18 Ekim 2011 Salı

Sonbaharda Bodrum


Yazılara, notlara bir süre ara vermek zorunda kaldım. Yazacak zaman olmadı. Epey hareketli bir on gün geçti. Ancak bu gece biraz zaman ayırabildim. Yazlıktan kışlığa, yani Yalıkavak’tan Bodrum’a geçeli oniki gün oldu. Biraz buranın sonbaharından söz edeyim istiyorum.

Bu sene sonbahar bir tuhaf. İki gündür havada yanmış odun kokusu olduğuna göre birileri üşüdü ve soba veya şömine yaktı. Aslında bu koku ben çok güzel duygular uyandırıyor. Bodrum’a temelli taşınmadan önce kışları geldiğimde –o zaman sadece Yalıkavak’a geliyordum- bu koku bütün Yalıkavak’ı kaplardı. Fırtınada üstüme yağmurluğu giyip, ayağıma plastik sarı çizmeleri geçirip balıkçı Sait’e giderdim. Benden başka beş on kişi olurdu, şömine başına oturur buranın çok lezzetli dil balığını yer rakı içer, camlara vuran dalgaları seyrederdim. Odun kokusu bana bunları hatırlatıyor. Tabii odun kokusu bozulmamışlık, sakinlik, köy veya kasaba anlamına da geliyor.

Yalıkavak'ta eylül ayının son günlerinde, bisiklet turundan sonra belediyenin kahvesinde adaçayı molası
Göç kaçıran fırtınası öncesi Bodrum
Fırtınanın sonrasında mendirekten bakış
Bodrum’da yaşadıkça buranın en kötü mevsiminin yaz olduğuna artık kesin karar verdim. Hele bu yıl ucundan kıyısından şahit olduğum bayram günleri anlatılacak gibi değildi. Bu halini gördükten sonra ben tatilci olsam bir daha Bodrum’a hiç gelmezdim diye düşündüm. Bodrum, okulların kapanmasıyla kalabalıklaşmaya başlayıp okulların açılmasıyla sakinleşen bir yer. Eylül ayının 15’inden Kasım ayının 15’ine kadar da en güzel zamanı. Çünkü deniz ılık oluyor, eğer dışarıda rüzgar yoksa denizden çıkınca üşümüyorsunuz. Ve deniz neredeyse hareket edemeyecek kadar durgun oluyor. Eylül ayında doğa da kasaba da sakinleşiyor. Meyhaneler yazın o harala gürelesinden çıkmış, personel ile müdavimler tekrar buluşmuş, yemekler daha güzel, servis daha iyi oluyor. Fiyatlar yaz tarifesinden çıkıyor.

Burada ekim ayının ilk yarısı mutlaka yağmur ve fırtına olur. Daha önce de yazmıştım, buna “göç kaçıran” deniyor. İşte bu yılki göç kaçıran geçti ama biraz uzun sürdü sanki. Hatırladığım kadarıyla üç dört günde biterdi. Dün akşam itibariyle bulutlar gitti ve bu sabah pırıl pırıl bir havaya uyandık. Yaklaşık dokuz süren fırtına ve yağışlı günler geçti. Ama buranın kapalı havası öyle İstanbul gibi günlerce sürmez. Bu dokuz günlük sürede bile arada açtı, denize girildi ertesi gün yine kapadı ve yağdı. Öyle masif grilik buraya yakışmaz zaten. Dokuz gün sonunda bugün serinlik yerinde ama. Bu da Avrupa’dan gelen soğuk havanın İstanbul gibi burayı da etkilemesiyle oldu. Genel olarak İstanbul ile Bodrum’un hava durumu arasında bir ilişki var. İstanbul soğuyorsa burası serinliyor. İstanbul’da fırtına varsa burada rüzgar sert oluyor. Ama aradaki ısı farkı başka. Dün sabah arkadaşımı havalimanına bırakırken sabah saat sekizde Bodrum'da ısı 16 dereceydi. Arkadaşım İstanbul’a inince aradı, 9 derece dedi.

Bir ekim akşamı bahçedeyken gördüğüm gökyüzü rengi
Eylül akşamında Gümüşlük Limon'da gün batımı
Fırtınanın bahçenin köşesine yığdığı begonvil yaprakları
Bodrum’a gelmek için sadece yaz aylarını seçmek bir şartlanmanın sonucu. Yazın güneye gidilir... tamam da bu sonbaharda, kışın veya ilkbaharda gitmeye engel mi? Metropol hayatı insanları böyle kalıplara sokuyor. Aksi halde zaten orada yaşayamazsınız. Rahatsız olursunuz. Çok sorgulamayacaksın ki gül gibi geçinesin. Yoksa mutsuz olursun. Haftasonu kapalı havada bir AVM’ye girip bütün günü geçirmek, orada yemek yemek, orada sinemaya gitmek nasıl bir hayattır? Hem de gökyüzünü görmeden.

Hafta sonu İstanbul’dan Bodrum’a uçaklar vergi dahil 50-60 TL. Bodrum içinde bu mevsimde 40 TL’den başlayan fiyatlarla kalabilirsiniz. İlla deniz ve manzara isterim derseniz o başka. O zaman 100 TL’ye çıkarsınız ama buna ne gerek var? Yani demem şu ki; yaz sezonu dışında buraya gelmek için çok para harcamanız gerekmiyor. İstanbul’da, Ankara’da haftasonu AVM’lerde suni havayı teneffüs ederek o parayı zaten harcıyorsunuz. Peki konu ne o zaman? Bence şartlanma. Kış gelince büyük şehir bırakılmaz, güneye sahile gidilmez şartlanması. Ama ben Bodrum’da şunu yapıyoruz, bunu yapıyoruz diye yazınca... bu akşam balıkçılar çarşısında rakı içip balık yiyoruz, Gümüşlük’te kahvaltı ediyoruz diye yazınca sitemler geliyor. Oysa sitem gönderenler kendileri gelseler mesele kalmayacak. Sadece o şartlanmayı aşmak lazım. Ha hem büyük şehirde yaşamaktan şikayet edeceksin hem ara sıra kendini şımartmak için veya biraz nefes almak için buralara gelmeyeceksin, yağmura, trafiğe kahredip yine şehrin bir AVM’sinde Cumartesi geçireceksin, hem de sitem edeceksin. E bu olmaz ama... Bakın aşağıda bir eylül akşamı Yalıkavak'ta gün batımı var. AVM ile kıyaslayın. Bu da sizi kışkırtmazsa ne diyeyim?

video 

Buraya sonbaharda, okullar açıldıktan, tatilciler ve yazlıkçılar döndükten sonra gelin diye önerdiğim bazı dostlarım geliyorlar. Bugüne kadar pişman olan görmedim. Ya da beni kırmamak için öyle diyorlar. Ama geçen hafta gelen dostlarla, balıkçılar çarşısında Deniz Feneri’nde güzel mezeler yedik, güzel rakılar içtik. Kesmedi Adamik’e gittik, iyi müzik dinledik. Bunları yazın da yapabilirsiniz ama bu tadı vermez.

Deniz Feneri'nin ustalıkla pişirdiği, içi sulu kalmış iki kiloluk deniz levreği
Bir yeri seviyorsanız, her mevsimde seveceksiniz. Ben İstanbul’u son yıllarda her mevsim sevmiyordum. Ya da şöyle diyeyim; sadece eylül, ekim, nisan ve mayıs aylarında seviyordum. Kışından, sinsi, toz gibi yağan yağmurundan, insanın içine işleyen nemli soğuğundan ve günlerce açmayan gri bulutlu gökyüzünden çok sıkılmıştım. Bu durum zamanla kış ayından nefrete dönüştü. Ta ki buraya taşınana kadar. Buranın kışını yazından daha çok sevdiğim kesin. Burada kış ayını sevince farkettim ki insan bir yeri sevmesi için o yerin tüm mevsimlerini sevmesi gerekiyor. Eskiden kış gelecek diye canım sıkılırdı. Burada öyle bir duygu kalmadı.

Hava serinleyince Çin mutfağı devreye giriyor.
Geçen hafta Bodrum pazarından (Giysilere dikkat, o gün İstanbul'da yaşayanlar takırdıyordu)

Geçen gece marina çarşısında kahve içenler
Şömine başında geçirilen kış gecelerinin tadı başka oluyor. Hafif serin yatağa girip, sessiz bir mahallede, sadece ağaç hışırtılarını duyarak uyumak, sabah horoz seslerine uyanmak için bazı bedelleri ödemek gerek. Bazen soruyorlar; hiç mi sergi, bale filan özlemiyorsun diye. Bu bir dönem. Öyle bir dönem geliyor ki bahçeli bir evde, senenin 340 günü güneş olan bir yerde yaşamak diğerlerine baskın geliyor. O zaman da onları bırakmayı göze alıyorsun. Üstelik şehirdeyken hergün sergiye mi gidiliyor? Her akşam bale, opera, tiyatro (bu son üçlüyü zaten pek sevmem) programı mı yapılıyor? Ben de ayda bir İstanbul’a gelerek, gerek gördüğüm sergilere gidiyorum zaten. Hem insan açılan tüm sergilere gitmez ki. Eğer gidiyorsa o işten hiç anlamıyor demek ki.

Dün akşam üzeri Turgutreis girişi. Hava o kadar temizdi ki karşıdaki Kalimnos adasındaki tek tük evler görünüyordu
Yağmur bulutları Turgutreis'i terkederken
Her neyse konu sergi, bale filan değil. Benim için senede gerçekten iyi birkaç sergi için bütün yıl pis hava, trafik, gürültü, kabalık ve kalabalık, gri havada yaşamak anlamlı değil. Anlamlı olan burada yaşayıp, çok önem verdiğin etkinlikleri, çok istiyorsam gidip İstanbul’da izlemek. Zaten daha o kadar da aç değilim. Henüz İstanbul’u da özlemiş değilim.  En son 24 Ağustos günü gittiğim ve bu saate kadar gitmeden işleri idare edebildiğim için memnunum. Ama artık gitmem lazım. Önümüzdeki hafta üç gün İstanbul’da olacağım. Şimdiden sıkıntısı başladı.

İstanbul'da Bebek'te yaşadığım evden kasvetli İstanbul manzarası
Bu da aynı evden bir kar manzarası. Şimdi bu resme bakarken üşüdüm. Güzel manzaraydı ama Bodrum başka
Son olarak şunu söyleyebilirim; kış gelecek diye üzülmediğim bir yerde yaşıyorsam doğru yerdeyim. 

4 yorum:

  1. Ne şanslısınız kıskanmamak elde değil.
    çılgın mevdoş

    YanıtlaSil
  2. Dün biz İstanbul'da kışlık kıyafetlerle bile donarken Turgutreis manzarasını görünce neden oralarda iş bulup yerleşemiyoruz diye hayıflanmamak elde değil. Yine çok güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık.

    YanıtlaSil
  3. Serdar yaz yaz da kışın da nüfus milyona dayansın :)))) Cengiz Akduman

    YanıtlaSil
  4. Cengiz Akduman Bey içimden geçenleri yazmış. :)
    Bencilce; hem bir taraftan plan program yapıyoruz oralara gelmek için hem de "aman fazla yazılıp çizilmesin başkaları gelmesin" diye geçiriyoruz içimizden.
    Sevdiğimiz her toprak parçasının ne hale geldiğini gördükten sonra bencil olabiliriz ama haksız değiliz.
    E.

    YanıtlaSil