30 Mayıs 2011 Pazartesi

Bodrum'a yerleşeceklere Bodrum'lu hayata dair notlar


Temelli Bodrum’a taşındıktan sonra, yaşadıklarımdan çıkardığım notları, değerlendirmeleri, gözlemlerimi ve bazı deneyimlerimi burada paylaşıyorum. Bunlar bazen Bodrum’da yediğim, içtiğim şeyler, bazen mekanlar, bazen de Bodrum’un ta kendisiyle ilgili. Bugün yeni bir seriye başlıyayım dedim. Herhangi bir konuda 25 yapılması, 25 yapılmaması gereken şey. Tabii bu tür bir rakamla sınırlanmış listeler her zaman adil olmuyor. Ya 25 tane neden bulmak için ya da 25’e indirmek için zorlanıyorsunuz. Ama burada bilimsel makale yazmıyoruz, onun için önemi yok. Maksat eğlence olsun. Önce listeyi vereyim. Sonra ilk 5 maddesini açalım. İlerleyen günlerde diğer maddeleri yazarım

Bodrum’da yapılmaması gereken 25 şey;
1.    Her yere arabayla gidilmez
2.    Her akşam evde oturulmaz
3.    Her akşam dışarı çıkılmaz
4.    Ben ot yemem denmez
5.    Hep aynı meyhaneye gidilmez
6.    Zazu’ya uğramadan geceye devam edilmez
7.    Zazu’ya uğramadan eve dönülmez
8.    Kışın Mahmut Kaptan ihmal edilmez
9.    Yağmurdan şikayet edilmez
10.  Fırtınasına laf edilmez
11.  Plastik Starbucks bardağıyla yolda yürünmez
12.  Meyhanede balığın yanında şarap içilmez
13.  Sebze meyve Migros’tan alınmaz
14.  Hele balık hiç alınmaz
15.  Şehir hayatının alışkanlıklarıyla yaşanmaz
16.  Günlük tekne turuna çıkılmaz, çıkana karışılmaz
17.  Karaciğeri dinlendirmek gerektiği unutulmaz
18.  Akciğer zaten hiç kirletilmez
19.  Yerel meselelere ilgisiz kalınmaz
20.  Haftada bir balıkçılar çarşısına uğramamazlık olmaz
21.  Yazın Sait’e gitmemezlik yapılmaz
22.  Turiste yan gözle bakılmaz
23.  Acele edilmez
24.  Levreğe barbun denmez, komik duruma düşülmez
25.  Yirmibeş madde bulacağım diye stres yapılmaz

Evin kış köşelerinden biri
Yalıkavak'ta sonbahar

Bir kış günü ara sokaklardan biri
Datça'da bir ilkbahar akşamı


Bunlar da yapılması gereken 25 şey;
1.    Bodrum’da yaşanıldığı için şükredilir
2.    Yunan müziği dinlenir
3.    Akşamüstü yürüyüşü yapılır
4.    Meyhanede konuşulan meyhanede kalır
5.    Korna çalınmaz
6.    İstanbul’a laf edilir
7.    Kedisine köpeğine iyi davranılır
8.    Yüzülür
9.    Cumaları pazara gidilir
10.  Rakı Bodrum’un resmi içkisidir; içilir
11.  Civar kasabalara, Selimiye’ye, Datça’ya gidilir
12.  Onbeş gün Bodrum’da tatil için bütün yıl çalışana anlayış gösterilir
13.  Koylar ihmal edilmez, gidilir, gezilir
14.  Her koyda bir meyhane edinilir, senede bir iki uğranır
15.  Otlar konusunda ihtisas yapılır, hardal otuyla ebegümeci bir görüşte tanınır
16.  Ortamına göre hangi müzik uygunsa o dinlenir
17.  En az ayda bir kez sabahın ilk ışıklarına kadar gezilir
18.  Kasabadaki en ufak çevresel bir değişiklik farkedilir, konu edilir
19.  Ayda bir iki esnaf lokantasında öğlen yemeği yenir
20.  Ara sokaklarda kaybolunur
21.  Altı ayda bir karaciğer detoksu yapılır
22.  Mevsiminde kırk tane enginar yenir
23.  En az senede bir kez Gökova kıyısına gidilip Balıkçı, Bedri Rahmi ve Azra Erhat anılır
24.  Bedenine, hayatına özen gösterilir
25.  Çünkü Bodrum’da uzun ve sağlıklı yaşanır

Şimdi şu maddeleri biraz açayım ki buraya yerleşecek kişilere biraz ipucu olsun.

Her yere arabayla gidilmez
Bodrum'a yerleşmeye karar veren kişi hayatını, tarzını değiştirmeyi istiyor demektir.
Şehirdeki alışkanlıkların, tarzların şehirde bırakılması gerek. Bunların başında da hareket etmek, yürümek, bisiklete binmek geliyor. Bodrum'un içindeyseniz arabaya ihtiyacınız olan gün sayısı haftada biri geçmez. O da büyük haftalık alışveriş için. Eğer koylarda yaşıyorsanız araba sadece Bodrum'a inmek için gerekir. Ama Bodrum'da arabasız da yapılmaz. Çünkü koylar arası mesafeler fazladır. Yalıkavak'tan Turgutreis'e gideyim, akşamüstü de Bodrum'a uğrayıp sonra yine Yalıkavak'a dönerim dediğiniz zaman 75-80 km yolu gözden çıkarmanız lazım. Ama yaşadığınız yerde gün içinde araba kullanmadan yapabilirsiniz. Bunu bir alışkanlık haline getirmek şart. O zaman Bodrum'un tadına varırsınız. Belediye birkaç yere tabela yerleştirdi; Bodrum yürüyerek daha güzel diyor. Doğru. Hem Bodrum'da yaşadığınızı farketmek, hem de sağlık için yürümelisiniz. Ben ayrıca geçenlerde İstanbul'a gittiğimde bir bisiklet aldım. Bodrum'a ilk geldiğimde aldığım ve sadece Yalıkavak'ta kullandığım bisiklet kışları denizin dibindeki evimde durmaktan pas içinde kaldı. İlk heves, bilmeden, sormadan almıştım. Meğer benim yaşım ve kullanış amacım için alınacak en yanlış bisikleti almışım. Önerim; eğer bisiklet alacaksanız geçmişte benim yaptığım gibi markete gidip almayın, şimdi yaptığım gibi profesyonel bir satıcıdan, iyi bir markaya biraz daha fazla para verin ama size uygun olan bisikleti alın. Gerçi aşağıda resmini gördüğünüz yeni bisikletimi yapılış amacı dışında da kullanıyorum ama burası Bodrum, her iş için ayrı bisiklet alacak değiliz ya.

Her akşam evde oturulmaz
Bodrum'a yerleşmeye karar veren kişi, sadece kafa dinlemek için geliyorsa yanlış iş yapıyor demektir. Tabii ki buradaki hayat şehir hayatıyla kıyaslanmaz. Tabii ki Bodrum'da çok sakin, tam kafa dinleyecek yerler var. Ama demek istediğim şu ki; eğer amaç sadece kafa dinlemekse o zaman mesela Datça daha uygun olabilir. Sadece Bodrum'da var olan bir özellik ise, ister kafa dinlemek için gelin, ister eğlenmek için, her iki seçenek için de uygun yer. Hem insan görmek isterim hem sakin olmak isterim diyenler için zaten başka iyi bir seçenek yok ki. Bodrum bu anlamda çok tadında bir yerleşim. Şimdi bu yazıyı okuyanlar içinde eminim ki ağustos ayındaki barlar sokağının halini bilip de "ne diyor bu?" diye düşünen olabilir. Şunu unutmamak lazım; Bodrum'a yerleşmekten söz ediyoruz. Yani temmuz ve ağustos ayları geçtikten sonra daha 10 ay var. Ve o 10 ay zaten Bodrum'un asıl güzel dönemi. Dolayısıyla şunu vurgulamak istiyorum; Bodrum'a yerleşiyorsanız ara sıra akşamları Bodrum'un sunduğu fırsatları değerlendirmek gerek. Barlarına, meyhanelerine, kulüplerine gitmek, sosyal hayata katılmakta lazım. Her akşam evde oturacaktın da neden Bodrum'a geldin diye sorarlar.

Bu bisikleti Amerika'lılar Miami caddelerinde hava atmak için tasarlamışlar
ama Bodrum'da benimle heryere gidiyor, hatta pazara bile geliyor
Gümüşlük Limon'dan
Bu kareyi birkaç saat önce çarşıdayken çektim
Yalıkavak'ta bir kış günü
Her akşam dışarı çıkılmaz
Herşeyin bir ayarı var değil mi? Eğer her akşam Bodrum'un gece hayatına dalmaya geldiyseniz, dönün ve hayatınızı uzatın derim. Bu tempoya ne can dayanır ne para. Şaka maka eğer eğiliminiz varsa Bodrum sizi öyle bir içine çeker ki anlamazsınız. Buraya yerleşmeyi isteyecek kafadaysanız akşamları muhallebiciye giden tiplerden değilsiniz demektir. Dışarıda harika hava var, misal kış olmuş ama bir kazakla yürüyüşe çıkmışsınız. Üstüne bir de güzel güneş batıyorsa meyhanelerin yanından geçerken içeri girmemek için irade lazım, onu söyliyeyim. Kolay değil. Ama işte bunun da ayarını tutturmalı. Ben ne yapıyorum? Haftanın 2-3 gecesi çıkıyorum, diğer akşamlar evdeyim. Bu sizin için az ya da çok olabilir, bilemem. Herkesin beklentisi, tarzı farklı. Zaman oluyor 7-8 gün üst üste dışarıda yiyorum, çünkü ya bayram tatili oluyor dostlar geliyor, ya buradaki ortamın azgın olduğu döneme denk geliyor. Bir de bakıyorum evi özlemişim. Böyle dönemlerden sonra bir hafta kendimi eve kapatıyorum. Yoksa işin tadı kaçar. Zaten hele kışın evde mesela şömine başında olmanın tadı da bambaşka. Bir de dışarıda fırtına varsa...

Ben ot yemem denmez 
Daha önce de yazdım. Ege ot cenneti. Ama asıl cennet Kuzel Ege. Yani İzmir ile Ayvalık arası. Yanlış anlaşılmasın Bodrum da fena değil. Ben ot kültürümü burada geliştirdim. İstanbul'da yıllarca Ece'de ve Doğa Balık'ta birbirinin aynı lezzette otlara dünya para verdiğimizi buraya gelince iyice anladım. Küçücük tabakta 5-10 TL verdiğimiz otun çuvalının 40 TL olduğun görünce... Her otun tadı başka. Pişirmeyi bilmek gerek. Yoksa İstanbul'da yapıldığı gibi at kaynar suya, üstüne limon, zeytinyağı ve biraz sarmısak bitti... öyle değil işte. Bodrum pazarında ot satan bir teyze var, müthiş konuşkan ve çok sevimli. Bilmediğim otların hem tipini hem yapılışını ondan öğreniyorum. Bu cuma yine gittim, bu sefer de yaban semizotu verdi. İlk kez yaptım. Çok lezzetli, biraz daha mayhoş bir tadı var. Kavurması yapılıyor. Datça'daki Fevzi'de http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/04/datcaya-ilk-gittigimde-galiba-2005-ylnn.html mevsiminde 10 çeşit ot yiyebiliyorsunuz, üstelik dediğim gibi her biri ayrı lezzette. 

Fevzi'de ot resitali
Hep aynı meyhaneye gidilmez
Biraz önce yazdığım gibi haftada 2-3 gece çıkıyorum ama arada bu 3-4 veya 4-5 güne çıkıyor. Hele yazın bizler burada nöbetçi meyhane amiri durumundayız. Bütün kış buralara gelmek isteyen arkadaşlar, dostlar yaz aylarında gelince ben de onlarla birlikte olmak istiyorum. Bir ekip geliyor, dönüyor başka bir ekip geliyor. İşte o dönemlerde biz kadroluyuz. Tabii bu da burada yaşamanın başka bir tadı. Kışın bu tempo olmuyor. Hal böyle olunca Bodrum'daki bütün meyhaneleri yıllar içinde öğreniyorsunuz. Sonra aradan birkaç tanesi sıyrılıyor. Kimi ortamıyla, kimi mezeleryle, kimi balığıyla... bir tercih sebebi bulunuyor. Hep aynı meyhaneye gitmek, hep aynı insanlarla aynı işi yapmak gibi. Hem her meyhanede farklı bir yeriniz olmalı, hepsinde iyi ağırlanmalı, hem her birinde farklı insanlarla karşılaşmalı, farklı konular konuşulmalı. Benim Bodrum'daki kışlık ekibim zaten Zazu'da buluşuyoruz. Hareket noktası orası. Zazu'yu bir sonraki yazıda 6. ve 7. maddede detaylı yazacağım. Oradan Mahmut Kaptan http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/05/tipik-bodrum-meyhanesi-mahmut-kaptan.html, Trattara, Deniz Feneri http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/01/balkclar-carss-ve-deniz-feneri.html veya Gemibaşı'na gidiyoruz. Ara sıra açık olduğu dönemde Orfoz ve bu aralar yeni düzeniyle yılların Körfez'i de gittiğimiz balık ve meze ağırlıklı meyhanelerden. Ben et yemediğim (hiç değil, ayda bir iki kez yiyorum) ve balık sevdalısı olduğumdan balıkçıları seçiyorum. Yazın Yalıkavak'ta yaşıyorum. Orada da tabii Sait http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/02/yalkavakta-harika-lezzetler-sait.html ve köyün içindeki balıkçı barınağının oradaki Çardaklı Mehmet gittiğim yerler. 

Deniz Feneri
Mahmut Kaptan
Yalıkavak'ta Sait
Maddeleri önümüzdeki günlerde detaylı anlatmayı sürdüreceğim.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Bodrum'da kadraja giren kareler ve notlar


Yolda yürürken, sahilde otururken, bahçede dolanırken, bir yerde yemek yerken gözüme takılanları elden geldiğince kaydetmeye çalışıyorum diye yazmıştım. Bu aralar bir de bu blog için özellikle çektiğim kareler eklendi. Biriktikçe de bunları paylaşıyorum. Batkım yine epey birikmiş. Bir kısmını bugün buraya alıyorum.

Yalıkavak'taki berberim Turgut amca. Tipik berber. Otellerin içinde berber açıyorlar hiç olur mu? diye konuyu açarsanız, o heyecanla beş dakikada traş ediyor.




 Bodrum’la ilgili bazı notları da yazmak istiyorum;

İki gündür hava çok kararsız. Kapıyor, çok hafif ve biri iki dakika süren yağış oluyor, sonra açıyor, sonra yine kapıyor, sonra yine yağış... buranın şivesiyle söylemek gerekirse; böyle gidip duru.

19 Mayıs’ta hava iyiydi, Bodrum gelenlere ihanet etmedi. Ama bu haftasonu gelenler için şimdilik görünen kapalı ve yağışlı bir hava. Yine de burası Bodrum, günde üç beş kez hava da mavsim de değişir, hiç belli olmaz.

Artık sezonu açmayan tesis, işletme filan kalmadı. Yaz hazırlıkları bitti.

New/Old Club, Mandalin ve Porta bu yazın yeni mekanlarından. Sırasıyla hepsini yazacağım.




Yalıkavak'ta kış güneşi

Evimin arkasında, Eskiçeşme Mahallesi'nin çeşme meydanında kurulan mahalle pazarı
Barlar sokağında 25 metre içinde 5 tane birbirinin aynı çakma çantaları satan dükkan var. Orada senelik kiralar 70-80 bin TL civarı. Nasıl oluyor da batmıyorlar ve her yıl yine açıyorlar anlamak mümkün değil. Günde kaç çanta satmalılar? Bazı şeylerin hesaba kitaba gelir yanı yok.

Marina bölgesindeki köfteci sayısı üçe çıktı. İsimleri de çok benzeşiyor; Marina, Liman, Sahil.


Yalıkavak’ın efsane köftecisi Kavaklı Köfteci yıllardır aynı yerde, büyütmeden istikrarlı şekilde işini götürüyor. Yazın akşam saatlerinde kapasında kuyruk olan köftecinin yanına geçtiğimiz yıl bir dönerci açılmıştı. Çat pat iş yapıyordu. Baktı ki orada köfte çok iş yapıyor, tuttu dönerciyi köfteci yaptı. İsmini de Sultanahmet koydu. Tabii hakiki Sultanahmet değil. Yahu insan bir düşünür; bu işi en iyi yapanın, ismini oturtmuş, aranan bir dükkanın yanında onun yaptığı işi değil de başka iş yapmak daha mantıklı değil mi? Üstelik biraz araştırsa geçtiğimiz yıllarda o bölgede açılan bütün köftecilerin kapandığını da bilirdi. Ama bizde böyle olur. Birinin işi iyi mi, hemen yanına aynı işi yapan bir rakip açılır. Yıllar yıllar önce gittiğim Giresun’da çarşıda yürürken yanyana 8 köfteci saymıştım. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa sanki hepsinin ismi aynıydı. Sonuncusu başına “hakiki” ibaresi koymuş, işi sahiplenmiş.

Bahar yağmuru yağarken bahçenin görünümü


Yalıkavak'ın denize açılan en dar sokağı
 Hava ısındıkça gündüzleri Bodrum sessizleşiyor. Geceleri de tam tersi.

Şimdi evden Zazu’ya bisikletle, oradan Halikarnas’a yürüyerek gidiş geliş ve sonra yine eve bisikletle dönüş zamanı. Bizim Ahmet ile bu yürüyüşleri yaparken bazen kendimi emekli albay gibi görüyorum. Hani eller arkada yolda yürürken ona buna çatıp “olmamış, şurasını daha iyi yapmalılar, bu ne biçim vitrin” gibi söylenirler ya. Onun gibi.



Pantone kataloğunda karşılığı olmayan renk




Bu akşam da evde olayım. Ziyaret edilecek, hayırlı olsun denecek çok yer var. Yeni açılan Abe Üsen'in ocakbaşına uğramak lazım. Sonra yılların Körfez’i yeni yapılan çevre düzenlemesinden sonra çok daha ferah ve güzel oldu, Hasan Amca’ya hayırlı olsuna gitmeli (Bkz. yukarıdaki resim). Mandalin’e bir uğramış, daha uzun zaman geçirmeye geleceğimizi söylemiştik. Belki bu Cumartesi akşamı gideriz. Çok iş var çok... haftasonu için dinlenmek gerek (Yine de bu akşam için söz vermesem... belli olmaz).

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Bodrum'da bir akşam bahçede müzik dinlerken; Çingene müziği ve Celem Celem


Dün gece bahçede otururken bir yandan evden bahçeye taşan müzikleri dinliyordum. Sonra bir parça çaldı. Adı farklı dillerde farklı yazılıyor ama birbirilerine yakın; “celem celem”, “gelem gelem”, “delem delem”, “dzelem dzelem” veya “djelem djelem”... sevdiğiniz ve hikayesi olan müzik insanı alır götürür. Bu şarkı da benim için öyle. Dün akşam aşağıdaki yazıyı yazdım, bugün de sizlerle paylaşıyorum.

Şarkıyı bundan tahminen 10-12 yıl önce, Paris’teki Virgin müzik mağazasından aldığım bir CD’de farketmiş çok sevmiştim. İyi bir CD arşivim var sayılır. Bin civarı CD’nin yarısı caz koleksiyonum. Kalan beşyüz civarı CD’nin bir bölümü Yunan müziği, bir bölümü Balkan müziği, bir bölümü de dünya müziği. Özellikle dünya müziğinde beni heyecanladıran bir şey var; o da arşivinizde var olan bir şarkının ileride başka bir dilde ya da kültürde farklı versiyonuyla karşılaşıyorsunuz. Bunu bir yerden biliyorum diyorsunuz, başlıyorsunuz izini sürmeye. Bu izi takip etmek çok zevkli ama uğraştıran bir iş. Tabii Google öncesinden söz ediyorum.

Neyse; yukarıda adının farklı söylenişini yazdığım şarkı ilk kez Şaban Bajramoviç’in yorumuyla Celem Celem olarak dinlediğim şarkı. Sırp çingenelerinin bir parçası olduğunu öğrenmiştim o kadar. Çok dokunaklı, hüzünlü ama hani o çingenelerin muzırlığını da barındıran bir şarkı. (Bu arada çingenelere roman denmesini anlamıyorum. Birincisi çingene demek aşağılayıcı bir şey değil. İkincisi gypsy, çigan, çingene kelimelerinin ses gücü yüksek ve içinde çingene kültürünü çağrıştırın çıngıltı var. Roman ise yavan). Daha sonra Saraybosna’daki akrabalarımın Türkiye’de yaşayan üyesi Nedim’e bu CD’yi dinlettiğimde tabii hem Şaban Bajramoviç’i hem Celem Celem’i çok iyi tanıdı. Yanlış hatırlamıyorsam bana Şaban Bajramoviç’in Mostar Sevdah Reunion ile birlikte yaptıkları bir kayıtı ve o kayıttaki harika Celem Celem versiyonunu da kaydetti. Böylece bende bu şarkının peşine düşme isteği uyandı. O arada yavaş yavaş internet de hayatımıza girmeye başlamıştı. Takip daha kolaylaştı.




İspanya’ya gittiğim bir gezide Endülüs bölgesinde Sevilla’da bir CD dükkanında bu parçanın El Lebrijano tarafından çalınmış versiyonunu buldum. O bölge de çingenelerin yoğun olduğu bölgedir ya. Gypsy dediğimiz nedir ki? El Lebrijano sanırım çingene asıllı bir gitar ustası. İlerleyen yıllarda Saraybosna’ya gittiğimde tahmin edeceğiniz gibi, Celem Celem’in madenine daldım. Boşnak, Makedon, Sırp, Hırvat, Bulgar, Macar şarkıcı veya gruplardan muhtelif Celem Celem’ler topladım. Şu anda arşivimde 22 tane versiyonu var. Bunlardan 5-6 tanesi internetten indirdiğim orijinal olmayan kayıtlar. Diğerleri orijinal CD’ler halinde.

El Lebrijano bir konserde şarkı söylerken
Bu şarkıyı ilk kez Şaban Bayramoviç’ten dinlediğimi yazmıştım. Ama onun da söylediği dört versiyonu var. Bu akşam Youtube’a girip bilmediğim bir versiyonunu daha buldum. Cubismo ile bir konser kaydı. Çok güzel. Aşağıya linkini yazıyorum. Yazıda anlattıklarımı daha iyi algılayabilmeniz için kayıtları mutlaka dinlemelisiniz.


Bu linkte bir Şaban Bayramoviç yorumu var. Bayramoviç bu şarkıyı defalarca, farklı soundlarda yorumladı, araştırabilirsiniz.
http://www.youtube.com/watch?v=8n-YxoZ9TeY

 
Daha sonra Makedon sanatçı Esma Redzepova’dan da dinledim. Hem de canlı olarak. Evet, Redzepova Babylon’a gelmişti. Müthiş bir sestir. Hatta o gün Papa’nın İstanbul’a geleceği tuttu da Bebek’teki evimizden Babylon’a 3 saatte mi ne gitmiştik. Bu versiyonu da o kadar güzeldir ki, Gaje Dilo filminin finali bu şarkıyla yapıldı. Redzepova'nın yorumu dünyada en beğenilen yorum olarak açık ara birinci durumda. Esma Redzepova’nın Brüksel konserindeki olağanüstü yorumunu aşağıya alıyorum. Sonuna kadar izlemenizi öneririm. Esma ne kadar bizdeki şarkıcılara benziyor değil mi?



Gelelim parçanın hikayesine. Çingene şarkılarının çoğunluğunda olduğu gibi bu da bir yol şarkısı. Göç çingenelerin hayatının ayrılmaz parçası. 8 nisan 1971 yılında Londra’da bir dünya çingene kurultayı toplanır. Orada bir bayrak saptanır. Aşağıdaki o bayraktır. Yeşil çimen, mavi gökyüzü, kırmızı tekerlek; çingenelerin yaşımını anlatan bayrak bugün uluslararası kullanıma girmiş durumda. Kırmızı tekerlek hem göçü, hem ateşi, hem ilerlemeyi simgeliyor. Yine aşağıda Kosova’daki bir okuldan aldığım görüntüde bayrağı farkedebilirsiniz. 



Bu şarkı da o kongrede çingenelerin milli marşı olarak kabul edilir. Tek başına bu bile çingenelerin hüzün ile coşkuyu nasıl harmaladıklarının kanıtı. Dünya üzerindeki tüm çingeneler bu parçayı bilir denir. İkinci dünya savaşında toplama kamplarında yakılırken de bu parçayı söylemişler. Kongre bir karar daha alır; farklı dillerde farklı söylenen çingene, zingara, çigan, gitano, giofog, atzinganoi gibi daha onlarcası bulunan kelime yerine “roman” denmesini ister. O nedenle de artık dünyada kabul edilen ve her dilde söylenebilen Roman geçerli. Ama ben hala çingenenin daha uygun, daha canlı ve sıcak olduğu görüşümde ısrar ediyorum. “Djelem”in ya da “Gelem/Delem/Celem”in kelime anlamı “gitmek, göçmek, yürümek”. Sözlerinin orijinali –kendi dillerinde- şöyle;

Celem, celem, lungone dromensa
Maladilem bakhtale Romensa
A Romale katar tumen aven
E tsarensa bahktale dromensa?

A Romale, A Chavale
Vi man sas ek bari familiya,
Murdadas la e kali legiya
Aven mansa sa lumniake Roma,
Kai putaile e Romane droma
Ake vriama, usti Rom akana,
Men khutasa misto kai kerasa

A Romale, A Chavale

Çevirisini yapmak zor ama İngilizcesinden aşağı yukarı/mealen şöyle çevirilebilir;

Gittim, gittim (göçtüm, göçtüm) uzun yollar boyunca
Mutlu Romanlara bile rastgeldim ömrümde
Ey Roman nereden gelirsin çadırınla
Mutluluğa giden bu yolda ne ararsın?

Oy romanım, oy kardeşim

Bir zamanlar büyük bir aileydik
Black Legion* (kali legiya) onları yok etti
Dünyanın tüm Romanları gelin birleşelim
Bütün yollar Romanların, bütün yollar artık bize açık
Şimdi yükselmek, doğmak zamanı
Şimdi harekete geçersek bizim zamanımız

Oy romanım oy kardeşim.

(*) Black Legion İkinci Dünya Savaşı sırasında o zamanki Yugoslavya’da aşırı milliyetçi milis gücü. Bir tür Sırp çetnikleri sayılabilir.

Bundan beş yıl önce mayıs ayında Saraybosna’ya ailemizin oradaki kolunun ferdinin düğününe gitmiştik. Annemin kuzeninin kızı evleniyordu, annemi de alıp gittim. Annem en son nişanlılığında gittiği Saraybosna’ya yanında 45 yaşına gelmiş oğlu ile yeniden gitti. Tabii müthiş bir ağırlanma oldu. Ve düğünün ilerleyen saatlerinde, her Boşnak düğünlerinde olduğu gibi içkiler tam anlamıyla su gibi akmaya, neşeli şarkılar söylenmeye başlandı. Şarkılardan biri Delem Delem olunca hem şaşırdım, hem çok sevinmiştim. 


Bu şarkıyla 10-12 yıl önce günün birinde Rumelihisarı’ndaki evde yeni aldığım CD’yi dinlerken karşılaştım. Aradan yıllar geçti, Rumelihisarı’ndan Bebek’e, oradan Asmalımescit’e, oradan Bodrum’a taşındım. İçinde Delem Delem’in farklı yorumlarının olduğu CD sayısı arttı ve bu evlere benimle birlikte taşındılar. Neler yaşandı, ne kayıplar verildi. Ne güzellikler tadıldı, hayatlara kimler girdi, çıktı.

Buraya Celem Celem ile ilgili bazı videoların adreslerini yazıyorum. Farklı yorumların olduğu kayıtlar. Şarkı önce ağır başlar, sonra daha hızlanır. En azından birkaçını dinleyebilirseniz aradaki farkların bir kültür farklılığından geldiğini, ama temelinin bir çingene kültürü olduğunu fark edeceksiniz. Eğer zamanınız varsa tümünü dinlemenizi öneririm; müziğin düşündürdüklerini iyice hissedeceksiniz.
  
Bu ise yine Şaban Bayramoviç ve Cubismo’nun yorumu ama konser kaydı ve Josipa Lisac eşlik ediyor. Çok güzel bir yorum.

Bu da Zuzi Zu’nun daha etnik sosu olan bir yorumu

Bu yorum çok farklı. Kanada’da yolda çingeneler bir sokak konseri veriyorlar ve Celem Celem’I yorumluyorlar. İzleyicilerin ve şarkıcının ifadeleri çok ilginç.

Bu videoda çingene soykırımı anısına hazırlanmış. Fonda yine Celem Celem var;

Eğer bu satıra kadar videoları izlediyseniz, tümünün aynı şarkı olduğunu ve bunun artık bir çingene marş olduğunu düşündüğünüzde ne hissediyorsunuz?

Son olarak bu şarkının bende çağrıştırdığı bazı görüntülere de yer vermek istiyorum.


Kosova'da çingenelerin eğitim aldıkları bir okul

Hüzünlü Sarajevo




Ailemizin Saraybosna'daki kolunun Pazariç'teki yazlık evinden


Ben, annem ve Bosna'daki üç kuzini
Annem ile Mostar'da
Gördüğünüz gibi bir folk şarkısı asla tek başına bir şarkı değil. Eğer arkasındaki hikayeyi merak eder de izlerseniz size yeni görüşler, yeni bilgiler, yeni bir dünya, yeni pencereler açıyor. Bu da bir çeşit serüven sayılır. İşte bir akşam bana olduğu gibi, mesela Bodrum’da ılık bir gece bahçede otururken alır sizi nerelere götürür.