31 Ekim 2011 Pazartesi

İstanbul'a üç günlük iş gezisi dönüşü Bodrum'da 29 Ekim


Geçtiğimiz çarşamba sabahı, yine iş nedeniyle üç günlük bir İstanbul seyahati yaptım. İstanbul'da mesela Beylikdüzü bölgesinde oturan biri saat 10:00’da Kartal-Maltepe'deki randevusuna yetişmek için kaçta evden çıkmalı sizce? Tabii bu havanın yağışlı olup olmamasına, TEM’de bir TIR’ın kayıp yan yatmasına, o gün İstanbul’da lodos olması gibi şeylere bağlı ama ben saat 07:00’de evden çıkıp, 08:05’teki Sabiha Gökçen uçuşuna binip 09:10’da İstanbul’a indim. Daha zamanım olduğu için de havalimanında kahve molası verip tam zamanında toplantıya gittim. Benim buradan İstanbul’daki toplantıya yetişmem için 2,5 saat öncesinden çıkmam yetiyor. Bütün mesele rötar olup olmamasında. THY’yi çok az kullandığım için de rötar yaşamıyorum.
Bizim Yalıkavak'ın tüm halkı bu gemiye sığar da artan yere Gümüşlük'ten insan alırız
İstanbul’a işlerimle ilgili geldiğim için zamanı iyi değerlendirmek istiyorum ve bir güne mümkün olan maksimum işi sığdırmaya çabalıyorum. Bazen günde iki, üç toplantıya giriyorum. Akşamları da dostlarla yemek organizasyonları oluyor. E benim arkadaşlarımın hiç biri muhallebicide yemek yiyen kişiler değil tabii. Dolayısıyla akşamları meyhanelerde yeniliyor, içiliyor. Birkaç gün yoğun tempo sonrası Bodrum’a dönünce kendime geliyorum. İstanbul ile aramıza giren yıllar arttıkça İstanbul’a tahammül sınırım da gitgide aşağıya iniyor. İstanbul’dan ayrıldığım zamanki İstanbul ile şimdiki arasında fark gittikçe artıyor. Her geçen gün trafik daha çekilmez oluyor, şehir kalabalıklaşıyor. İçindeyken anlamadığımız şey tam da bu. Yani farkın yavaş yavaş açılmasının bünyeye sinsice girmesi. Istakozu pişirirken ılık suyla dolu tencereye atıp, altını açarak yavaş yavaş kaynama noktasına gelene kadar fokurdatırlar ya, onun gibi. Yavaş yavaş bu şehir bünyede tahribat yapıyor. Aşağıda iki resim var. Biri havalimanına gitmek için ofisten çıktıktan sonra Tepebaşı’ndan çektiğim, binaların yığıldığı bir ufuk çizgisi. Diğeri ertesi gün aşağı yukarı aynı saatlerde Akyarlar sahilinde çektiğim, ufukta Kos’un göründüğü resim. Bir tür kişilik testi gibi; hangisinde yaşamayı tercih ettiğiniz sizin kimliğinizdir. Tüm zorluklarına, kirli havasına rağmen büyük şehir mi, sakin ve temiz havasıyla, ılık iklimiyle Ege mi? İkinciyi seçiyorsanız dostlarınızdan, bazı kültürel etkinliklerden, sergilerden uzak kalmayı kabul edeceksiniz. Ama karşılığında sağlığınızı, mutluluğunuzu, huzuru kazanacaksınız. Siniriniz yıpranmayacak. Her zaman ılıman bir iklimde, güneşle içiçe yaşayacaksınız. Taze sebze, meyve bulacak, balığın, deniz mahsülünün en iyilerini yiyeceksiniz. Gözününüz hen an yeşil ve mavi görecek. Bu da bir tercih.

Akyarlan sahili
Akyarlar sahilinde güneşlenirken. Bir gün önce aynı saattlerde İstiklal Caddesi'nde kazak ve montla geziniyordum

İstanbul’dan ayrıldıktan sonra buraya yerleşince buranın nimetlerini yaşıyorsunuz ve ardınızda bıraktığınız, oradayken günlük hayatta normal gelen şeylere aslında ne kadar yabancı olduğunuzu farkediyorsunuz. Geçtiğimiz günlerde İstanbul’dayken toplantı için Maslak’taki plazalardan birine gittim. Asansör beklerken gördüğüm insan sayısını bazen gün içinde burada görmüyorum. O gün gri bir hava vardı. Maslak zaten yeterince kasvetli. Gülmeyen, mutsuz ifadeli çalışanların asansör beklerkenki ifadeleri birçok şeyi anlatıyordu. O hayat normal bir hayat değil. Ama büyük şehirde öyle yaşamak zorunda kalıyorsunuz.
Bodrum'a dönmek üzere havalimanına giderken Tepebaşı'nda gri gökyüzü
Binalar binalar... çiçeksiz, yeşilliksiz çirkin binalar
Kaldığım Pera Tulip otelinin merdivenleri

İstanbuil’daki ilk akşam bizim ekiple, neredeyse tam kadro Sabahattin’deydik. Mevsimin ilk lüferini yiyeceğim için seviniyordum ki bugüne dek Sabahattin’de yediğim en tatsız lüferi yedim. Belki deniz henüz yeterince serinlemediği için öyleydi bilemem ama alıştığım, aramızda “süt gibi” tabir ettiğimiz lüfer gibi değildi. Hayal kırıklığı oldu. Belki bir dahaki sefere lüfer bulabilirim. Ertesi akşam Asmalı Cavit’te başka arkadaşlarla birlikteydik. Oradan Babylon’daki Shantel konserine geçildi ve bana daha once yine Babylon’da olan oldu, kendimi kötü hissettim ve otele kaçtık. Galiba yemekte içtiğim içkiden sonra Babylon’da bir anda gürültüye ve sıcağa girip orada yine bir iki kadeh içkiyle devam etmek çarpıyor. Cuma günü de her zamanki gibi 18:00 uçağı ile Bodrum’a döndüm. İstanbul’da o gün gömlek, kazak ve üstüne montla bindiğim uçaktan saat 19:00’da yirmi derece ısıya sırf bir gömlekle indim. Kapı açılır açılmaz Bodrum’a gelmiş olmanın neşesiyle derin bir ohhh çektim.
Bodrum'a geldiğim günün sabahı pırıl pırıl havada, bahçede kahvaltı
Akyarlar'dan Kos'a bakış
Bu cumartesi haftalık alışveriş Turgutreis pazarında yapıldı

O akşam İstanbul’un bünyede bıraktığı toksini atmak, omuzlarımdaki yorgunluğunu gidermek için hafif bir yemek yiyip yatmayı planlarken, bir gün once bizim Ahmet ile Mahmut Kaptan’da buluşuruz diye konuştuğumuzu unutmuşum. Zazu’da makarna/soda programı derhal Mahmut Kaptan’da rakı/mezeye döndü. Eğer tersi olsaydı, yani yorgun biçimde Bodrum’dan İstanbul’a dönseydim ve o akşam bir meyhaneye gitmek durumunda kalsaydım muhtemelen gidemez, programa katılamazdım. Ama burası insana iyi geliyor, coşturuyor. E burası Bodrum.

Cumartesi günü Akyarlar sahilinde güneşlendik. Denize de giren vardı ama biz şezlongda uzanmayı tercih ettik doğrusu. O saatlerde İstanbul’un gri olduğunu öğrendim. Şaştım mı? Hayır…Akşam Bodrum’da cumhuriyet yürüyüşü vardı. Cumhuriyet bayramı kutlamaları iptal edilmişti ama bu durum halkın kendi bayramını kutlamasına engel olmadı. Kendiliğinden gelişen halk yürüyüşünün coşkusu görülmeye değerdi. Aşağıdaki kısa videoda yürüyüşten bazı sahneler size fikir verebilir. Genç, yaşlı, kadın, erkek binlerce insan yürüyüşteydi. Bodrum halkı her zaman aydınlıktan yana, Cumhuriyetin değerini bilen, bilinçli bir kitledir. Onun için burayı ele geçirmek isteyenler çok numaralar çeviriyorlar. Onların buradaki ilçe başkanı uzun saçlı bir arkadaş mesela. Konya’nın bir ilçesinde bu tipte bir başkan olması mümkün değil. Her yere göre bir tip buluyorlar. Yerseniz. Oysa burayı ele geçirseler ne olacak? Gün batımında rakı içmeyen, balık yemeyen, bu hayatın tadını ıskalayıp öte tarafı düşünen zihniyet burada ne yapacak ki? Bodrum yüzü batıya dönüktür, karanlık ve örümcek kafalılara gore bir yer değil.
29 Ekim için motorsikletlilerin geçişi
Cumartesi akşamı Deniz Feneri'ne kavuştuk


Cumartesi akşamı dostlarla Deniz Feneri’ndeydik. Harika bir sinariti paylaştık. Deniz Feneri’nin aşçısı bu işi çok iyi biliyor. Sinariti kurutmadan pişirmek zordur. Hele yaklaşık 1,5 kiloluk sinariti pişirmek daha da zordur. Yemekten sonra müzik dinlemek Adamik’e geçildi. Oranın müzik türü bana hiç uygun değil, rock çalıyor. Ama huysuzluk etmedim, ekibe katıldım. Biz oradan eve kaçtık fakat ekip geceyi Mandalin’de bitirmiş.
Ortakent'te pazar kahvaltısı. İstanbul'da havanın gri olduğunu öğrenince bir kez daha Bodrum'da olduğum için şükrettim
Ortakent sahilinde bir acayip yer. Kapıda böyle bir Efe kılıklı manken var, nargile tutuyor

Pazar günü kahvaltı için Ortakent’e gidildi. Denizin dibinde kumsalda saatler süren kahvaltı harikaydı. Sonra sahil yürüyüşü yapıldı ve kahve için Gümüşlük’e devam edildi. Gümüşlük’e yerleşen İstanbul’lu ekip denize giriyordu. Hava o kadar iyiydi. Bu arada Bodrum’da oturan birinden twitter’de “Bodrum’a kış geldi” mesajını okuyunca şaşırdım. Önümde insanlar denize girerken gelen bu mesajın pek inandırıcılığı olmadı tabii. Üşümüş herhalde.

Gümüşlük'ten
video



Pazar akşamı sakin geçildi. Bu haftayı cuma akşamına kadar sakin ve evde geçirmeyi planlıyorum. Çünkü sonraki hafta bayram var ve gelen giden olacaktır. Her akşam dışarıda yenip içilirse buradaki hayat kısa surer. Bodrum’u uzun yıllar yaşayabilmek için kendimize dikkat etmeli, ölçüyü kaçırmamalı. Bodrum size iyi bakmak için çok  nimet sunuyor. Gerisi size, iradenize kalmış.

Size Bodrum’un sonbaharından bazı kareler gösteriyorum. Anlattıklarım yeterli olmayabilir, göz görünce farklı…





1 yorum:

  1. yine güzel bir paylaşımdı...
    teşekkürler...

    YanıtlaSil