28 Şubat 2011 Pazartesi

Bodrum'dan Bosna’ya 50. yaşgünüm


Bodrum’daki hayatımı ve buradaki hayatı yazdığım bu blogda Bosna ne arıyor derseniz, açıklaması şu; hem anne hem baba tarafımdaki dedelerim büyük Balkan göçü zamanında Bosna’dan gelip İstanbul’a yerleşmişler. Köklerim oradan geliyor. Ara sıra hayatımda önemli yer tutan bazı notları buraya almak istiyorum. Bu da onlardan biri.

Annemin teyzesi Maksume daha sonraları İstanbul’a üniversite okumak için gelen Hamid Hadzibegiç’e aşık olup tekrar Bosna’ya, Sarajevo’ya dönüyor. O zaman oraları Avusturya Macaristan İmparatorluğu idaresinde ve birinci dünya savaşının çıkması an meselesi. Malum, Sırp militan Avusturya veliahtı arşidük Ferdinand’ı Sarajevo’da vuruyor filan...

Bosna ile ilişkilerimiz Yugoslavya zamanında annemin teyzesinin ve kuzenlerinin İstanbul’a geliş gidişleri ile sürdü. Sonra tetka (teyze) Maksume vefat etti. Ardından anneannem. Ardından Hamid dayco (dayı). 

Anneannem Vasfiye Narin ve kızkardeşi Maksume Hadzibegic
Maksume Hadzibegic, Hamid Efendi (Hadzibegic) ve Vasfiye Narin
Ama ara ara bayram kartı falan derken irtibat zayıf da olsa sürdü. Ne zaman ki Yugoslavya’da iç savaş patladı, oradaki akrabalarımızdan Nedim ve Alen o sırada tesadüfen Yugoslavya dışında bir Avrupa şehrindeyken ülkelerine dönemeyip İstanbul’a annemin diğer teyzesi Nevzat teyzenin yanına İstanbul’a geldiler, ortaya çıkan felaket ilişkileri bir şekilde sıklaştırdı. Bizler de köklerimizin ne anlama geldiğini fark etme yaşına geldik. Belki yaşanan dram duyguları güçlendirdi, belki Nedim ile Alen’in artık üniversite eğitimlerine istanbul’da devam ediyor olmaları ve aynı kuşaktan olmamız ilişkileri yeniden geliştirdi. En son Nevzat teyze de vefat edince ilişkileri sürdürmek bizim kuşağa kaldı. Kuzenim Cengiz bu konuda çok çaba sarfetti. Ailenin Bosna koluyla ilişkileri sıcak tutma konusunda elinden geleni yaptı. Daha sonraları ben de Sarajevo’ya gidip oradaki akrabalarımla ilk kez karşılaşmak için 2005 yılında Sarajevo’daydım. O ayrı bir yazı konusu. Çok duygulu bir seyahatti. O zaman evliydim ve karım Derya, arkadaşlarım Haluk, Melis, kızları Ayşe, Selçuk ve Oğuz ile unutulmaz bir seyahat yaptık. Birgün o seyahati de yazacağım. Ama önce görüntüleri ve filmleri bulmam lazım. İstanbul’dan Bodrum’a taşınırken bazı şeyler yok oldu.

İnsan bir kere 50 yaşına gelir değil mi? Ben de 2009 yılının nisan ayında artık tamamen Bodrum’a yerleştikten sonra ekim ayında 50. yaşgünüm için Sarajevo’ya gittim. Annem ile birlikte eski hocam, sonra dostum –hatta nikah şahidim- Yurdaer Altıntaş ile beraber gittik ve bizden bir gün önce doğum günüm için oraya giden Emre Senan, Ayşegül İzer ve Ayşegül’ün kızı ile Sarajevo’da buluştuk. Ayşegül için bu gezinin farklı bir anlamı da oldu; Ayşegül Sarajevo güzel sanatlar üniversitesinden mezun. Savaştan önce okulu bitirip dönmüş. Bir daha da gitmemiş. Benim doğum günüm bahanesiyle O da eski günlerini yaşadı, kaybettiği arkadaşlarını andı.

Bu benim üçüncü gidişim olmuştu. 50. yaşımı orada, oradaki akrabalarımla birlikte kutlamak istemiştim. 50 yıl sonra, köklere duyulan bir tür saygı diyebilirim. Sarajevo’da hızlandırılmış bir Mostar gezisi dahil 4 gece kaldık. Aşağıya o geziden bazı resim ve videoları alıyorum. Bir restoranda yaptığımız kutlamayı, o haftasonu oradaki ailemin Pazariç’teki haftasonu evinde börek partisini yeniden izlemek beni oralara götürdü. İç savaş döneminde bile neşelerini, hayata bağlılıklarını sürdüren bu ayrıcalıklı insanlarla akraba olmaktan dolayı hakikaten gurur duyuyorum. Bazen Boşnak damarım tutuyor, bir konuda çok ısrarcı ve inatçı oluyorum, o zamanlar aklıma inatla, dirençle, azimle varlıklarını, kimliklerini ve şehirlerini savunan insanlar geliyor. 

Gitmekle çok iyi yapmışım. Şimdi daha iyi anlıyorum. Çok anlamlı bir anı olarak kaldı.

Sizi bu seyahatimden bazı karelerle bırakıyorum...


Mostar'da savaşın izini taşıyan bir bina
Sarajevo'da tipik bir ev
Annem ve Yurdaer Hoca ile Avusturya - Macaristan İmparatorluğu döneminden kalan bira fabrikasındayken
Bira fabrikasının birahanesi
50. yaş günümde Bosna kökenli olduğuma dair plakayla
Annemin kuzenleri Rauf ve Faruk Hadzebegic kardeşler

Üçüncü nesilden Alen ve Aida doğum günümde şarkı söylüyorlar
Sarajevo'nun biraz dışındaki sayfiye yeri; Pazariç
Pazariç
Pazariç'te boşnak böreği partisi
Pazariç'te biralayan Yurdaer Hoca, Meto (yani Muhammed) İbriçeviç ve damadı
Mostar'a giderken öğle yemeği molası
Cevapcic. Süzme yoğurtlu, pideli bir köfte türü

Mostar köprüsünde
Mostar
Pazariç'te
Bu sefer Mostar dönüşü Buna'da
Mostar'da öğle yemeği
Annemin en büyük kuzeni Müfide ve Ayşegül İzer
Yurdaer Hoca ve Emre Senan




25 Şubat 2011 Cuma

Gözüme takılanlar

Yolda yürürken, sahilde otururken, bahçede dolanırken, bir yerde yemek yerken gözüme takılanları elden geldiğince kaydetmeye çalışıyorum. Dört yıl önce ilk kez yarı zamanlı olarak Yalıkavak’a taşındığım günden beri bunu yapıyorum. Sonraları tamamen Bodrum’a taşınınca da bu alışkanlığımı sürdürdüm. Zaman zaman gittiğim Datça, Selimiye, Faralya gibi yerleri de kaydediyorum. Onları da bir ara paylaşayım. Ara ara çektiğim karelere bakıyorum, bazılarını çektiğim anı hatırlıyorum. Bazen acaba bunu niye kaydetmişim diye düşünüyorum. Burası İstanbul gibi büyük bir şehir değil, bir bakıyorum iki yıl önce çektiğim bir kareyi yeniden çekmişim. Aradaki farkı bulmaya çalışıyorum.

İki gündür yağan yağmur durdu ve güneş çıktı. Dünkü dolu yağışı ve ardından süren şiddetli yağmur nedeniyle evden adım atamamıştım. Şimdi yürüyüşe çıkılabilir.


 Bu arada sözünü ettiğim, gözüme takılan karelerden bazılarını buraya alıyorum.

Bodrum'da liman içinde renkli bir tekne
Görülmeme ihtimalini göze almayan Terzi Arif
Yalıkavak çarşısında sokakta resim sergisi
Bodrum'da özgün el işi hediyelikler yapan bir zanaatkarın dükkanı
Tipik bir Bodrum sokağı
Gümüşlük'te bir kış günü ve lodos
Bodrum'un dar sokaklarından
Yalıkavak'taki eski evime komşu ev

Üst kattaki odamdan begonvillerin ve sokağın görünümü
Ege'ye açılan Çilek Sokağı
Şiddetli bir yağmur sonrası çıkan güneşin aydınlattığı evimin arka bahçesi
Yalıkavak'ta seferden dönen balıkçılar

Yalıkavak'ta yağmur sonrası gevşemiş bir arkadaş
Turgutreis'te marinanın girişi
Yeni ay... Turgutreis
Yalıkavak'ın olağanüstü gün batımlarından biri

23 Şubat 2011 Çarşamba

İstanbul'dan > 2


İşlerim için dün yine İstanbul’a geldim, birazdan da dönüyorum. Sabah 09:00 uçağı ile Yeşilköy’e indikten sonra araba kiralayıp önce Maslak, orada toplantı yapıp Tepebaşı’na otele gidip, çantamı bırakıp hemen ikinci toplantı için Akaretler’deki W Otel’e geçtim. Oradaki görüşmeyi bitirip oradan karşıya, Nakkaştepe’ye gittim. Oradaki toplantıyı da bitirip tekrar Avrupa yakasındaki otele döndüğümde saat 17:30 olmuştu ve sabah 06:30’dan beri ayaktaydım.

Bu arada yaptığım yol kilometre olarak belki Bodrum-Milas mesafesinden azdır ama geçen süre 3 saat civarı olunca, yağışlı ve gri havada araba kullanınca insanın keyfi kaçıyor. İstanbul’da bugün de gri ve ağır bir hava var. Daha bir 10 gün burada güneş ortaya çıkmaz. Şehrin ağır yükü bir yandan, gri kurşuni hava bir yandan depresyona davetiye çıkarmak oluyor ki ben bundan kurtulduğum için çok şanslıyım. Bodrum’da iki gün güneş çıkmasa ne oluyor diye şaşırırız herhalde.


Bu sabah bir sunum için gittiğim kuruluşta sunum bittikten sonra sohbet ederken insanların bu şehirde ne kadar mutsuz olduğundan konuştuk. Sorduğumda da herkesin hayatından şikayetçi olduğunu gördüm. Bunun o şirketle ilgisi yok, aksine müthiş modern bir binada, çok iyi koşullarda çalışılıyor. Yani şanslı bir çalışan grubundan söz ediyorum. Şikayet konusu işleri değil hayat biçimleri. Bir kişi de iyi bir şey söylesin değil mi? İşe zamanında yetişebilmek için sabah 05:30’da kalktıklarını, saatler süren yolculuk ardından işe başladıklarını... akşam iş çıkışında yine minimum 1,5 saat sonra evlerinde olduklarını anlattılar. Ve ertesi sabah yine 05:30’da kalkabilmek için saat akşam 10 civarında uyumaları gerektiğini, böylece kendilerine ayırdıkları zamanın en fazla 3 – 3,5 saat olduğunu belirttiler. E buna hayat denir mi? Sadece bir cumartesi-pazar İstanbul’u, kendi hayatlarını yaşabilmek için ödenen bedele bakar mısınız? Ne için? İşte bu soruyu sorduğunuzda farkında olmadan, adına hayat standartı denen ama özü tüketim olan bir yaşantıyı sürdürebilmek için olduğunu görüyorsunuz. Ya ev taksidi ödeniyor, ya araba, ya da bilmem ne. O bitince başka harcamalar devreye giriyor. Diyelim evleniliyor. Derken çocuk. Derken onun eğitimi için gereken para kazanılmalı. Böyle böyle ömür geçiyor, kendine zaman ayırmak için fırsat yakaladığınızda ne özel hayat kalmış oluyor, ne de insanda bir istek.

Dün akşam benim kıdemli arkadaşlarla Cavit’te yiyip içerken sohbet bir ara benim Bodrum’daki hayatım üzerinde döndü. Oraya yerleştiğimden beri bendeki olumlu değişimi onlar da gözlüyorlar, onu anlattılar. E ben de bünyemde zaten bunu hissediyorum. Selçuk güzel bir saptama yaptı; biz bir araya geldiğimizde sohbete hep önce bir şikayetle başlıyoruz dedi. Ya işten, ya oraya gelirkenki trafikten, ya havadan filan. Gerçekten de öyle. Sonra ben Bodrum’da sohbet nasıl başlıyor diye düşündüm. E n’aber? İyi. Sen? İyi. N’aptın? Balığa gittim, yüzdüm falan diye sürüyor. Hakikaten hiç şikayet etmiyoruz. Eyvah Eyvah filmindeki o diyalog doğru... N’aber? İyi. Sen? İyi... 

İstanbul'da gözüme takılanları aşağıya alıyorum...

Arter'deki yeni sergi

Akşam ve geceleri binlerce kişinin olduğu Asmalımescit'te sabah

Asmalımescit'ten

W Otel'in lobisi

Akaretler'deki restore edilen sıraevler. Zamanında Dolmabahçe Sarayı'ndaki çalışanlar için yapılan evler şimdi residance.

Asmalımescit'ten
Bana hep Bodrum’daki hayatım soruluyor. Toplantı yaptığım bütün şirketlerdeki dostlarımın toplantının sonunda “e şimdi uçağa atlayıp Bodrum’a dönüyorsun değil mi?” derkenki ifadeleri çok şey anlatıyor. O kadar çok kişide günün birinde İstanbul’u bırakıp bir sahil kasabasına yerleşme özlemi var ki. Onları çok iyi anlayabiliyorum. Sorulan sorulardan anladığım kadarıyla galiba biraz daha geniş bir perspektiften bakarak işi Bodrum’dan idare etmek ve Bodrum’da iş yapmak üzerine laflamak lazım.

Şimdi Ahmet’ten öğrendiğim kadarıyla Bodrum’da şiddetli yağmur varmış. Şu an İstanbul’da geldiğim andan beri hiç durmayan haysiyetsiz, toz gibi yağan yağmur yerine doğru dürüst Bodrum yağmurunu tercih ederim. Bodrum’da yağmur bile çoşkulu ve sahici...

Artık uçağa yetişmek için ofisten çıkıp Yeşilköy’e doğru yollanmam gerekiyor.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Yalıkavak'ta harika lezzetler; Sait Restaurant


Bana Yalıkavak’a gelen arkadaşlarımın mutlaka Sait’te bir akşam meze ve balık yemelerini istiyorum. Çünkü Sait bence sadece Yalıkavak’ın değil tüm Bodrum yarımadasının hatta Ege sahilinin en önemli balık lokantalarının başında geliyor. Son 5-6 yıldır gidiyorum. Önceleri yarı zamanlı Yalıkavak’lı sonra tam zamanlı Bodrum’lu olduktan sonra her ay en az bir iki defa oradayım. Gitmezsem eksikliğini hissediyorum. Sait’e de hep söylediğim için burada yazmamda sakınca yok, yazın kalabalıklığındansa kışın sakinliğindeki Sait’i daha çok seviyorum. Tabii bu benim gibi burada yaşayanların ve kışın ara ara buralara gelenlerin şahit olduğu bir durum. Dışarıda deli poyraz varken, deniz kabarıp camlarda patlarken şömine başında yemenin, içmenin hazzı bambaşka.

Kışlık bölümden bir kare
Yazlık bölüm. Kışın üstü ve yanları kapatılarak kullanılıyor. Denizin hemen dibinde.
Şömine başı


Sait çok renkli bir insan. Hani bir klişe vardır; hayatı film gibi derler, işte bu benzetme Sait’e tam uyuyor. Konyaspor’da profesyonel futbolculuk, İstanbul’da eşantiyon reklam malzemeleri pazarlamacılığı, İsveç’te restoran işletmeciliği, sonra İstanbul’a dönüp Le Chale’nin işletmeciliği derken Bodrum’a yerleşme ve sonunda 2000 yılında eşi Ferman Hanım ile birlikte şimdiki restoranı Sait’i hayata geçirme. Bu arada hayatında acı kayıplar olan Sait ile bir kış akşamı masada karşılıklı oturup yaşadıklarını dinlemiştim. Uzun sohbetin sonunda daha hikayenin yarısına gelmediğimizi anladım. Bir akşam devamını anlatacak, söz aldım. Bazen hüzünlü bazen neşel hikayaleri tam filmlik. Hele İskandinav ülkelerinin limon-portakal mafyası ile ilgili bir anısı var ki gülmekten gözlerimden yaşlar geldi. Tonlarca limonu mafya zoruyla günler süren çabadan sonra İsveç ormanlarında imha edip eve döndüğünde Türkiye’den gelen hamsiyi pişirtip yerken limon istediğinde evde limon kalmadığını duyması... Belki birgün size de anlatır. Anılardan söz etmişken; Sait’te tek bir kötü anım oldu. Babamın ani vefatının haberini bir eylül akşamı Sait’te masaya henüz oturmuşken gelen telefonla almıştım. Sevgili arkadaşım Seyran malesef yaşadığım şokun tanığı olmuştu.

Sait çok renkli bir kişilik. Kişiliği restoranın dekoruna, detaylara da yansıyor. Her gittiğimde dükkanın içinde birşeyler yer değiştirmiş, yeni birkaç obje eklenmiş oluyor.
Restoranda müşterilerin çocukları sıkılmasın diye resim yapabilecekleri bir yer ayrılmış. Yapılan resimler sergileniyor.
Tuvaletlere giden koridor bile restoranın genel havasına uygun
Belarus başkanı Sait'e gelişinin hatırası olarak votka hediye etmiş
Balıklı tablo
Bu aydınlatma elemanı da yeni eklenmiş
Cumartesi akşamı yine Sait’teydim. Başta şunu söyliyeyim; ben hayatımda hiçbir yerde Sait’te yediğim ahtapot ızgarayı yemedim. Bazı yerlerde salatasını, bazı yerlerde yahnisini, bazı yerlerde de ılık ılık gelen haşlamasını severim. Sait’te de mutlaka ızgarasını yerim. Daha bıçak değmeden ahtapot ikiye ayrılıyor. Nasıl böyle yumuşak oluyor anlamak güç. Sarmısağı, zeytinyağı, ızgaranın kokusu, pişirme süresi kusursuz. 

Ağızda dağılan ahtapot ızgara. Buradan bizim Osman'a gönderiyorum...
Masaya oturduğunuzda hemen önünüze gelen taze domates, biber, turp, salatalık ve marul içinizi temizliyor. Ben her zaman ege otlarından birini -genellikle turp otunu- enginar kalbini, çirozu, marine edilmiş balığı –mevsimine göre hangisi varsa- tercih ediyorum. Masada eğer Ayşegül varsa mutlaka midye dolmayı da sofraya dahil ediyoruz. Ardından ahtapot ızgara, sonrasında da ya Sait’in beybi kalamar dediği, içi lor peynirli kalamar ızgarayı veya orta irilikteki karides ızgarayı ekliyoruz. Balık olarak benim favorim lagos ızgara. Tam ayarında, hafif sulu ızgara yapıyorlar. Ama eğer aralık, ocak ve şubat aylarındaysak tartışmasız dil balığını istiyorum. Özellikle Yalıkavak-Güllük arasında avlanan dil balığının tadı ve ebatları farklı oluyor. Geçen hafta İstanbul’da Beşiktaş pazarında dil balığı diye satılan küçük dilleri ve fiyatlarını görünce ben de küçük dilimi yuttum. Buradaki diller onların tam bir misli boyda ve yarı fiyata.

Yörenin dil balıkları, dil şişleri. Balıklardan biri birazdan tabağıma gelecek.
30'dan fazla çeşit mezenin yer aldığı vitrin
Tatlı yemediğim için tadını pek bilmediğim tatlılar
Masaya oturur oturmaz gelen körpe salata malzemeleri
Ançuez, enginar kalbi ve deniz börülcesi
Tabağıma gelen 400 gr'lık orta boy dil tava
Her zaman olmuyor ama deniz suyu çorbası, karidesli pilav ya da deniz mahsullü paellayı her canlı tatmalı. Balık pastırması, ege otları, yazın kabak çiçeği dolması... daha aklıma gelmeyen en az 20 çeşit meze. Mezelerin yer aldığı vitrinin fotoğrafını çektim, biraz fikir verebilir.

Benim tatlıyla aram yok ama Sait’teki ev baklavasını yemeden olmuyor. Tatlı seven arkadaşlarım ekmek kadayıfının, incir ve ayva tatlılarının da çok başarılı olduğunu söylerler.

Yalıkavak’ın bir özelliği de gün batımları. Sait Gerişaltı denilen bölgede ve denizin tam dibinde olduğundan olağanüstü gün batımlarını seyredebiliyorsunuz. Yazın denizin ardından yok olan güneşe bakarak ilk buzlu yudumu almanın bünyede yarattığı etkiyi anlatamam, bizzat yaşamanız lazım.

Bu arada personelden söz etmezsem olmaz. Yıllar içinde hepsiyle arkadaş olduk. Kapıda araçları alan dünya efendisi Ali'den, herşeyle ilgilenen Adem'e -bu arada yeni baba oldu, dün akşam izinliydi ben de buradan tebrik ediyorum- Erol'dan Mehmet'e, Serkan'dan Fatih Terim'e (tabii adı bu değil ama şaşılacak dercede benziyor)...  mutfaktaki sihirbazlara kadar hepsi hakikaten dört dörtlük insanlar. Tüm kadroyu ezbere sayamayacağım. 

Akşam çektiğim bazı karelere burada yer veriyorum. Dün Ferman Hanım İstanbul’daydı, görüşemediğim için fotoğrafını çekemedim. Buraya Sait’in sitesindeki bir resmini ödünç alıyorum. Aynı şekilde gün batımını da şimdilik sitesinden ödünç alıyorum. Önümüzdeki yaz imkan olursa kendim çekip yine bu blogda yer vermek isterim.