31 Ocak 2011 Pazartesi

Orfoz


Uyarı: Orfoz bugün artık yok. Bu yazı yazıldıktan iki yıl sonra Bozburun Orfoz kapandı. Artık sadece Bodrum'da var.

Bozburun’u biliyorsanız muhtemelen Orfoz’u da biliyorsunuz. Ege/Akdeniz kıyılarının bence en özel, lezzetli ve kişilikli mekanı. Hatta belki tüm Akdeniz bölgesinin özel yerlerinden biri. Hem bu kadar lezzetli yemekleri yiyip, hem kendinizi dünyanın bir ucunda hissettiren fazla seçenek olduğunu sanmıyorum.

Selçuk ve Güneş Bozçağa çiftiyle tanıştığımda galiba 2002 yılıydı. Bozburun’a daha önce bir kez 1999 ya da 2000 yılında harika bir Şubat ayında, peş peşe üç arabayla çıktığımız bir tur sırasında uğramıştık. Ama sezon dışı olduğundan heryer kapalıydı. 2002 yazında Bozburun’a gittiğimde ise henüz evliydim ve eşimin ailesi yazları orada geçiriyorlardı. Onların sayesinde Orfoz’u öğrendim. Karadan ulaşımı yok. Gitmek istediğinizde eğer tekneniz yoksa önceden arayıp saati söylüyorsunuz gelip limandan sizi alıyorlar. Sezonda rezervasyonsuz gitmek geri dönmek demek. Yüksek sezonda ise en az birkaç gün önceden yer ayırtılması gerek çünkü ilgi büyük.


Bozçağa çifti Gelibolu taraflarındaki otellerini devredip Marmaris Bozburun’a gelmişler. Orfoz’u sıfırdan yaratmışlar. Yemekleri Selçuk Bey hazırlıyor. Güneş Hanım hem servise yardımcı oluyor hem işlerin düzgün yürümesinden o sorumlu galiba. İki de personel var hepsi o kadar. Ben ilk kez gittiğimde gündüzdü ve hem denize girip hem birşeyler yemek üzere gitmiştik. Denize girip, güneşlenip dönene kadar Selçuk Bey şimdi ekmekleri pişirdiği tuğla fırını yaptı. Öyle derme çatma değil, resmen kemerli falan bir tasarım. Aklım durdu. Müthiş becerikli biri. O gün öğlen yemeğinde fırında midye, patlıcanlı bomba ve deniz ürünleri pilavı ile o meşhur salatalarından yemiş bira içmiştik. Dün ne yediğini unutan benim bunları hatırlamamın tek nedeni olağanüstü tadları. Sadece salataya koydukları domates için bile Bodrum-Bozburun arasındaki 200 küsur kilometreyi katederim. Bir tarla yalnız Orfoz için domates yetiştiriyor. Bu bilgi bile işin hassasiyeti ve özeni hakkında fikir verebilir.










Sonrasında –bu yaz dahil- yılda bir iki kez Orfoz’a gittim. Gideceğim akşamların gündüzünde kendimi tutup, fazla yemeyip akşama hazırlanıyorum. Tabii ki geceleri çok daha anlamlı, etkileyici bir ortam var. Hele ki dolunaya denk gelirseniz manzara hakikaten tüyler ürpertici. Karşınızdakiyle fısıltı halinde konuşmanız gerekiyor çünkü çok sessiz. O nedenle de Ege bölgesinde olmasına rağmen Orfoz denilince aklıma Yunan müziği değil de sakin piyano, caz geliyor.

Selçuk ve Bozçağa çiftinin iki oğlu da aynı isimle Bodrum’da bir yer açtılar. Menü hemen hemen aynı. O domates yok belki ama başka tadlar var. Ben her gidişimde kidonya, parmesanlı istiridye ve balık çorbasını mutlaka tadıyorum. 


Bu aralar Bozçağa Ailesi genişliyor. Ailenin oğullarından önce biri bu yıl da diğeri evlendi ve ilk torun da geldi. Ailenin tümü artık Bodrum’da yaşıyorlar. Bozburun yanılmıyorsam ekim ayında kapamıştı. Şu sıralar Bodrum da kapalı. Açılmasını merakla bekliyorum. Açıldığında gidip biraz fotoğraf çekip Bodrum Orfoz’u bir daha yazacağım. Bilginiz olsun, eğer yıllar içinde benim gibi kolestrol edinmişseniz, Orfoz’a gitmeden önce bilgi verirseniz Selçuk Bey bir gün önceden Orfoz’un sahilinde denize kolestrol hapları atıyor. Böylece yakaladığı ahtapotlarda kolestrol sıfır oluyormuş. Ben inandım, siz de inanın.

30 Ocak 2011 Pazar

Bodrum şantiyesi

Bodrum’da Mart ayı sonuna kadar bitirileceği söylenen altyapı çalışmaları çok hızlandı. Şu sıralar belediyenin önündeki meydan ile Tepecik Camii arasındaki asfalt sökülmüş durumda. Meydandaki restoranların önündeki kaldırım ve masa koydukları alanlar yıkıldı. Gelenler bilir, belediye tarafındaki kaldırımda yürürken kendinizi bir anda restoranlarda yemek yiyenlerin arasında bulurdunuz. Bu durum ortadan kaldırılıyor, restoranların hemen önünde masalar olacak, sonra kaldırım başlayacak. Geçen ay sonunda da halkevinin bulunduğu meydan ile azmakbaşı arası, yani barlar sokağı kazıldı. Bu arada kaçak olan yapılar veya yapıların kaçak bölümleri yıkılıyor. Geçtiğimiz yıl yangın geçiren Baraz Oteli de yıkılanlar arasında. Şimdi barlar sokağında yürürken artık otel olmadığından bir anda deniz karşınıza çıkıyor. Sürpriz bir durum. Alanın park ve cafe olarak düzenleneceği söyleniyor. Azmakbaşı’nda da çirkinlik yaratan kaçak dükkanlar, tostçu, dönerci, dondurmacı ve bazı tezgahlar kaldırıldı. Şiddetli yağmurlarda taşıp çevreyi sular altında bırakan dere yatağı yeniden düzenleniyor. Binlerce yıldır dağlardan gelen suların denize ulaşmak için katettiği yerlere yapılan binalar nedeniyle Türkiye’nin her yerinde ortaya çıkan problem Bodrum’da da var. Bu düzenlemeyle bir ölçüde önlenecektir herhalde. Daha iki gün önce Ortakent ve Bitez’de olanlar ortada. TV’lerde ABD’de, Avusturalya’da gördüğümüz görüntüler Bodrum’un burnun dibinde yaşandı. İki saatlik çok şiddetli yağmur iki beldeyi çamurla kaplamaya yetti. 



Barlar Sokağı bundan 15 yıl öncesine kadar Türkiye’nin en gözde eğlence yeriydi. O yıllarda yeni yapılan marina bölgesiyse pek rağbet görmeyen bir bölgeydi. Marina yapılmadan öncesindeyse orada tersaneler vardı, guletler yapılıyordu. Şimdi hala varolan Gemibaşı balıkçısının adı o nedenle konulmuş. Oradan sonrasında gemiler yapılıyordu. Zaman geçti, Bodrum’a gelen kitle değişti, barlar sokağı bitti. Şimdi o sokağa bizler imitasyon sokağı diyoruz. Çantadan giyime, ayakkabıdan saate ne kadar taklit ürün varsa orada. İşin komiği 4 tanesi 20 euro olan Lacoste taklitlerinin orijinali 250 m. sonra 150-200 TL arasına satılıyor. Benzeri birçok marka için aynı şey geçerli. Eski barlar sokağında taklitleri, marina çarşısında orijinalleri satılıyor. Aradaki fiyat farkları inanılmaz. Taklit malları yazın kapışan genellikle eski doğu bloğundaki ülkelerden gelen turistlerin hali görülecek şey.









Belediye başkanı barlar sokağına yeniden eski havasını kazandırdmak istediğini söylüyor. Bunun birinci koşulu taklitçilerin oradan çıkmaları. Bu nasıl olur? Herhalde herşeyden önce yasal olmayan bu ürünlerin orada nasıl satıldığını araştırıp sonra da önlemini almakla. Bu arada kendileri de Bodrum’da mağaza açan ünlü uluslararası markaların neden yasal yola başvurmadıklarını anlamak mümkün değil. Ancak o mağazalar oradan çıktıktan sonra marina tarafındaki bazı kafeler, restoranlar orada da birer birer dükkan açabilir.

Bir zamanların tersanesi olan marina bölgesiyse her haliyle Nice, Cannes havasında ve aslında daha da güzeli...

video

29 Ocak 2011 Cumartesi

Kış güneşi


2007 yılının şubat ayında, İstanbul’da havanın günlerce gri olduğu, güneşin hiç görünmediği günlerden birinde, o zaman Levent’te olan ofisimde bir görüşme yapıyordum. Profilo Holding’te görevi CEO olan Gökşen Körezlioğlu ile holdingin Yalıkavak’ta inşa edeceği Turkuaz Koy Evleri projesi hakkında konuşuyorduk. Gökşen Bey iyi denizcidir, o gün geldiğinde güneşten hafif yanmış bir hali vardı. Birkaç gün önce Yalıkavak’ta teknesinde olduğunu, sabah teknede kahvaltı yaparken ensesine vuran kış güneşinin nasıl ısıttığını anlattı. İşte o gün bana birşeyler oldu. Göksen Bey’i uğurladıktan sonra gri havaya bakıp “niye ben buradayım?” diye düşünmeye başladım. Hep aklımın bir yerinde varolan Bodrum projesini tetikleyen bu konuşma oldu.

O yılın mart ayında logotaypını ve broşürünü yapacağım evleri yerinde görmek için Yalıkavak’a gittim. Kışın açık olan Four Reasons isimli bir otelde konakladım. Akşam uçaktan inip otele vardığımda yağmur bastırdı. Kırk yılda bir kışın Bodrum’a geldim onda da yağmura yakalandım diye hayıflanmıştım. Ertesi sabah pırıl pırıl bir havaya uyandığımda ilk iş o anın fotoğrafını çekmek oldu. Aşağıdaki o fotoğraftır.


Kaldığım iki gün boyunca Yalıkavak’a bağlandım. Önceki yıllarda yaz aylarında Akyarlar’da kalırken bir iki kez Yalıkavak’a gelmiş, balık yiyip dönmüştüm. Devamlı esen bir rüzgar ve dalgalı denizi aklımda kalmış, pek de ısınamamıştım.

2007 yılının ekim ayında Yalıkavak’ta bir ev kiraladım. Amacım ağırlıklı olarak yazları kalmak, kışın da ara ara kış güneşinden yararlanmak için gelip gitmekti. Fakat buraların tadının asıl kışın çıktığını yaşayarak görünce, kış döneminde de her ay 8-9 günümü Yalıkavak’ta geçirmeye başladım. Sonrasında 2009 yılına geldiğimizde istanbul’u tamamen bırakıp Bodrum’a yerleştim. Yalıkavak’taki evden bu yazsonu ayrıldım ama Yalıkavak’tan kopamadığım için bir başka ev kiraladım. Ayrıldığım evde çok güzel 3 yılım geçti. Geceleri denizin kumsala vuran sesini duyarak uykuya dalmanın, sabah yüzümü yıkama yerine denize girmenin tadını doya doya yaşadım.

Yalıkavak ile ilgili yazacak şey çok, şimdilik sadece yaşadığım evle ilgili bazı kareleri paylaşmak istedim.





Bu arada Yalıkavak’ta Gökşen Bey’e her rastladığımda o kış güneşi konuşmamızı hatırlatıyor, Bodrum’a yerleşme kararımı hızlandırdığı için teşekkür ediyorum. Aşağıdaki fotoğrafı da, o konuşmadan tam bir yıl sonra 2008 yılının şubat ayı sonunda evin önündeki iskelede kış güneşi ısıtırken çektim.

video

28 Ocak 2011 Cuma

Bodrum pazarı


Salı günleri Bodrum’un bez pazarı, cumaları ise yiyecek pazarı günü. Bodrum’a bağlı köy veya beldelerde de ayrı günlerde pazarlar kuruluyor. Yalıkavak pazarı perşembeleri, Turgutreis pazarı cumartesileri. Ortakent çarşamba, Türkbükü de pazartesi günleri pazarların kurulduğu beldeler. Yazları Yalıkavak’ta kışları da Bodrum’un içinde yaşadığım için bu iki yerde kurulan pazarlar konusunda uzmanlaştım. Hangi tezgahta ne var artık öğrendim. Bu coğrafyada yaşamanın nimetlerinden biri de bu pazarlar. Her çeşit sebze, ot ve meyvenin en tazesini en ucuza bulabileceğiniz harika yerler. Bugün de Bodrum pazarındaydım. Yağmurlarla birlikte mantar dönemi de başladı. Burada tirmit, kabara, kayın mantarları en sık bulunan çeşitler. Bugün kayın mantarı buldum ve evde onu ebegümeci ile birlikte zeytinyağında kavurdum. Gayet iyi oldu. Yalıkavak’taki balıkçı Sait’in ustası kabara veya kayın mantarını sarmısaklı zeytinyağı ile soslayıp sonra ızgara yapıyor. Derler ya “anlatılmaz, yaşanır” işte öyle.


video

Bodrum pazarında ot satan bir teyzem var, müthiş konuşkan ve çok sevimli. Bilmediğim otların hem tipini hem yapılışını ondan öğreniyorum. Geçen sefer şevketi bostan ve baldıran otu vermişti. Hindi kuşbaşı ile şevketi bostan gayet iyi oldu. Tabii aslında o bana kuzu eti demişti de ben duymazlığa geldim. Bu ot konusuna epey takılmış durumdayım. Burada yaşayan insanların sağlıklı olmalarında otların bir katkısı olduğu muhakkak. Bizim kuşak İstanbul’da Ege otlarını ilk kez Ece ile tanıdı. Ece’nin Arnavutköy’deki sonra da Kuruçeşme’deki mekanında “aman da Bodrum’dan elleriyle getirmiş, ne hoş ne natürel” nidalarıyla, bir dolu paralar vererek yemiştik. Şimdi burada otun çuvalının 40-50 TL olduğunu görünce, sigara paketi kadar tabakların içinde yüzen 5 tel ota verdiğimiz paralara yanıyorum. Sonraki yıllarda önce Cihangir’e çıkan yokuşta sonra da Cihangir’in tam göbeğindeki otelin üst katında bulunan Doğa Balık’ta Ege otları yer olduk. Yanyana dizdiği vitrinde tadları ve renkleri aynı olan otları yerdim ama çok anlamlı gelmiyordu. Hangisi hardal otu hangisi turp otu belli değildi. İşin öyle olmadığını buraya yerleşince ve işin ustalarından yiyince anladım. Misal; Datça’daki balıkçı Fevzi mevisimine göre 7 ila 10 çeşit ot yapıyor ve her biri diğerinden farklı görünümde ve lezzette. Yani Doğa’da verdiğim paraları da ekleyince İstanbul’da ota iyi para yatırdığımızı düşünüyorum.



Bodrum pazarının kuruyemiş ve aktar bölümleri de çok zengin. Bugün tam 4 çeşit ceviz içi, 4 çeşit badem vardı mesela. Datça, Yatağan, Milas ve Marmaris bademi. Ne fark var denmemeli, tadınca hepsi farklı gerçekten. Bir de bunların kavrulmuşu, tuzlusu, tuzsusu derken 10 çeşide yakın badem oluyor. 



Zeytin de öyle. En azından 10 çeşit zeytin bulunuyor. Hele peynir konusuna girmeyelim. Keçi peyniri, tulum ve köy peyniri denilen tuzsuz, yumuşak peynirler müthiş. Köy peyniri kırmızı şarapla çok iyi gidiyor. Diğerleri kahvaltıya da, rakı mezesi olarak da uyuyor.

Ve tabii mandalina... bugün Ortakent mandalinasının kilosu 50 kuruş, iki kilosu 75 kuruştu.

27 Ocak 2011 Perşembe

Çarli’nin yeri ve Mahmut Kaptan


Dün akşam tahminim doğru çıktı, çok güzel bir gün batımı oldu. Her akşamüzeri yaptığım gibi yürüyüş sonrası Zazu’ya uğradım. Bizim ekibin çarşı içindeki Mahmut Kaptan’ın yanında, yeni açılan Çarli’nin yerinde olduğunu öğrenince ben de gittim. 




Çarli meyhanenin sahibinin takma adı. Asıl adını bilmiyorum, Bodrum’lu bir balıkçı. Küçücük bir mekan, 15 kişiden fazla almaz. Burası da Mahmut Kaptan gibi küçük küçük tabaklarda meze yenilen bir meyhane. İlginç bir böreği var; içi kıyma ve patatesli bizim Boşnak böreğini andırıyor. Gelenler de ya Bodrum’un yerlisi ya da benim gibi sonradan gelenler. Zaten bu kış ayında, hafta ortasında kim olabilir ki? Üstelik Mahmut Kaptan da bu yeni yer de hiç turistik değil. İyi ki de değil.

Mahmut Kaptan çok kişilikli bir mekan. Adı üzerinde, sahibi Mahmut kaptan olduğu için yazın kapalı. Onun için de tam Bodrum’da yaşayanların müdavim olduğu bir meyhane. İçerisi yaşanmışlığın izlerini taşıyor. Resimler, notlar, çeşitli objeler duvarları kaplamış durumda. Mahmut Kaptan tezgahın başında, sakiliği yapıyor. Ocakta bir aşçı ve bir servis elemanı. Kadro üç kişi. Ortam tam bir meyhane ortamı. Kaptan kampanasını çalınca herkes içtiğini bitirmek durumunda. Tuvaletin kapısında sintine yazıyor. Böyle hoşlukları olan Mahmut Kaptan’ın arnavut ciğeri, peyniri, marine ettiği balık çeşitleri, börekleri çok lezzetli. Dediğim gibi ben balık yemek istiyorum diyenler için değil, küçük küçük mezelerle rakı içmek isteyenler için ideal. Mahmut Kaptan’da yer ayırtmazsanız Cuma ve Cumartesi akşamları ayakta bile duracak yer bulunmuyor. Geçen hafta son anda hadi gidelim dedik, meyhanenin dışında, duvarında boydan boya yer alan tezgahına dayanarak yedik, içtik. Onun da ayrı bir tadı oluyor, gelen geçenler sohbete katılıyor, bir kadeh içip gidecekleri yere devam ediyor. Bu iki mekanla ilgili dün akşama dair bir kaydı buraya alıyorum.

video

26 Ocak 2011 Çarşamba

Sabah ve akşamüzeri farkı

Burayı sevmem için neden çok. Benim gibi düşünen, hayata öyle bakan birilerinin aklını çelebilirim düşüncesiyle bunları zaman zaman yazmak istiyorum diye en başta söylemiştim; İstanbul'da yaptığı işten, yaşadığı ortamdan memnun olmayan, hayatını sorgulayanlar varsa bu notlar belki onlara yol gösterebilir. Birileri yapmış ben de yapabilirim duygusu...

İşte onlardan birini yazıyorum. İstanbul'da sabah uyandığımda gökgürültüsü, fırtına, yağmur olduğunda bu benim için şu demekti; en azından bir hafta güneşi unutmalısın. 20 gün güneşin olmadığı gri bulutlu ağır kurşuni havaları çok hatırlıyorum. 

Aşağıdaki kısa video bu sabahı, bu öğlen saatlerini ve 2 saat öncesini gösteriyor. Burada güneşin ya da maviliğin görünmediği en uzun sürenin 36 saati aştığını görmedim. Benim için müthiş birşey. Depresif yapan en önemli unsurlardan biri yok işte.

Şimdi saat 17:22 ve olağanüstü bir ışık var. Harika bir gün batımı olacak. Gidip bir iki kare çekeyim, yarın paylaşırım. Çıkmışken de Zazu ve sonrasında ya Mahmut Kaptan ya Gemibaşı yapılır artık. Bunları da sırayla birgün anlatacağım.

Sağlığınıza...

video

Tepecik Camii

Bodrum’a gelenler bilirler, Tepecik Camii kasabanın merkezinde, kale tarafından marina yönüne giderken solda, deniz kıyısındadır. Antik dönemde agoranın olduğu yerdeki bu camiyi Tersaneci Mustafa Paşa’nın kahyası Hasan Ağa 1735 yılında yaptırmış. 80’li yılların başına kadar şimdi marinanın olduğu yerde tersaneler hala iş görüyorlardı. Yapıldığı yıllarda tam anlamıyla bir yalı camiiymiş, bu tür camiilerin Osmanlı mimarisinde fazla örneği yok deniyor. 1915 yılında Fransızların Dublex kruvazörünün açtığı top ateşiyle kubbesi yıkılmış. 1960’lı yılların başında çevresindeki yapılar yıkılmış ve cami yeniden ortaya çıkmış. Bugün sol tarafında bahçe duvarına bitişik, belediyenin bir kafeteryası var. Diğer üç yanı boş durumda. Bodrum’un eski halini gösteren birkaç fotoğrafta göreceğiniz gibi cami aslında o dönemde silüetin önemli bir parçasıymış. Alttaki iki resimde uzaktan görünen camii Tepecik Camii.





Sonra denizle arası guletlerin yanaşabileceği şekilde doldurulup bir de yaya yolu eklenmiş. Camiye girmişliğim yok ama önünden her geçişimde Bodrum’da namaz da deniz manzarasına karşı kılınıyor diye düşündüğüm olmuştu.

Mayıs ayında birgün caminin yanından geçerken iskele kurulduğunu gördüm. Camii gerçekten de çok yıpranmış, yer yer sıvaları dökülmüştü. Denizin kıyısında çürüyordu. 


Biz İstanbul’da surların ya da başka bilgisizce yapılan restorasyonları çok gördüğümüzden midir nedir restorasyon denilince korkarım. Üstelik Bodrum’da yapılacak restorasyon acaba ne kadar doğru yapılır diye de endişe ettim. Günlük yürüyüş yolumun üzerinde olduğundan caminin restorasyonunu gün be gün yakından izledim. Son bir ay içinde şekillenen, şu günlerde de bitirilmek üzere olan restorasyonun gerçekten başarılı olduğunu söyleyebilirim. Mimar değilim, yapının ilk haliyle uyumu konusunda bilgi sahibi de değilim. Ama çürüyen bina eski fotoğraflarına bakarak görebildiğim kadarıyla aslına uygun restore edildi. Camiinin en önemli özelliği yalınlığıydı. Bu korundu.





Araştırınca öğrendim; geçen yıl anayolun -yani Cevat Şakir caddesinin- caminin önündeki bölümü ve karşı bağlantı yolu caminin zeminini güçlendirmek için kazılmış. Uzun süren bir çalışma yapılmış, yolun altına geniş borular yola de büyük ızgaralar döşenmişti. Meğer yağmur suları denize ulaşırken caminin zemininde birikiyor, camiyi çürütüyor, tehdit ediyormuş.

video

Sonuçta iyi bir iş yapılmış, Bodrum’un simgelerinden biri kurtarılmış oldu. Kimler yaptıysa teşekkürü hakettiler. Bir ara da artık olmayan Aya Nikola ortodoks kilisesi hakkında yazacağım. Onun hikayesi bizler için utanç duyulması gereken bir durum.

Not: Bu yazıdan sonra camiinin restorasyonu bitirildi. Solunda, bahçe duvarına bitişik elektrik trafosu kaldırıldı. Belediye çay bahçesi de sökülüp elli metre öteye taşındı ve boşalan alana küçük bir meydancık yapıldı. Belediye bir yerlerden kocaman zeytin ağaçları söküp getirdi. Hem Bodrum'a bir meydancık kazandırıldı, hem camii öne çıktı, görünür oldu. Emeği geçenlere teşekkürler.

Camiinin 2012 Aralık ayındaki durumu




25 Ocak 2011 Salı

Neriman


Bu yazı güncellendiği için bu sayfadan taşınmıştır. Yeni halini okumak için; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2012/09/yalkavak-dogumlu-neriman.html

24 Ocak 2011 Pazartesi

Giorgios Dalaras ve ruh halleri.


Yazmak için oturduğum sırada Dalaras’ın Η Ζωή Μου Μια Ιδέα adlı şarkısı çalmaya başladı, yazmayı düşündüğüm konuyu bırakıp başka şey yazmaya başladım (Şarkının latin alfabesi ile yazılışını bilmiyorum). Bu coğrafyanın bünyeye etkisi olsa gerek, insan duygularına gem vurmakta zorlanıyor. Burada herşey coşkulu. Deniz öyle, rüzgar öyle, yağmur öyle. Daha dün gece gök gürledi, fırtına çıktı, dolu yağdı. Günlerce sürer diye tahmin ediyor insan ama öğleden sonra hava açtı, güneş vardı akşam saatlerinde sonra yine yağdı. Yarın sabah pırıl pırıl bir havaya uyanabiliriz, belli olmaz.

Şarkıların doğduğu ve söylendiği yerlerle derin ilişkisi var ya. Bazı müzikler söylendiği coğrafya ile çok iç içe. Yani Dalaras’ın şarkıları Ege’de söylenince yarattığı etki bir başka. İstanbul’da dinlediğin zaman da seni alıp Ege’ye götürür, ağzında da hafif bir rakı tadı bırakır. İşte böyle olunca da yazacağım konu aklımdan çıktı, geçtiğimiz Ağustos ayında gittiğim Faralya’dan bir kare geldi. Faralya’yı ileride anlatacağım. Dalaras’ın şarkısı o kareyi çektiğim sıcak bir akşamüstünü hatırlattı. O kareyi buraya alıyorum.


İnsanın sabah kalktığı anda pencereden gördüğü çevre, evinden dışarı adım attığı ilk anda gördükleri, ofisinde mesela bilgisayardan başını kaldırdığında ne gördüğü, nasıl yaşadığının yansıması. Bu bakımdan şanslıydım. İstanbul’da Rumelihisarı’nda da Bebek’te de otururken sabah gördüğüm manzara şaheserdi. Arkadaşlarım bilir, İstanbul’daki son evim Asmalımescit’teydi ve benim İstanbul ile ilişkimi bitiren o ev oldu. Ofisimi de Levent’ten İstiklal’e Asmalımescit’e taşımış, kendimce şehrin tam içinde yaşamanın o dönem bana iyi geleceğini sanmıştım... ki öyle olmadığını kısa sürede anladım. Beyoğlu’nun o kalabalığı ve karışık insan kitlesinin benim Bodrum’a gidişimi hızlandırdığını düşünüyorum. Babamın ani kaybı da hiç bir şeyi ertelememe kararı vermemde çok etkili oldu. Bunları niye anlattım? Burada bambaşka bir ortamdayım, bu ortam iç huzurumu yeniden bulmamı, sağlıklı, sakin, gergin olmayan, yavaş ama ağır olmayan bir hayat sürmemi sağlıyor. Sabah uyandığımda pencereden baktığımda begonvilleri ve palmiyeyi, evden bahçeye çıktığımda önce kedim Neriman’ı sonra da çiçekleri görüyorum.   




Karşısında durduğum ekrandan kafamı biraz kaldırdığımda da masmavi bir göryüzü ve ağaçlar var. Ortamı daha iyi anlatabilmek için biraz görüntü desteğine ihtiyaç var. Buraya evimin ofis olarak kullandığım bölümüne ilişkin birkaç resim ekliyorum. Ofis dediğime bakmayın bir oda aslında. Odaya evin içinden üzerinde Müdür yazan bir kapıyla geçilebildiği gibi bahçeden ayrı bir kapıdan da girilebiliyor. Yarı bağımsız yani.






Mesela bugün çalışmaya ara verip bahçede tur attığımda ensemden ısıtan kış güneşi buranın benim için ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor. Bu kış güneşi meselesini daha sonra anlatırım. Çünkü benim buralara yerleşme kararımı hızlandıran önemli bir unsurdu.

Bahçe girişine limon ağacı ektirdim ki girer girmez gözüm onu görsün ve Bodrum'da olduğumu iyice farkedeyim.

Evin 100 yaşını devirdiği tahmin ediliyor.

Dalaras’ın iki şarkısına ulaşabileceğiniz linkleri yazıyorum. Bu müziği dinlerken içinde bulunduğunuz ortam benim bunları dinlerken içinde bulunduğumdan muhtemelen çok farklı olacak. Yunan müziğini sevmiyor da olabilirsiniz ama dinleyince aklınıza Ege, mavilik, zeytinyağı ve güneş geleceğine bahse girerim.

http://www.youtube.com/watch?v=gXdYBuHXglA&playnext=1&list=PL1C0BC0794FE63520

http://www.youtube.com/watch?v=aZm62fxbMVs&feature=related