27 Haziran 2011 Pazartesi

Bodrum Datça feribot seferleri

Bodrum ile Datça arasında feribot seferleri günde ikiye çıktı. Hergün saat 09:30 ve 17:30'da karşılıklı olarak yapılan seferler Bodrum'da şehrin içinden, Neyzen Tevfik Caddesi üzerindeki Tepecik Camii'ne gelmeden, aşağıda resmini göreceğiniz bilet gişesinin yanından yapılıyor. Datça'da ise, Datça merkezinin tam aksi yönde, yarımadanın Bodrum'a bakan tarafındaki Körmen Limanı'ndan yapılıyor. Körmen ile Datça arası arabayla 10 dakikalık bir mesafe.

Eski Harem arabalı vapurunun kaptan köşkü, vapur jilet olunca Bodrum'da gişe olarak görev yapıyor
Bugünlerde Bodrum kalabalıklaşmaya başladı. Arabasıyla Datça'ya gitmek isteyen İzmir yönünden gelenler içinde, feribotu bilenler feribotu tercih ettikleri için yer bulmakta sorun yaşanabilir, önceden rezervasyon yaparsanız iyi olur. http://www.bodrumferryboat.com/tr/prices.asp

video




Benim arabayı artık tanıdılar, cip ile otomobil sınıfı arasında bir ücret alıyorlar




Datça'ya gideceklere birkaç önerim olacak. Eğer deniz mahsülü ve rakı içmeyi seviyorsanız hiç riske girmeyin, direkt Fevzi'ye gidin derim. Fevzi Datça'nın merkezinde, benim bazen kışın da fırsat yaratıp gittiğim bir yer. Ege sahilinde en iyi deniz mahsülü ve Ege otları yiyebileceğiniz yerlerden biri. Giderseniz benim de selamımı götürün. Fevzi'nin telefonu 0252 712 97 46
Denize girmek için Hayıtbükü, Ovabük ve Palamutbükü'nü öneririm. En geniş sahil Palamutbükü'ndedir. En güzel türkuvaz deniz de oradadır. Sahilde yemek yiyebileceğiniz, makul fiyatlı orta kalite yerler vardır. Öyle şahane yemekler beklemeyin. Ama hiçbiri de kötü değil. Ovabük en sakin olan bük. Hayıt ise bence en sevimli, eski Assos'u hatırlatanı. Eğer Hayıt'a giderseniz de Ortam'da yemek yemenizi öneririm. Özellikle de soğuk bir bira yanında karidesli böreğini... şimdi üşenmesem Bodrum'dan kalkıp gidebilirim. O derece. Körmen'den Datça'ya gelirken, Marmaris-Datça kavşağına görecek ve Datça için sağa sapacaksınız. Saptıktan çok kısa bir süre sonra yine yolun sağında Eski Datça tabelasını göreceksiniz. Mutlaka ama mutlaka uğrayın. Eskilerin mimari zevkini görün. Çünkü şimdiki Datça'nın mimarisi en az Marmaris kadar berbat. Can Yücel'in evini, sokağını, sık sık gittiği kahveyi görebilirsiniz. Daracık sokaklarda yürüyün. Ağustos ayının ortasında, 40 derecede bile gitseniz yürüyün çünkü terlemeniz mümkün değil. Datça'nın havası çok kurudur. Bir kahve için yola devam edin. Datça yarımadasının burnundaki Knidos'u görmenizi de öneririm. Çok etkileyici bir antik şehir. Hele konumu...
Aşağıda saydığım yerlerle ilgili birkaç resime yer veriyorum. Bu arada Ovabük ile ilgili hiç resim çekmemişim. Bu da size bir ipucu olsun.

Palamutbükü
Palamutbükü
Datça'nın merkezinden
Eski Datça
Eski Datça
Fevzi
Feviz'de Ege otları
Hayıtbükü
Knidos tarafları
Knidos
Mesudiye'den Hayıtbükü ve Ovabükü'nün görünümü. Burnun solu Hayıt, sağı Ovabük

26 Haziran 2011 Pazar

Bodrum-İstanbul-Sakarya Hendek-İstanbul-Bodrum git gel 36 saat


Geçtiğimiz Çarşamba günü, yani 22 Haziran günü tabii yine iş için İstanbul’a gittim. Bu sefer amaç, kimlik ve ambalaj tasarımını yapmakta olduğum, birkaç ay sonra piyasaya çıkacak bir su markasının kaynağını yerinde görmekti. Yani kaynağı kaynağında görmeye gittim diyebilirim. Kaynak, Hendek’te Kerim Ali Dağları üzerinde, yaklaşık 1020 metredeydi. Bilirsiniz Bodrum’un bitki örtüsü ile Hendek’in, Sakarya’nın bitki örtüsü karşılaştırılamaz. Biz burada makilerle, mazılarla idare ediyoruz. Çok çok Gökova’ya doğru çam ormanları var o kadar. Buranın hakim rengi o yüzden yeşil değil mavi. Gökyüzünün ve Ege’nin mavi laciverti. İklim deseniz o da çok farklı. O sabah evden çıkarken arabanın termometresi 35 dereceyi gösteriyordu ki, saat henüz 7:30’du. Uçaktan Sabiha Gökçen’de indiğimde hava 25 dereceydi. Üç saat sonra Hendek’te dağın zirvesine yakın olan kaynağa çıktığımızda gölgede üşüdük bile. O anda ısı tahminen 17-18 dereceydi. Neredeyse 12 saat içinde deniz seviyesinden 1000 metreye, 37 dereceden 17-18 dereceye geçip tekrar İstanbul iklimine döndüm.
Aşağıda sözünü ettiğim kaynağı, kaynağa çıkarken yol üstünde uğradığımız alabalık yetiştirilen küçük çiftliği ve kaynağa giden yoldan Sakarya Ovasının harika manzarasını görebilirsiniz.

Alabalık yetiştirilen çiftlik



Çiftliğin sorumlusunun yaşadığı eski ev. Çiftlikteki havuzlardan elde edilen elektriği kullanıyorlar
Kerim Ali Dağı'ndan Sakarya Ovası'nın görünüşü
Bölgenin florası çok geniş

video

Bu bölge su konusunda çok verimli. Saka, Hayat, Aytaç ve Pınar'ın kaynakları da burada.
Sözünü ettiğim su markasının adı henüz kesinleşmedi, onun için burada yazamıyorum. Ama arkasında Atatürk Orman Çiftliği markasının olduğunu yazmamda sakınca yok. Bu su için çok önemli bir gösterge çünkü Atatürk Orman Çiftliği, adında Atatürk isminin geçmesine izin verilen Türkiye’deki tek ticari kurum. Kurucusu Atatürk’ün vasiyetiyle kimliğini ve varlığını sürdüren bir oluşum. Ankara’da çiftliğin merkezine gittiğimde Atatürk’ün çiftiliği ileride idare edeceklere vasiyetini görmüştüm. Kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama vasiyetin içeriği şu; “İleride sizin ürünlerinizle rekabet edecek markalar çıkacak. Onlar sizden ürünlerini sizden ucuza mal etmek için çeşitli yollar deneyebilirler. Siz her ne olursa olsun kaliteden taviz vermeyecek, en kaliteli ürünü en uygun fiyata üretip halka satmaya devam edeceksiniz”. Onun için şimdi AOÇ’nin kaşarındaki süt miktarı ile piyasada satılanların arasında dağlar kadar fark var. Çünkü onlar hem malzemeden çalıyor hem az miktar sütün yanısıra  gdo’su oynanmış malzemeler kullanıyorlar.
Çıkacak olan suyun ben tasarımını hazırlıyorum, markalaştırma hizmetini de Haluk Mesci ve Cin Kapancı’nın Mahi Mahi şirketi veriyor. O sabah beni Sabiha Gökçen’den aldılar. Birlikte kaynağa gittik, çevreyi gezdik, su üretimi hakkında bilgilendik. Bodrum’dan sonra Hendek bana çok farklı geldi. Yeşilin o tonlarını unutmuşum. Ama şunu bir kez daha anladım, beni çeken ağaç, orman, binbir çeşit bitkiler değil deniz ve Ege. Yani birini seçmek zorunda olsam yine Ege’yi seçerdim. Gözüme çarpan bir nokta da o bölgenin mahafazakar yapısı oldu. Bu yapıyla aynı yerde olmak istemiyorum. Ege çok farklı.
Akşam Hendek dönüşünde malum köprü trafiğine yakalandık. Ömür törpüsü. Hergün bu trafiği çekip sağlıklı kalmak mümkün değil. Mutlaka bünyenin bir yerini olumsuz etkiliyordur. İstanbul gerçek bir cendere.

Klasik bir İstanbul gece manzarası
İstanbul hakkında olumsuz şeyler yazınca beni istanbul düşmanı sananlar oluyor. Bu konuda mail yazanlar da var. Bu blogda yazdıklarımı tam okumadan bir iki lafa takılanlar öyle sanıyor olabilir ama benim İstanbul’u değil, İstanbul’da yaşayanların çoğunluğunu oluşturan muhafazakar hayat tarzını, hayatın tadının burada değil öte dünyada olduğuna inanan kitleyi ve İstanbul’da yaşamanın zorluklarını sevmediğimi anlamaları için tümünü okumaları gerek. İstanbul’da oturup denizi hiç görmemiş, “mundar” diye kabuklu deniz mahsulu yememiş, günah diye ağzına içki koymamış insan türüyle bir arada olmak istemediğim için o şehirden gittim. Hemşehrim diyeceğim, öyle hissedeceğim insan sayısının çok azaldığını gördüğüm için İstanbul’dan uzaklaştım. Büyük İustinianos’tan İstanbul’a gömülen son padişah V. Mehmed Reşad’a kadar İstanbul’u yöneten egemenlerin hiçbiri bu kente saygıda kusur etmemiş, ona hor davranmamıştır. Onların tümü benim asırlık hemşehrilerim. Ama boğaza, su havzalarına, oraya buraya rant için ev yapan, satan, izin veren, alan, yaşayan, bu şehri idare eden yeni nesil benim için uzak durulması gereken güruh. Şu anlatacağım ne demek istediğimi çok iyi belirtiyor; çocukluğumu geçirdiğim 60’lı yıllarda yazın gittiğimiz İdealtepe’deki sayfiye evimizden şehire inmek için vapura binerdik. Akşamüstü dönüşlerinde köprüden kalkan şehir hatları vapurlarından Fenerbahçe, Paşabahçe ve Dolmabahçe isimli olanlarına denk gelirsek, büyüklerimizin bara oturup, güneş batarken boğaza karşı rakı içtiklerini görürdüm. Şimdi artık yeni yasayla uçaklardaki içki servisi de kaldırıldı. İşte bu zihniyetle bir arada yaşamak istemiyorum. Bu zihniyettekileri ne vatandaşım ve hemşehrim olarak benimsemiyorum. Onun için de mümkün olduğunca onlardan uzakta, daha dünyevi zevkleri öne çıkaran zihniyetle bir arada olmayı seçiyorum. Bodrum bu bakımdan bana çok uygun. Mesele bu, yoksa İstanbul’u sevmemek değil.
Akşam saat 22 civarı İstanbul’a döndebildik ve ben sıklıkla kaldığım Pera Tulip Otel’e yerleştim. Kendimi dışarı attım. Önce bir Cavit’e uğradım. Ayak üstü bir kadeh içip Cavit’le sohbet ettikten sonra Asmalımescit’i turladım. İçinde yaşayanlar farketmiyor olabilir ama bir şey söyliyeyim mi; Asmalı git gide bozuluyor. Tümüyle bir açıkhava birahanesine dönüşüyor. İrfan Kuriş’in Flamm’ı kapatması bir milat oldu. Orası da birahane olmuş. Otto, Refik, Yakup, Cavit ve Babylon henüz ayakta. Şimdilik bu müesseseler orayı ayakta tutuyor.

Pera Tulip'in odaları


Asmalımescit Sokağı ile Meşrutiyet Caddesinin kesiştiği yere Nort Shields açılmıştı. Bu sefer de oranın kaldırımında oturup bir bira içip etrafı seyrettim. 

North Shields'e oturup Asmalı'ya geleni gideni izledim
Asmalı’yı Araplar basmış. Ama bunlar eskiden Yalova’yı ve Adalar’ı basan Suud türünden değil, daha çok Lübnan/Beyrut’tan ya da Ürdün’den gelen Araplar olduğunu gördüm. Çoğu 20-30 yaş grubundan. Dizi filmlerin çekildiği mekanları geziyorlar. Hani Holywood’a gidilir ya, onun gibi. Ben dizileri izlemediğim için bilmiyorum ancak okuduklarımdan biliyorum ki bu diziler Arap aleminde prim yapıyor. Bu yolla da bir turizm potansiyeli yaratılmış.
O kadar kalabalık ve üstüne de Araplar yetti deyip ertesi gün Bodrum’a kaçtım. İşler olmasa, öyle sanıyorum ki yılda en fazla üç dört kez İstanbul’a gidip dostları, arkadaşları görüp, Bebek-Arnavutköy arasını yürüyüp, bir de Asmalı’da bir meyhaneye gidip dönerim. Bu da bana yeter.

24 Haziran 2011 Cuma

Bodrum'dan Datça üzerinden Bozburun Yat Kulübüne

Geçtiğimiz hafta cuma günü kendime tatil verdim ve yine düştük yollara. Şimdi yazacağımı okuyunca kızanlar olabilir ama, ben kışın Bodrum'da yaşadığım için yazın yazlığa Yalıkavak'a gidiyorum. Ara sıra tatil için de Ege'deki civar yerleri geziyorum. Yani Bodrum'un benim için bir tatil beldesi olmasından öte, farklı bir anlamı var. Yaşadığım, çalıştığım yer. Kimi İstanbul'da çalışıp yaşıyor, tatile Bodrum'a geliyor, ben de seçimimi bu şekilde yaptığım ve sürekli Bodrum'da yaşadığım için, tatile Ege'nin diğer köşelerine gidiyorum. Burası Bodrum ve burada yaşamanın nimetlerinden yararlanmak gerek. Kız arkadaşım bir jest yapıp iki geceliğine Bozburun'daki Bozburun Yat Kulübü'nde yer ayırtmıştı. Orayı geçen yıl duymuştum. Adında yat kulübü lafı geçtiği için de bende sadece teknesi olanlara hizmet veren bir yer algısı oluşmuştu. Öyle değilmiş. 
Önce biraz Bozburun'dan sözetmek istiyorum. Bozburun adından da anlaşılacağı gibi ağaçsız, boz tepelerle çevrili bir koy. Marmaris'e bağlı. Marmaris'ten Datça'ya giden karayolunda sağdaki Bördübet sapağını geçtikten sonra sola yol ayrımı vardır. O ayrım Bozburun ayrımıdır. Benim her gidişimde uğradığım Mavi Pide'de bu yol ayrımında. Sola saptıktan sonra Hisarönü, Turgut, Orhaniye, Selimiye ve sonra Bozburun gelir. Bozburun'a gelmeden önce de Bayır yol ayrımını görürsünüz.
Bozburun'a ilk gidişim bundan yaklaşık 13 yıl önceydi. Yolu yeni yapılmıştı. Öncesinde ulaşmak epey zormuş. Daha sonraki yıllarda evlendim ve Derya'nın annesi-babası önceleri yazları sonraları tümden oraya yerleştiler. Biz de her yaz en az bir kere gider olduk. Bozburun o coğrafyanın yeşilliğine inat, boz bir bölge. Bir tepe öncesi Selimiye var ve çok daha yeşil. O nedenle önce bir hayal kırıklığı oluyor. Bu mu yani dedirtiyor. Yerlisi de bir tuhaf. Bodrum'lu gibi neşeli, eğlenceyi seven, içki içip hayattan zevk alan tipler değil. Yatsı ile yatıp sabah ezanıyla kalkan türden insanlar. Bir sonbaharda gitmiştik, akşam dışarıda yemek yedikten sonra eve dönerken yollarda kimseleri görmemiştim, hayret etmiştim. Orfoz'u saymazsanız, bizim Bodrum'da ya da İstanbul'da anladığımız manada doğru dürüst balık ve deniz mahsülü yiyecek bir yeri bile yok. Teknecilik gelişmiş. Yani tersanecilik ve ahşap yat yapımı var. Yeni yeni turizm geldi. Sit alanı olduğundan ciddi koruma var. Bu da iyi birşey, yoksa Bodrum'a döner. Koyda yeni yeni siteler oluşur, tadı kaçar.
Evlerin mimarisi çok kötü. Son derece zevksiz. Bir camisi var, evlere şenlik. Eski küçük camiyi yıkıp altında dükkanlar olan mimarisi kötü bir cami yaptılar. Her tarafı pvc kaplı bir cami düşünün. Yapıldığı zaman adını Pimapen Efendi Camii koymuştum. Bu konuda Bodrum beyaz evleriyle nispeten sıyrılıyor, insana Ege duygusu veriyor. Ama Marmaris, daha önce de yazdığım gibi denizi görmeseniz size Burdur'daymışsınız duygusu verebiliyor. Bozburun da öyle. Birbiriyle alakası olmayan derme çatma, tuhaf renklere boyanmış evler yayılmış. Arada birkaç tane İstanbul'dan yerleşenlerin yaptırdığı güzel taş evler hemen dikkati çekiyor.
Bozburun'a beni çeken tek şey Orfoz. Orfoz ile ilgili daha önce de yazmıştım; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/01/orfoz.html . Bu seyahatten sonra artık Bozburun Yat Kulübü için de Bozburun'a giderim.

Yat Kulübünün denizden görünümü
Yat Kulübünden bir detay
Yat Kulübünden bir detay daha
Bozburun Yat kulübü, aslında buraya 30 yılı aşkın bir süre önce yerleşen Prof. Süleyman Dirvana'nın evinin de olduğu 6,5 dönümlük bir arazi. Yıllar önce dikilen ağaçlar büyümüş, Bozburun'un boz burnunda adeta bir vaha oluşmuş. Prof. Dirvana Türkiye'nin yetiştirdiği, bulduğu tedavi yöntemlerine adı verilen çok önemli bir tıp adamı olduğu kadar yelkenciliği ile de çok önemli biriydi. Geçen yıl bu dünyadan göç eden Süleyman Dirvana'nın tatlı eşi Zeynep Hanım bu gidişimizde bize hayatlarını anlattı. Nasıl Kanlıca'daki yalılarından, Seddülbahir isimle yelkenlileriyle, şimdilerde 32 yaşına gelmiş oğullar Ethem'i ve birkaç parça eşyayı da alarak Bozburun'a geldiklerini ve şimdi evlerinin olduğu yere çadır kurarak yazı geçirdiklerin... nasıl kendi başlarına ilk taş evlerini yaptıkların tatlı tatlı aktardı. Zeynep Hanım geçekten çok hoşsohbet, çok görgülü bir hanımefendi. Aile çocukları Ethem'i de belli ki çok iyi yetiştirmişler. O da babası gibi tam bir denizci.
İşte o evlerinin olduğu araziye beşi süit olmak üzere onbir oda eklemişler. Odalar çok yalın, hiç bir fazlalığı yok. Bizim kaldığımız odanın manzarası nefes kesiciydi. Aşağıdaki videoda önce Bozburun sapağındaki Mavi Pide'nin içinden geçen dereyi, sonra da Yat Kulübünün hem sakinliğini, hem manzarasını görebilirsiniz.


video


Personel çok genç, çok sevimli ve neşeli. Dirvana'ların kedileri birer huzur timsali. Bahçede gezinen iki köpek ile kediler birbirleriyle çok iyi geçiniyor. Kedi köpeğin üstüne basıp yoluna devam ediyor mesela. Ve özellikle kedilerden tekir olanı bir sevgi arsızı. O kadar sevimli ve kendini sevdirmeyi biliyor ki görmeniz lazım. Şezlongta uzanmış kitap okurken yanınıza uzanıp eliyle kitabı ittirip onu sevmenizi bekliyor.
Bozburun Yat Kulübünün işletme anlayışını aslında en iyi Zeynep Hanım ifade etti. Geniş bir aileyiz, buraya gelen misafirlerimizi de uzaktan gelen akrabalarımız gibi görüyoruz dedi. Doğrusu bunu hissettiriyorlar. Bu arada Ethem Dirvana, bizim Rezzan Tanyeli'nin çekmekte olduğu uzun metraj filmde oyunculuk da yapmış. Bunu sonradan yolda Rezzan ile konuşurken öğrendik.
Buraya da Orfoz gibi denizden ulaşabiliyorsunuz. Karadan arabanın gideceği bir yolu yok. Bu da sakinlik demek. Denize sabah erken saatte girmenizi öneririm. Karşıki tepelerin o saatte çarşaf gibi dümdüz denize yansıması çok etkileyici. İlk akşam çok rüzgar vardı. Ama ikinci akşam yemek için Orfoz'a geçtik ve hava bize iyi davrandı. Orfoz'u bir daha uzun uzun anlatmaya ihtiyaç yok, her zamanki gibi olağanüstülüğünü ısrarla sürdürüyor. Bir kerecik olsun, herhangi yediğim birşey biraz aksasın değil mi? Mümkün değil... Selçuk ve Güneş Bozçağa'nın buna izin vermesi sözkonusu bile olamaz.

Orfoz'un denizden görünüşü
Orfoz'dan bir kare
Orfoz'dan bir kare daha
Orfoz'da yemek öncesi gelenler
Ve Orfoz'un müthiş balık çorbası
Orfoz'da da malesef Bodrum'da bu aylarda rastladığımız gibi sevimsiz İstanbul'lu tipler vardı. Dünyayı kendisini yaratmış havalarında, kendine verdiği değeri sadece kendinin saptadığı, kimsenin aslında değer vermeyeceği tiplerden söz ediyorum. Dünyayı gezmişiz, biz bu yemekleri biliriz havasındaki sevimsiz insanlar. Zaten içlerindeki en sevimsiz çift kola içiyordu. Buradan anlayın işte... O akşam da böyle bir masa bize de denk geldi. Neyse ki erken gittiler de saçmalıklarına daha fazla katlanmadık.

Şimdi sizleri aşağıdaki resimlerle başbaşa bırakıyorum...

Bodrum-Datça arası çalışan feribotlardan birine binip Datça'ya, oradan da Bozburun'a geçtik
Bu mevsimde güneşlenerek yolculuk edilebiliyor

Datça - Marmaris arasındaki olağandışı manzaralı yol. Soldaki bölüm Bördübet tarafları, yani Gökova. Sağdaki deniz ise artık Akdeniz sayılır. ortada ise kıvrıla kıvrıla giden karayolu
Mavi Pide'nin ördekleri

Hayatımda yediğim en hafif pide. Zeytinyağı kullanıldığı için mideyi yakmıyor
Mavi Pide'nin bahçesi
Mavi Pide'nin bahçesinden
Bozburun Yat Kulübüne varır varmaz ikram edilen soğuk limonatalar
Odanın manzarası
Tesiste tipik Ege görüntüleriyle karşılaşıyorsunuz
Berbat Bozburun mimarisi örneklerinden
Bozburun Yat Kulübünden bir detay
Gün batımına rakıyla eşlik etmek...
Bugüne kadar kaç ülkede kaç otelde kahvaltı ettim saymadım. Bozburun Yat Kulübündeki kahvaltı unutulmazdı

İkisi siyah üçü yeşil olmak üzere beş çeşit zeytin sunuluyor. Benim gibi zeytin düşkünü için harika bir durum
Reçelleri tatmadım, çünkü hiç tatlı yiyemiyorum. Ama görüntüleri ve sunumu nasıl?

İskelede akşam yemeğe hazırlığı...
Bozburun'a giderken Selimiye'nin görünüşü
Selimiye
Ve tarif edilemeyen türkuvaz deniziyle Datça Palamutbükü sahili
Yakında bir haftasonu yine Datça'ya geçip bu sefer bir yaz akşamı Fevzi'de yenen mezeleri ve civar bükleri yazmak istiyorum.