10 Ekim 2011 Pazartesi

Yalıkavak’tan Bodrum’a dönüş, Orfoz ve Gemibaşı’nda kış antrenmanları



Geçtiğimiz Perşembe akşamı Yalıkavak’taki evi kapatıp Bodrum’daki eve geçtim. Bu benim için yaz sezonunun resmen bittiği, kış sezonunun açıldığı anlamına geliyor. Yalıkavak denizde yüzmelerle, Sait’te yenen balıklarla, içilen rakılarla, Gümüşlük Limon’da batırılan güneşlerle sonlandı. Yalıkavak yürüyüşleri, bisikletle koyu arşınlamalar, çarşıda esnafla sohbetler önümüzdeki yaza kadar bitti. Bu yıl 7 Temmuz günü Bodrum’daki evden Yalıkavak’a göçmüştüm. Dönüşüm de 6 Ekim günü oldu. Tam üç ay Yalıkavak’ta geçti. Yalıkavak kuzeye baktığından sürekli esintilidir ve bu da Bodrum yarımadası için inanılmaz bir nimettir. Bodrum’un içi yanarken, gece klimasız uyunamazken Yalıkavak’ta gece cam açık yatmak yeterlidir. Havanın hareket edecek halinin bile kalmadığı ağustos sıcaklarında yedi sekiz gece klima açma ihtiyacı duyulur o kadar. Yalıkavak yaz için ideal bir yerleşim yeri. Bodrum’a temelli taşınmama rağmen Yalıkavak’tan vazgeçemedim. Yalıkavak'taki sezonun son günleri ile ilgili bir iki görüntüye aşağıda yer veriyorum.


Yıllardır Yalıkavak'ta tıraş olduğum, köyün yerlisi Geriş'li Turgut usta
Yalıkavak'ta begonvillerin kapladığı otel
Sezon sonu geldi, tekneler çekiliyor

Sait'te yenen "kılçık üstü" tabir edilen dülger

Erken batan güneş sonrası Yalıkavak sahili

Bodrum içindeki eve geçtiğimin akşamı, üç gününü benimle beraber Bodrum’da geçirmek üzere İstanbul’dan otuz yıllık çok sevgili bir arkadaşım geldi. Haluk (Tuncay) ile hem gençliğimizde Kalamış’ta aynı sokakta oturduk. Hem aynı yıllarda aynı hocalardan, aynı okulda grafik eğitimi aldık. Hem üç yıl kadar aynı ajansta –o yıllarda yeni kurulan Yorum’da- çalıştık. Hem de aynı okulda –Mimar Sinan grafik bölümünde- hocalık yaptık. Sonra da ben Bodrum’a taşınana kadar neredeyse her Cuma akşamı diğer arkadaşlar da olmak üzere toplanıp yedik, içtik. Yıllar sonra Haluk tek başına bana Bodrum’a geldi ve iki kafadar gezdik, yedik, içtik, güldük. Bodrum’daki kış sezonum da böylece başladı.

Bodrum'a iner inmez ilk durak tabii ki Zazu oluyor. Fotoğraftakiler Zazu'yu işleten Memo ve Ahmet Kurşuncu kardeşler
Zazu'da akşam yemeği





Çarşıda dolaşırken otuz yıl önce rahmetli Mehmet Sönmez için el yazımla yazdığım Bodrum ve Halicarnassus yazısı ve Mehmet'in deseniyle yapılan tişört dün karşıma çıktı
Benim arkadaşlarım içinde yemeğe muhallebiciye giden hiç yok. Yani bizim ekip yemeyi ve içmeyi seven ekip. Böyle olunca, bu kadar eski bir dost gelince, mekan da Bodrum olunca haliyle yenildi, içildi. İlk akşam Haluk havalimanından Bodrum’a gelir gelmez doğru Deniz Feneri’ne gittik. Geçen haftaki son notlarımda Datça’ya gittiğimiz yazmıştım; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/10/bodrumdan-datcaya-oradan-selimiyeye.html . Oraya her gidişimiz biraz da Fevzi’de Ege otları eşliğinden rakı içmek içindir. İşte o Fevzi rövanş için Bodrum’a gelmişti. Zazu’dan Ahmet de katılınca Deniz Feneri’nde ağır bir masa oldu. Gece Zazu ve sonrasında Marina Kulüp’te İstanbul Gelişim’i dinleyerek bitti. İstanbul Gelişim, yıllardır istikrarlı bir şekilde yazları Bodrum’daki Marina Kulüpte çalıyorlar. Her yıl kadroda değişiklik oluyor ama Garo Mafyan ve Selçuk Başar iki ağır top olarak sahnenin iki yanında başı tutuyorlar. Cd dinler gibi dinliyorsunuz. Hele sezon sonuna doğru daha farklı, daha bizbize oluyoruz. Arada kulübün herşeyi olan Barış da çıkıp profesyonel hareketlerle, Mel Brooks’un “New York, New York” sahnesini hatırlatırcasına yılların sahne şarkıcılarına taş çıkartıyor. Aşağıda bununla ilgili minik bir video kaydını izlerseniz demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

 




Cuma sabahı evde bahçede yapılan kahvaltı sonrası ekim ayında Ege nasıl olur görmek lazım diye denize gidildi. İstanbul’da yaşayanlar ekim ayı boyunca artık sonbahar havasına girdiklerinden, kazaklar ortaya çıkarıldığından bizim burada denize girdiğimize inanmakta zorlanıyorlar. Oysa deniz her zamankinden ılık olur. E ilkokul bilgisi değil midir; denizler geç ısınır geç soğur. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlıdır dedikleri yer de tam burası zaten.


Cuma akşamı yemeğe Orfoz’a gittik. Orfoz Selçuk ve Güneş Bozçağa çiftinin yarattıkları, sadece Ege’nin değil, tüm Akdeniz coğrafyasının en iyi deniz mahsülü yapan yerlerinden biri olan Marmaris Bozburun’daki restoranlarıyla (http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/01/orfoz.html ) aynı ismi taşıyan, oğulları Çağrı ve Çağlar’ın işlettiği Bodrum’daki restoran. Halikarnas tarafında, Mavi’yi geçer geçmez soldaki otelin altında dükkanı görürsünüz. Küçük, sevimli bir yerdir. İki kardeş babalarından aldıkları feyz ile harika iş çıkarıyorlar. Kışın bir iki ay kapalılar. Hem dinleniyor hem kendilerini geliştiriyorlar. Şarap tadımına gidiyorlar, fuarları izliyorlar filan. Orfoz bir balıkçı değil, deniz mahsülü yapan bir mekan. Yılan füme, kidonya, fırında midye, kalamar, ahtapot, karides, istiridye, mavi yengeç veya pavurya... bunlar menüden aklımda kalan deniz mahsülleri. Ha bir de dikenli salyangoz vardı ki anlatılacak gibi bir lezzet değil. Fesleğenli, zeytinyağlı şaheser soslu bir arkadaş. Orfoz gerçekten ağzının tadını bilenler için Bodrum’a geldiklerinde uğranması gereken bir mekan. Dediğim gibi; bir balıkçı meyhanesi bekleyenler için değil, deniz mahsülünü sevenler için... müzik filan yok. Ayin şeklinde yemek yeniyor, sohbet ediliyor.

Orfoz'un müthiş lezzetlerinden yılan balığı füme, oklu salyangoz, hamsi, keçi pelniri ve deniz börülcesi
Orfoz'da ahtapot ızgara
Sanki gözlerini dikmiş bakıyor

Orfoz'da yemeğin sonu, kızılcık ve üzün
Cumartesi sabahı Gümüşlük'teki Limon'a kahvaltıya gidildi. Limon ertesi gün sezonu kapatacağından heryer toplanmış, yağmur da yağdığından iki masa bırakmışlardı. O havada inanılmaz Limon kahvaltısı yaptık. Personelin çoğu evine dönmüş, sakin bir Limon sabahıydı. Bizden başka iki kişi daha vardı o kadar. Rıza Bey, Candan Hanım ve dünya sevimlisi Tuğba ile vedalaştık, nisan 2012'de buluşmak üzere sözleştik. Geçtiğimiz nisan ayında kahvaltıya gittiğimde o hafta açmışlardı. Rastlantı ya kapanışı da birlikte yaptık.

Sezonu kapatmasına bir gün kala Limon'un sessiz ve mahzun barı
Kahvaltıya güneşli bir havada başladık...
Anlatılması mümkün olmayan Limon'un efsanevi kahvaltısı
... ve kahvaltının sonunda yağmur başladı


Cumartesi akşamının mekanı Gemibaşı’ydı. Burayla ilgili ayrı bir yazı yazmam gerekiyor. Gemibaşı, adından anlaşıldığı gibi eskiden gemilerin bulunduğu bir alanın başıydı. Ne kadar eski derseniz; aşağı yukarı 70’lerin başı diyebilirim. Ben üniversite öğrencisiyken ilk kez Bodrum’a geldiğimde, Tepecik camiinden ileride bir dere vardı. O dereyi geçince Gemibaşı meyhanesi gelirdi. Meyhaneden sonra ise tersane vardı. O bölüm çamur bir alandı diye hatırlıyorum. Yani şimdi marinanın olduğu yerde guletler karaya çekilir, bakım yapılır veya yeni tirhandil, gulet yapımı sürerdi. Ne marina vardı ne o mağazalar. Gemibaşı da kaptanların, gemi yapan ustaların rakı içip balık yediği bir mekandı. Biz o tatilde dört kişi, yani dört üniversite öğrencisi Gemibaşı’nda yiyip içmiştik. Harçlıkla gidebilmişiz. O dönemin belediye başkanı da orada içiyordu. Nasıl olduysa laf lafı açtı, yan masa muhabbeti oldu. Bize dediği mealen şuydu; “Bodrum’a paralı turist gelsin istiyoruz. Sizin gibi öğrenci kesiminin gelebildiği yer gelişmez”. Yani açıkçası siz çulsuz gençler gidin, yerinize turist ve zenginler gelsin demeye getirdi. Aradan 30 yıl geçti. Dediği oldu mu bilmem ama ben yine geldim. Sahi o başkanın adını bulmam lazım. Sonra da hala yaşayıp yaşamadığını öğrenmek istiyorum. Ha bu arada Gemibaşı yazın hem ceo’ların, holding patronlarının geldiği, hem hala yerli kaptanların, yaşlı denizcilerin geldiği bir yer. Ama en iyi hali şimdilerdeki hali. Yani kışı burada geçirenlerin ve yerel halkın geldiği hal. Neredeyse her akşam meyhanenin önündeki büyük fıçıyı masa olarak kullanıp yaslanarak içen belediye başkanı Kocadon’u, Kemal Reis’i, diğerlerini görmek mümkün. Gemibaşı Bodrum’a mal olmuş yerlerden.



Pazar sabahı lodos fırtınasına, gökgürültüsüne ve yağmura uyandık. Şiddetli yağmur Bodrum’da tam anlamıyla kostümlü kış provası yaptı. Bugün de aynı hava sürüyor. Yarın açmaya başlayacak. Perşembe günü pırıl pırıl güneş olacakmış. Daha kasım ayının ortasına kadar denize girilir. Bu fırtına muhtemelen eskilerin göç kaçıran dediği fırtınaydı. Yazlıkçılar bu havayı görünce artık kış geldi sanıp İstanbul’a, Ankara’ya dönüyor. Yani buraya göç edenleri, burayı yeterince tanımayanları kaçırdığı için bu isim verilmiş. Tabii asıl bu fırtınalardan sonra sarıyaz başlıyor. Ki tadından yenmez. Kasım ortasına kadar sürer. E ondan sonra zaten yaza na kalıyor ki?




2 yorum:

  1. yine güzel bir anlatım ve harika fotoğraflarla dolu bir paylaşıma ortak oldum:)
    teşekkürler...

    YanıtlaSil
  2. Arkadaşım yeni geldim bloguna.İstanbulda yaşayan ama 30 kusur senedir oraları gezen bencik koyunda yaşayan oralara aşık biriyim bu yaz resimlediğiniz bütün yerleri adım adım gezdim karşılaşmışta olabiliriz .Her gezdiğimde tekrar tekrar aşık oluyorum oralara.Mavi pidede tahinli yemişsinizdir inşallah.
    ÇILGIN MEVDOŞ

    YanıtlaSil