökova’nın bititiği kumsalı, Sedir Adası’nı, Marmaris’e giden o eski meşhur okaliptüslü yolu ve sola Dalaman’a giden ip gibi yolu 700 metreden görürsünüz. Sakar’dan çektiğim bir görüntüyü aşağıya alıyorum, saydıklarımın hepsi kadraja girmiş durumda. Marmaris Datça arasındaki manzaradan daha önce Datça ile ilgili yazılarda söz etmiştim. Köyceğiz-Fethiye arasında da güzel koylardan geçilir, dağlara çıkılır sonra tekrar deniz seviyesine inilir.
Sakar Geçidi'nden Gökova'ya bakış
Ben Fethiye’nin içini değil ama Ölüdeniz ve Faralya bölgesini çok seviyorum. Son yıllarda her yaz en az bir kere o bölgeye gitmek istiyor, zaman ayırıp gidiyorum. Geçtiğimiz hafta Moskova’dan Antalya’ya uçunca, arabayı da Antalya’da bıraktığımdan Bodrum-Antalya gidiş gelişini yaptım. Şimdi bayram tatili var ve bu da benim için de tatil anlamına geliyor. Bodrum’da yaşadığım için herkes benim 7/24 tatil yaptığımı sanıyor ama durum öyle değil tabii. Sadece tatil modunda, tatil kıyafetleriyle işimi yapıyorum o kadar. Evet tamam iş arasında denize girip çıkmak bir ayrıcalık ama büyük şehri bırakıp buralara gelmenin bazı ödülleri olmalı di mi? Ya da başka açıdan bakarsanız, Bodrum gibi bir kasabada yaşamanın bazı bedelleri olmalı. İstanbul’dan vazgeçtiğimize göre canınız istediğinde denize girmek gibi, trafik olmaması gibi... Temiz havada yaşamak gibi. Etrafta börtü böcek, ağaç, çiçek olması gibi. Taze balık, ot, sebze filan olması gibi bedeller ödediğimiz doğru (!)
 






İşte bu bayram da plan yaptım. İlk durak Kekova. İki gün sonra benim favori coğrafyalarımdan Faralya. Daha önceki yıllarda Ölüdeniz’de Oyster Residence adındaki tesiste kalırdık. Biraz gürültü problemi olan bir oteldi ama güzel, küçük, iyi işletilen bir yerdi. Kardeş tesisi Faralya Oyster’de hiç yer bulamazdık. Ta ki geçen yıla kadar. Zaten 10-12 odası olan otelin pazarlamasını İngiliz bir acenteye vermişler. Onlar da kış sezonunda İngiliz’lere satıyorlar. Bir iki yıldır kendilerine bir oda ayırıyorlarmış. Böylece biz garip Türk’ler de sahilimizin bu güzelliğinden faydalanabilir olduk.
Faralya’daki Oyster’e geçen yıl gittik. Üç gece kaldık ve ben vuruldum. Dediğim gibi 8-10 tane minik evcik var. Oda, banyo ve önünde küçük bir verandasıyla ahşaptan yapılmış sevimli evcikler. Yeşilliğin içinde evler kaybolmuş durumda. Çok geniş bir araziye yerleşmiş evler dipdibe değil. Arazinin sınırı belli değil. Öyle tel ile çevrili filan değil yani. Böyle bir şeye ihtiyaç da yok gibi gözüküyor. Yol deseniz eğimli ve bozuk bir patika. İyi ki de böyle. Yoksa bu şekilde sakin ve bakir kalamazdı. Geçen yıl giderken  tesisteki görevli bize arabayı belli bir yerde bırakmamazı, kendilerinin kamyonetle gelip alabileceklerini söyledi. Benim kullandığım otomobil yerden yüksek ve dört çeker olduğu için sorun yaşamadık ve yolu bitirdik. Aşağıdaki videoda yolu görebilirsiniz.







Asıl güzel yol Ölüdeniz’den sonraki bölüm. Kıvrıla kıvrıla tırmanan, bir yanı uçurum, müthiş manzaralı bir yol. Bu yolun bir bölümünü çekmiştik, aynı videoda izleyebilirsiniz. Birkaç yıl önce Kelebekler Vadisine denizden gitmiştim. Zaten karadan gitmek mümkün değil. Ama Faralya yoluna girdiğinizde vadinin bittiği noktadan geçiyorsunuz ve yüzlerce metre aşağınızda Kelebekler Vadisini uçaktan bakar gibi görebiliyorsunuz. Çok etkileyici. Kelebekler’den sonra zaten Faralya köyü geliyor. Tabela yok, yol kıyısında yarısı beyaza boyanmış telefon direğini görünce sağa sapıyorsunuz. Sapıyorsunuz dediysem yol var sanmayın. İlk gidişimde ben de duraladım. Acaba doğru mu tarif aldık diye bir daha sordum çünkü ortada yol yok. Neyse, haydi diyip aşağıya doğru inmeye başlıyorsunuz. Bir süre sonra Oyster’e geliyorsunuz.
Oyster’in denizi de kayalık. Yani denize girmek kolay değil. İskele, kumsal filan yok. Bildiğiniz kayaların arasından tutunarak denize ulaşıyorsunuz ama deniz anlatılacak gibi değil. Başka türlü bir renk. Olağanüstü bir su.


Oyster’de herşey hep oradaymış gibi. Gözü yadırgatan, sonradan yapılmış gibi eğreti duran bir şey yok. Evler çok sade. Deniz öylesine bir sahil, yapılmış, müdahale edilmiş hiç bir şey yok. Yol dahil herşey doğal haliyle bırakılmış ki cazip olan da bu. Arazinin bir bölümü ekilmiş. Yediğiniz sebzeleri oradan topluyorlar. Bir öğlen çok acıktık ve mutfağa gidip bizim için ne yapabileceklerini sorduk. Mutfakta iki virtüöz görev yapıyor. Biri yıllardır Ölüdeniz’in en iyi deniz mahsülü restoranı olan Beyaz Yunus’un eski şefi. Diğeri ise asıl işi bu olmayan ama çok maharetli bir kadın. Bize kabak yapabileceklerini söylediklerinde içimden aman ne yapalım, çok açız, ne olsa yeriz diye geçirdim. Yani bir kabaktan ne kadar güzel bir yemek yapılabilir ki? Altı üstü bir kabak. Zaten kendisi sudan ibaret. Ama öyle değilmiş. Ben hayatımda böyle bir kabak yemedim. İzmir usulüymüş. Bayramda gittiğimizde yine isteyeceğim. Akşamları harika mezeler ve balık yedik. Akşam yemeklerini de orada yiyorsunuz çünkü en yakın restoran herhalde 15-20 km ötede. Üstelik o yolu çıkıp döneceksiniz. Üstelik bunu gece yapacaksınız. Üstelik uçurumlu yoldan gidip geleceksiniz. Ve de üstelik içki içmiş olacaksınız. Yani her bakımdan orada kalıp yemek akıllıca. Bu arada gerçekten yemekler çok lezzetli ve yemek yediğiniz yerin manzarası çok etkileyici. Denize inen bir yarın tepesinde oturuyorsunuz, dalga metrelerce altınızdaki kayaları dövüyor. Sadece dalga sesi duyuyorsunuz ve yanınızdakiyle fısıltı halinde konuşuyorsunuz. Çünkü normal konuşsanız çok gürültü olacak.




Sabah kahvaltılarında herşey ev yapımı ve orada yetişen malzemelerle hazırlanmış. Salatalık, domates... peynir, reçeller, ekmek. Aklınıza ne gelirse. Yani çay hariç herşey oradan. Geçen yıl gittiğim dönemde bir rejim programı uyguluyordum. Biraz tedirgin yiyip içtim. Bu sefer kimse beni tutmasın modundayım.

Kömürle yakılan su ısıtıcısı

Sonuçta Oyster kafa dinlemek için düşünülmüş buna göre oluşturulmuş bir tesis.  Planımız kitap kitap kitap... Deniz deniz deniz... uyku uyku uyku... rakı rakı rakı...
Bir iki cümleyle de olsa Faralya bölgesinden de söz edeyim. Biraz önce belirttiğim gibi Ölüdeniz’deki Belcekız plajının bitiminden tırmanmaya başlıyorsunuz ve Faralya bölgesine giriyorsunuz. Kelebekler Vadisi, Kabaklar Koyu bu bölgede. Daha ileride Yediburun da buraya dahil. Roma ve Likya dönemlerine ait kalıntıların bulunduğu coğrafya trekking için ideal. Tehlikeli olduğu için rehber eşliğinde gezilmesi önerilir. Ünlü Likya yolu Faralya’nın tam içinden geçiyor. Arabayla giderken yolda sırt çantalı insanları görürseniz anlayın ki saatler süren yürüyüşteler.

Kabak -veya Kabaklar- Koyu

Faralya'dan Ölüdeniz'e doğru iniş
Faralya mutlaka görülmesi gereken bir bölge. En uygun zaman mayıs-haziran ortası ve eylül-ekim. Temmuz ve ağustos aylarında çok ama çok sıcak. Antalya’ya yaklaştığınız için rutubet de başlıyor. Yani havası Bodrum gibi  kuru değil.
Zaman ayırıp gitmenizi öneririm. Bodrum’dan aklına esince giderken git demek kolay ama gerçekten zaman ayırın derim. Antalya’nın tatil köylerine gitmekten çok daha iyi bir alternatif. Herşeyden önce Ege uygarlığının izlerini taşıyan bir coğrafya. Çok sahici bir bölge.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder