4 Aralık 2011 Pazar

Kışın Yalıkavak'ta geçirilen bir pazar günü

Bugün Aralık ayının dördü ve bir pazar günü. Evde temizlik yapılacak diye, gece üçe doğru yatmama rağmen erkenden kalkıp, evden kaçıp Yalıkavak'taki yazlık eve sığındım. Bugünkü hava tam anlamıyla bahar havasıydı. Ama sonbahar değil de ilkbahar. Hani yaza doğru ortaya çıkan ılık bir koku vardır. Biraz çiçek biraz iyot karışımı. İşte onun gibi bir koku bu sabah bütün Bodrum'u sarmıştı.


Yalıkavak'a farklı bir sevgi duyuyorum. Bodrum'a otuz yıldır gelir giderim. Bunun son yirmi yılı annemin Akyarlar'daki evi nedeniyle daha çok o bölgeye yazları ayda bir yapılan uzun haftasonu gezileriydi. Sonra Yalıkavak'ta bir ev kiralamış ve yazları ve kışın da ara sıra gelerek Bodrum'a yerleşmenin ilk adımını atmıştım. Bu blogda buraya yerleşme konularını geçtiğimiz aylarda uzun uzun yazdığım için kısa kesiyorum. Sonuçta Bodrum'a tam olarak yerleştim ama Yalıkavak'tan da kopamadım. O nedenle yazları Bodrum'daki evden Yalıkavak'taki eve geçiyorum.





Denizin hiç hareket etmediği böyle bir havaya denk gelmek pek mümkün değildir
Küdür bölgesinin görünüşü

Belediyenin işlettiği kafe hemen denizin dibinde
Bu sabah da olağanüstü havayı fırsat bilip kahvaltı yapmaya Yalıkavak sahilindeki belediyenin işlettiği kafeye gittim. Orada bazen tostlu, çaylı kahvaltı yaparım. Çayı hep iyidir. Fiyatlar İstanbul fiyatı yanında çok ucuz kalıyor. Hele benim gibi yıllarca Bebek'te otururken Bebek Kahve'de iki tost iki çaya servet ödeyen biri olarak ilk kez Yalıkavak'taki  fiyatı duyduğumda gözümün önüne Bebek Kahve'nini sahibi gelmişti. Neyse; iki çay bir tosta 5,50 TL ödeyip yürüyüşe çıktım. Yazın yaptığım parkuru tekrarladım. Ortada normal olmayan bir şey hissettim. Yalıkavak'ta pazar günleri çarşı canlı olur. İngilizlerin gittiği ve cuma akşamları karaoke yaptıkları bar, su ürünleri kooperatifinin olduğu meydancıktaki birkaç restoran bu yıl tamamen kapamış. Küdür'e doğru devam ettim ve yaz/kış açık olan birçok restoranın kapalı olduğunu gördüm.

Bu kış kapatan restoranlardan biri
Her gün onlarca İngiliz'e hizmet veren bir başkası. Bu da kapalı
Sahilde yanyana üç restoran vardır, biri balıkçı, biri kebapçı biri de İtalyan (muhtemelen rastlayacağınız en kötü italyan restoranıdır). onlar da kapamışlar. Balıkçı barınağının girişindeki çorbacı/pideci de kapalı. Yalıkavak'ta böyle bir duruma ilk kez şahit oluyorum. Çok yazık. Ana sebepin İngilizleri de etkileyen Avrupa'daki ekonomik kriz galiba. Yalıkavak'ta kayda değer bir İngiliz kolonisi vardır. Yalıkavak'ta evleri olan İngilizlerin misafirleri de hiç eksik değildir. Ve bu İngilizler hiç evde oturmazlar, barları restoranları doldururlar. Sabah birayla başlarlar akşam şaraba dönerler. İyi içerler, iyi eğlenirler. Henüz kasım ayının başında Yalıkavak'a uğradığımda ortalardaydılar. Aradan birbuçuk ay kadar geçti ve kökleri kurumuş gibi. Bu durum eğlence, yeme-içme yerlerini fena vurmuş. Yalıkavak'ın yerli halkı sadece çay ve ayçekirdeğine para harcadığından restoranların hali duman. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz Kavaklı köfteci pek bilinen bir yerdir, tam öğlen saatinde oradan geçiyordum, sadece bir masada müşteri vardı. Hemen yanındaki kahveler dolu o ayrı.



Balıkçı barınağı
Çarşıdan kareler

Yalıkavak'ta ilk oturduğum ev hemen denizin dibindeydi. Bu konumda hemen evimin sol tarafta güzel bir ev daha vardı, orada da komşum bizim doktor Ferhat ve karısı Ceyda halen oturuyor. Ceyda bana takılırdı; bizim ev denize 1 metre senin ev 4 metre, biz daha "denize sıfırız" derdi. Bu evde üç yaz geçirdim. Evin önü mezbelelikti, oraya küçük bir bahçe yaptırdım. Benden sonra evin sahibi bahçeye hiç bakmadı. Bugün o evin yanından geçerken fotoğrafını çektim. Şimde altalta aşağıya alıyorum. Ben ayrılırken evin sahibine bir bahçe bıraktım. Bütün yapılacak iş sulamak ve zamanı gelince ilacını koymak. Budur. Ama insanın kendine, yaşadığı hayata ve çevreye saygısı olmayınca işte böyle oluyor. O zihniyettekiler için çim filan önemli değil. Çünkü içinde öyle bir hayat zevki, yaşama tadı yok. Çirkinlik onu rahatsız etmiyor. Çünkü kendisi de hem o çirkinliğin bir parçası hem o çirkinliğin, pisliğin oluşmasına çalışıyor. Malesef bizim çimler bitmiş mahvolmuş durumda. Yıllar önce çok önemli bir tasarımcı olan Massimo Vignelli ile bir projede beraber çalışmıştık. Bir akşam İstanbul'u tepeden de görebilsin diye Etap Oteli'nin terasına çıkmıştık. Tepebaşı'ndan Haliç'e doğru bakmış "neden siz İstanbul'luların evlerinde hiç çiçek yok?" diye sormuştu. Gerçekten de Tepebaşı'ndan Haliç'e bakarsanız gri binalar ve koca koca çanak antenler görürsünüz. Bir "metropol insanı" İstanbul'lu hemşehrimizin aklına da balkonuna saksıda sardunya koymak gelmemiş. Bu görgüsüzlük ile onca darbeye rağmen İstanbul hala nasıl kendini bir ölçüde koruyor hayret.
Yalıkavak'taki eski evimin önüne yaptığım bahçe
Her gün düzenli bakımını yapıyordum
Bahçenin bugünkü hali
Bu da bir evin girişi. Herşey için para gerekmiyor, işte basit ama hoş bir köy evinin girişi
Herneyse, bugün Yalıkavak'ta gezinirken gözüme çarpan bazı kareleri buraya alıyorum. Bu arada, bu yazıya kadar olan eski yazıların hemen tamamındaki fotoğrafları ve videoları bir Nokia cep telefonu ile çekiyordum. ama artık telefon beni bıraktı. Hem zaten iyi fotoğraf çeken kötü bir telefondu. Şimdi artık bu yazı dahil bundan sonrakileri geçenlerde İstanbul'dan aldığım Lumix marka cebe giren ebatta bir digital kamerayla çekeceğim. Daha profesyonel makinalardan sıkıldı. İki defa çalındı. Şimdi bun küçük kameralar bana yetiyor. Çünkü Bodrum'da gezinirken yanımda taşımak istiyorum ve boynumda bir kamerayla turist Ömer gibi gezmek istemiyorum.






Bugün Yalıkavak'taki berberim Turgut amıcaya da uğradım. Hem traş oldum hem sorular sorarak onu o sevimli şivesiyle konuşturdum. Turgut bey her zaman şikayetçidir. Ya belediyeden, ye hükümetten, ya pahallılıktan. Tipik bir Türk vatandaşı tipidir. Vergi vermek istemez, ama hizmet bekler. Herşey dahil otel sistemine şiddetle karşıdır çünkü ona göre otellerin içindeki berberler ekmeğine mani oluyordur. Tabii soramıyorum; Turgut bey şu Yalıkavak'ın merkezinde, senin etrafında tam sekiz adet berber var. Hepsi klimalı, tertemiz dükkanlar. Turgut amıcanın dükkanı - hani nasıl diyeyim- pek temiz sayılmaz. Kış günü saçını, elektrikle eski bir ısıtıcıda ısttığı suyu maşrapaya döker ve onunla yıkar. Ya yanarsın ya donarsın. Peki niye gidiyorum o halde? Çünkü çok sevimli biri. Saf bir esnaf. İyi bir adam. Kırk yıldır aynı dükkanda emek vererek çalışıyor. Ben de o varken yirmi metre ötedeki klimalı, musluğundan sıcak/soğuk su akan bildiğiniz berberlere -pardon kuaförlere- gidemiyorum. Bugün konuşturdum dedim ya. Aklımda kaldığı kadarıyla, onun şivesiyle söylediklerini yazayım;
"Bura köylüsü tembeldir, babadan kalan tarlaları satap satap yiyolar gari. Hepiciği kışın kumara yatar. Yaaa sen ne diyon (...) hiç bişi eskisi gibi değil. Misal bu elimdeki makina. Eskiden va mıyıdı? yokmuştu. Şimcik isteyen çarşıdan bu makinayı alıpduru. Sonra çocuğunun saçını evde kestiriveriyo. yaaa sen ne diyon he heyyy (...) bak bu iskambil oynayanın babası var ya (kahvede birini gösteriyor) işte o Geriş'te bir tepe sattı o zaman birbuçuk trilyon aldı. Karısı öldü, kendi de kocamışın biri. Şimdi evlendirin beni diyipduru. Napçan sen kadını? (...) Ben aslında Göllüyüm (Gölköy'e yerlisi böyle diyor). Buradan evlendik olduk Yalıkavak'lı. Eskiden buralı fakirdi. Köydeki defne ağacının yapraklarını toplardık. Hem de çoluk çocuk. Sonra eşeğe kor Bodrum pazarında satardık. O zaman eşek sırtında giderdik, Yalıkavak'tan Bodrum'a yol mu vadı? Ha bu Dağbelen'i tırmanır, tepeyi aşar sonra Konacık'a varırdık. Oradan da Bodrum pazarına. O zamanki pazar yeri şimdi belediye meydanındaki Halkbangası var ya. Ha işte orasıydı. Ülen o yaprağın hepiciğini satsan ne olcak di mi? Hee ya, ama o zaman o paraya ihtiyaç vardı. Kabincir toplar satardık. Bildin mi kabinciri? Ağaçta olan. Sizin kurutulmuş incir dediğiniz adı incirdir, ağaçtakinin adı kabincirdir. Siz bilmezsinin yaa. Bodrum'lu da fakirdi bakma. Bi mandalin kinilin satar bi de süngercilik yapardılar o kadar. Turisti ilk görünce öcü görmüşe dönmüştü bunlar. Yaaa sen diyon...







Bir günü Yalıkavak'ta yürüyüş yaparak, bir iki sohbet yaparak bitirdim. Akşam karanlık çökmeden Bodrum'a dönerken yine o tepede durup Yalıkavak'ı görüntüledim. Bilir misiniz, Bodrum'un en güzel gün batımı bu tepeden izlenir. Yavaş yavaş Leros adasının ardından güneş gider. Mevsimlerden yaz ise Sait'e balık yemeye rakı içmeye gideriz. Kış ise Bodrum'a döner orada balık-rakı yaparız. Burası Bodrum. Burada güzel yenir ve içilir...




Her zaman rüzgarı olan Yalıkavak'ta kışın böyle sakin günler oluyor.



4 yorum:

  1. malesef ki kış geldi mi her yer kapalı burda kış turizmini sağlayamadık daha
    ayrıca eviniz çok güzelmiş
    bahçe olmadımı evin güzelliği olmuyor.

    YanıtlaSil
  2. Datça'dan sevgiler.. yaz aylarındaki kaosumuz sebebiyle oldukça geç bir iade-i ziyaret oluyor bu ama aynı hayatı seçtiğimizden olsa gerek, blogunuza da bayıldım, fotoğraflara da, yazılarınıza da...

    YanıtlaSil
  3. Palmarina’ya Robert De Niro'da gelmişş tam olmuşş, tadından yenmez iyice vahşileşir artık Yalıkavakk ...

    http://sozcu.com.tr/2014/magazin/robert-de-niro-bodrumda-restoran-acti-573774/

    YanıtlaSil
  4. Bodrum aşktır candır hayattır o kadar şanslısınızki, ben İstanbul'da yaşıyorum ve muhtemelen 1 sene içerisinde Bodrum'a yerleşeceğim burası artık tahammül edilir gibi değil özellikle de bütün yazı Bodrum'da geçirdikten sonra....

    YanıtlaSil