29 Temmuz 2011 Cuma

Yalıkavak’ta yiyecek mekanları


Bu yazıyı 2011 yazının 29 Temmuz günü yazmışım. O günden bugüne çok şey değişti. Kişisel görüşüm şu; Yalıkavak bozuldu. Bu benim dünya görüşümü yansıtan bir fikir. Başkaları başka şey düşünebilir. Öyle de düşünüyorlar ki Yalıkavak'ta inşaat sektörü patladı, konut fiyatları katlandı. İstanbul'un çoğu yeni zengin kesimi yazlık almaya başladı. Ardı ardına "biiç"ler ve rezidanslar açıldı. Eskiden sadece Xuma varken şimdi -görgüsüz- takımın geldiği, bütün gün cıstak müzik çalınan, akşamları "happy hours" konseptli mekanlar türedi. Bunlarla beraber yeni insanlar da türedi ve Yalıkavak'ın tadı iyice kaçtı. Aşağıda öve öve anlattığım bir zamanların Sait'i yok artık. Adı marina kendi AVM olan, zevksizlik abidesi Palmarina içine geçti. Böylece yok oldu. Şimdi Bodrum'a şube açtı ama eski yerindeki o havanın olması maalesef mümkün değil. Duyduğuma göre de eski yeri "Eski Yer" adıyla eski kadronun bir bölümüyle hizmet veriyormuş.  
Ben bu yazıyı yazdığım zaman yazları Yalıkavak'ta geçiriyordum. Palmarina'nın açılmasını takip eden yıl ardıma bakmadan kaçtım. O zamandan bu zamana yazları toplasanız üç-dört kere Yalıkavak'a gittim o kadar. Aşağıdaki yazı bu nedenle güncel değildir, çünkü artık Yalıkavak'a gitmiyorum. Gitsen nereye giderdin diye soracak olursanız üç yer sayarım; Balıkçı limanındaki Çardaklı (Mehmet), Yalıkıyı (Murat) ve Gerişaltı'ndaki Deniz Kızı. 
Okumak isterseniz, 2011 yazında yazdıklarım aşağıdadır...

Yalıkavak Bodrum’un yeme içme seçenekleri bakımından tahminimce en zengin bölgesi. Bu konuda diğer köylerden ileri ve çeşitlilik bakımından Bodrum’la yarışır. Özellikle deniz mahsulleri konusunda çok iyi restoranları var. Bodrum’u yakından bilmeyenler için balık yenilecek en iyi yer Gümüşlük’tür. Ama Bodrum’da yaşayan bizler için en son gidilecek yer Gümüşlük’tür. Çünkü genellikle mezeleri sıradandır, servis özensizdir, fiyatlar asla sunulanın karşılığı değildir. Bundan 15-20 yıl önce böyle değildi tabii. Ne zaman ki Bodrum’da yazlık konut meselesi patladı, o zaman iç turizm de patladı. Ve Gümüşlük eski entellektüel, bohem kesimin yeri olmaktan çıkıp, yerli turistin balık yemeye gittiği bir büyük restorana dönüştü. Özensiz restoranlar birbiri ardına açıldı. Şimdi gittiğinizde Kumkapı tarzı bir yer ile karşılaşıyorsunuz. Bir iki farklı restoran var ama onlar da fiyat konusunda çok acımasızlar. Mimoza içlerinde en özenlisi. Yazın reklamcı tayfasının ağırlıkta olduğu müşteri profili yüksek gelir grubundan. Bu da fiyatlarda kendini belli ediyor. Gerek gelen kitlesi gerekse konumu itibariyle benlik bir yer değil. Gümüşlük koyunun dibine doğru bir mekan, bana bir süre sonra kapalı yerdeymişim duygusu veriyor.
Yalıkavak’ta balık ve deniz mahsulleri konusunda Sait, her bakımdan çok ayrı bir yer. Konumuyla, meze kalitesiyle, çeşitliliğiyle, servisiyle farklı ve sonunda verdiğiniz paranın karşılığını alıyor olmanızla her türlü övgüyü hak ediyor. Geçtiğimiz aylarda Sait ile ilgili detaylı bir yazı yazmıştım. O yazıyı okumak , Sait hakkında daha da bilgilenmek isterseniz lütfen bu linki tıklayın; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/02/yalkavakta-harika-lezzetler-sait.html
Yazın şu kalabalık döneminde Sait’te yer bulmak mümkün değil. Birkaç gün önceden yer ayırtmak gerekiyor. Hele deniz kıyısı bir masa istiyorsanız 15 gün önceden konuşmalısınız. Geçen akşam yine oradaydım, tahminen aynı anda 300 kişi filan yemek yiyordu, serviste en ufak bir aksama olmadı. Çalışanlarla artık akraba gibi olduk, çünkü özellikle Sait’e kışın gitmeyi seviyorum. O zaman etraf çok sakin oluyor, personel de beni ailedenmiş gibi görüyor. Dışarıda poyraz fırtınası ile coşan deniz camları döverken şömine başında yiyip içmenin tadını anlatamam. Zaten çok temel bir şey şu ki Bodrum’u gerçekten tanımak isteyen yılda en az bir kez kışın Bodrum’a gelmeli. O zaman neden temmuz ve ağustos aylarından pek hoşlanmadığımızı çok iyi anlayacaklardır.

Geçen akşam gün batımında Sait

Sait'teki ahtapot ızgaradan daha iyisini henüz yemedim
Kış mevsiminde Bodrum'da dil yenir


Sait’in dışında da Yalıkavak balıkçı açısından çok zengin. Memedof, Deniz Kızı, Hünkar, ve Hasan, Sait’in olduğu Gerişaltı denen bölgede, yanyana sıralanmış durumda. İlk taşındığım senelerden birinde kışın sıkı bir kazık attığı için bir daha hiç gitmediğim Çimentepe’yi de saymak lazım. Orası da eski bir balıkçı, epey müşterisi var. Üç dört sene önce iki kişi, biraz meze, bir küçük rakı ve bir deniz levreğine 200 TL verince bir daha gitmemeye karar verdim. Kıyaslamak için şu bilgiyi vereyim; aynı dönemde aynı yemeği –ki daha iyisini- Sait’te 100-125 TL civarına yerdiniz. O nedenle Çimentepe için hiçbir zaman iyi şeyler düşünmüyorum. Aynı yol üzerinde ismini bilmediğim birkaç balıkçı daha var ama yukarıda ismini saydıklarım en bilinenleri. Yalıkavak’ın eski köyiçi dedikleri yere gittiğinizde ise, balıkçı barınağının civarında Çardaklı, Cumbalı, Çakıroğlu adında üç balıkçıyı görürsünüz. Ben içlerinde Çardaklı’ya yani Mehmet’e giderim. Eskiden Cumbalı’yı işletiyordu ve çok müşterisi vardı. İki sene önce mal sahibiyle anlaşamayınca orayı boşalttı ve hemen yanında pek iş yapmayan, adı İzmirli Balıkçı olan dükkanı tuttu. Kısa zamanda işini büyüttü. Herkes Cumbalı ile rekabet edemez diye düşünürken Mehmet işini oturttu. Bu da şunu gösteriyor ki mekan önemli ama ustalık daha önemli. Ben Mehmet varken hiç Cumbalı’ya gitmeyi düşünmedim bile. Dün akşam da yine Mehmet’te gün batırdık. Aşağıya dün akşamdan birkaç fotoğraf ekliyorum.

Çardaklı'nın mezeleri


Çardaklı'da gün batımı
Barınağın sonuna doğru üç balıkçı daha var; sondakinin mezeleri temiz, taze ama çeşit az ve bilindik şeyler. Balığı yanındaki kooperatiften alıp pişirtiyorsunuz. Kooperatif de artık nasıl bir kooperatifse levrek, çipura, barbun dışında hiç balık olmuyor. Bu sözünü ettiğim yer fiyat itibariyle çok makul. Benim gibi uzun süre oturup, sohbet edip yemek yiyen biri için cazip bir mekan değil ama mesela öğlen canınız balık istediğinde ideal. Bir balık, bir salata bir iki soğuk meze bir de birayla 30-40 TL’ye kalkabilirsiniz.

Barınağın sonuna doğru yan yana üç balıkçı var
Daha önce de yazmıştım, benim kebapla pek aram yok. Onun için Yalıkavak’taki kebapçılar hakkında birşey yazmam yanlış olur. Sadece şunu söyliyebilirim, gözümün önüne getiriyorum da tahminen 10 civarı kebapçı var sanırım. Ayrıca Yalıkavak’ta hatırı sayılır sayıda pide salonu var. Yerli turist pideyi sever. Sabaha kadar açık birkaç çorbacıyı da eklemem lazım.
Tabii Yalıkavak denince çoğu kişinin aklına ilk olarak köfte geliyor. Meşhur Kavaklı köfteci Yalıkavak’ın simgesi olmuş. Yazın millet kuyrukta bekliyor. Bir keresinde bekleyen 37 kişi saymıştım. Özelliği ne derseniz, herkes sevmeyebilir ama içindeki kuyruk yağından mıdır nedir tadı farklı. Sadece köfte ve piyaz var. Başka hiç bir yiyecek satmıyor. Ocaktan sızan yağlarla ve tereyağından yaptığı sosla kızarttığı ekmek direkt damarı tıkıyor belki ama laf aramızda lezzetli. Şimdilerde hemen yanına çakma bir Sultanahmet Köftecisi ve diğer tarafına ise Saraybosna köftecisi açıldı. Geçenlerde Saraybosna köftecisini merak ettiğim için gittim. Akşam yemeğine gitmekle hata etmişim. Servise yetişemiyorlar. Bir aile işletmesi ve ana, baba çoocuk filan toplam 5 kişi çalışıyor ve yetmiyor. Önden gelen pidemsi ekmek köfte gelene kadar buz oldu. Köfteyi de tam 25 dakika bekledim. Normalde çıkıp giderdim ama merak ettiğim için kaldım. Saraybosna’da cevap/cevapçiç denilen bir köfte türü var. Bosna’lılar köfte deyince çok kızıyorlar onun adı cevapçiç diye düzeltiyorlar. Aslında bildiğiniz köfte ama midevi bir köfte. Yağı filan ayarında. Sarayvo’da Başçarşı’daki meşhur Ferhatoviç’de o kadarı güzelini yerdim ki Yalıkavak’taki o ayarda değildi. Bir şans daha vereceğim ve bir öğlen gideceğim. Ama ıspanaklı boşnak böreği gerçekten iyiydi. Rahmetli anneannemin ve Sarayvo’daki tetkanın yaptığı cinsten.
Kavaklı köftecinin önünde kuyruk
Yeni açılan Saraybosna köftecisi
Boşnak böreği
Çakma Sultanahmet köftecisi
Yalıkavak’ta ayrıca bir kategoriye girmeyen farklı tatlar sunan çok sayıda restoran var. Bunların çoğunluğu İngilizlerin gittiği yerler. Yalıkavak’ta hatırı sayılır bir İngiliz nüfus var. Yaz kış burada yaşayanlar olduğu gibi sadece yazın gelenler de var. Beşyüz civarında İngiliz alie olduğu söylenir. Çarşı içinde Paprika adında çok sevimli bir küçük lokanta daha var. Bir karı koca işletiyor. Bu aralar ihmal ettim, uğramak istiyorum. Fener kavurması meşhurdur. Çarşıda bir de Gülten Abla’mız var ki onun da ev yemekleri iyidir. Benim favorim karnıyarık, pilav, cacık üçlüsü. Sarması ve diğer yemekleri de iyidir. Akşamları meze de var. İsteyen rakısını da içebiliyor. Ve en önemlisi kocaman bir ağacın altında oluşu. Doğal klima durum var. 

Gülten Abla'nın lokantası


Surfer Crab'ın mürekepbalıklı makarnası
Yalıkavak'taki yeni evin konumu çok iyi. Altımda Kutman Bistro, karşımda sağda Surfer Crab var
Yalıkavak'ta çarşı girişinde yeni açılan bir bistro

Ayrıca benim evimin altında Kutman şarap mağazası ve yanında bistrosu var. Evim iyi bir yerde yani... Dün akşam iki şişe şarap eşliğinde Kutman Bistro’da hafif ve lezzetli bir yemek yedik. Yeni eve taşınalı fazla olmadı, anca zaman bulup bistroya uğrayabildim. Hesap almadılar, bu yemek komşuya hoşgeldin olsun dediler, mahçup oldum. Ev için bir şişe Öküzgözü/Boğazkere bir şişe de Kalecik Karası aldım, deneyeceğim. Tam karşımda da Surfer Crab adında, ağırlıklı olarak yengeç, kalamar türü deniz mahsullü menüsü olan, yeni açılan sevimli bir restoran daha var. Sabah erken saatte bağırta bağırta Guns’n Roses falan çalıyordu. Ben konuşmaya gitmeyi düşünürken benden önce davrananlar olmuş ki, gürültülü müzik kesildi.
Şu sıra el değiştiren Yalıkavak Marina’da Bodrum’daki Tango’nun bir şubesi var. Et konusunda iddialı bir restoran. Aslında şube lafı yanlış oldu çünkü önce Yalıkavak Marina’da vardı, ardından Bodrum’da tam marinanın karşısındaki yeri açmıştı. Çok iyi olduğu söylenir. Ben balık ve deniz mahsülcü olduğum için bunca yıldır daha Tango’ya hiç gitmedim. Bu kış bir akşam Bodrum’dakine gidip yemem lazım, ayıp oluyor. Her gün selamlaşıp duruyoruz.
Belediyenin kafesini saymadan geçmem. Çünkü konumu çok güzeldir, sürekli eser, gayet lezzetli tostları vardır. Yer içer üç kuruş para ödeyip çıkarsınız. Bodrum’a temelli yerleşmeden önce yarı zamanlı olarak Yalıkavak’a geldiğimi söylemiştim ya. İşte o ilk gelişlerimde belediyenin cafesinde iki tost ve iki çay içmiştim. Benim İstanbul’da yaşarken bazı sabahlar Bebek Kahve’de yediğim menünün aynısına, Bebek’te ödediğimin dörtte birini –evet yanlış değil tam dörtte biri- ödediğimi görünce şaşalamıştım.
Bu arada birkaç barımız da var. Ben sadece Sandıma’ya giderim. Özellikle bazı kış geceleri Sait’e gitmek için Yalıkavak’a geldiğimde gece araba kullanmamak için Bodrum’a dönmeyip buradaki yazlık evde kalıyorum. İşte böyle gecelerde Sandıma’ya uğramamazlık etmiyorum. Sandıma da çok şeker iki dostun işlettiği mütevazı bir bar. Müşterisi ağırlıklı olarak İngilizler. Onun için kışın açık televizyonda kriket veya hokey maçlarını göz ucuyla seyrede seyrede kuralları kaptım. Bu arada içki fiyatları Bodrum'daki barların az yarısıdır.

Sandıma Bar
Belediyenin kafesinin konumu harikadır
Sonuçta Yalıkavak’ta her damak zevkine ve her keseye göre yemek var. Adam başı 15 TL’ye de 150 TL’ye de yemek yenecek seçenek bulunur. Sadece Yalıkavak bile tahminimce Çeşme’deki toplam restoran sayısını yakalar. Bu arada saydıklarım Yalıkavak merkezindeki yerlerdi. Frenk Azmağı’ndaki Tersane balıkçısı gibi Yalıkavak koyunun öncesindeki ve sonrasındaki koylarda olan yerleri saymadım.
Bir ara yolunuz Yalıkavak’a düşerse bu yazdıklarım işinize yarayabilir. Afiyet olsun... Sağlığa

26 Temmuz 2011 Salı

Bodrum-İstanbul gidiş geliş 12 saat ve Asmalımescit'in son hali

Bu sabah -tabii yine iş için- İstanbul'a yollandım ve akşamına döndüm. Sabah 09 uçağı ile gittim, 19:30 ile geldim. İstanbul çok boğucu ve nemliydi. Kışının gri, pis havasını ve insanın kulağına bile kaçan toz gibi sinsi yağmurunu hiç sevmezdim. Yazın da şu nemli yapış yapış havasını sevmem. Bodrum'da kış da yaz da adam gibi. Kışın doğru dürüst, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ve en geç ertesi gün hava pırıl pırıl oluyor. Öyle günler süren grilik yok burada. Yazın da adam gibi sıcak oluyor ama İstanbul'unki gibi kalleşçe acıtmıyor, boğmuyor. Tabii denize girip serinleme gibi alternatiflerden şimdilik hiç söz etmiyeyim. Çünkü birkaç saat önce İstanbul'daydım ve yazı orada geçirmenin ne menem birşey olduğunu bugün yine yaşadım.
Sabah 9'daki Atlasjet uçağı genellikle olduğu gibi tam saatinde kalktı ve yolda pilotun yaptığı anonsa göre Atatürk Havalimanı kulesi öncelikli iniş izni verip hava koridoru açmış, kalkıştan tam 48 dakika sonra tekerlek piste değdi. Şansıma son derece efendi bir şoförün kullandığı, temiz ve kliması çalışan bir taksiyle ilk toplantı mekanım olan Sütlüce'ye Arçelik'e gittim. Hayırdır dedim, bu işte bir terslik var, bu kadar efendi bir şoför filan...Toplantım bitince ikinci toplantı için Tünel'e ofise gitmek üzere bindiğim taksi İstanbul'da olduğumu hatırlattı. Pis, klimasız bir taksi ve günaydın dediğimde "hö" diyen bir şoför. İnerken iyi günler dedim, cevap bile vermedi. İşte aslında benim İstanbul'dan sıkıldığım konulardan biri de bu. İstanbul'a göçenlerin kendini geliştirmemesi, geldikleri yerdeki insan ilişki biçimini yanlarında getirmeleri ve bunların her yerde karşıma çıkması.
Başsağlığı için Asmalı'ya Refik'e uğradım, Refik Jr'u bulamadım ama Asmalı'nın son halini görünce iyi ki Refik bunu görmedi dedim. Bütün masalar kalkmış. Bomboş bir sokak. Öğle yemeği saatinde birkaç kişi vardı. Bu sıcakta Helvetia'nın içinde oturmayı ben de göze alamadım ve uğramadım. Boncuk, Sofyalı. Otto... bomboştu. Sofyalı yan sokağına bir iki masa koymuş çünkü ara sokaklara karışmıyorlarmış. İrfan Kuriş'in eski mekanı Flamm'ın köşesinde eski eleman Yusuf'a rastladım. Asmalı'da yakında kan akabilir, durum çok kötü dedi. Bu işin arkasında bir yuhalama konusu olduğunu söyledi. Politikacıyı yuhalıyınca o da hıncını esnafın masalarını kaldırtarak alıyor. Güya o ahaliyi cezalandırıyor. Arada olan esnafa oluyor. Buna da demokrasi diyorlar. Hadi canim siz de... geçiniz.

Ece'nin önü
Ya-Re, Yakup ve Cavit'in oldugu bölge
Refik'in önü
Sofyalı Sokak
Helvetia ve The House Cafe'nin bulunduğu köşe

Bu da havalimanında dönüş uçağını beklerken yediğim menü. Hep balık, ahtapot, karides, rakı resmi olmuyor işte
Asmalı bir simge. Bir hayat tarzının simgesi. İçki içmeyi, eğlenmeyi, bu dünyadan zevk almayı, yemek yemeyi seven kitlenin bir hayat tarzı var. Özellikle haftasonları dışarıya çıkarak, arkadaş gruplarıyla birlikte eğlenerek yaşıyorlar. Ve günümüzde kendilerine muhafazakar demokrat diyen ama bu tanıma hiç uymayan politikalar güden güruh bu kitleye tahammül edemiyor. Bu çok açık. Hayatın bu dünyada zevk alarak, hayatın tadına vararak yaşanmasını benimseyen kesim ile bu dünyayı ıskalayıp öbürüne cennete mennete yatırım yapanın çatışması. Eğer içki içmeyi haram sayan zihniyeti belediye başkanı seçerseniz o da kalkar yukarıdan gelen emirle bu haltı yer. Bazılarının bir dönem aman ne hoş, saçı uzun çok batılı tip dedikleri işte bu kafa. Bakın, Bodrum'da belediye bütün kış ortalığı hallaç pamuğu gibi atıp, kaldırımları genişletip araba yolunu daralttı. Neden biliyor musunuz? Restoranlar, bistrolar kaldırıma daha çok masa atabilsin diye. Bodrum'da belediye bunu yaparken İstanbul'un turistik bölgesi Beyoğlu'nda belediyeyi yöneten kafa masa kaldırtıyor. İşte bunun için artık İstanbul'u hiç sevmiyorum. Yoksa Boğaz'ı kim sevmez?
Gördüğüm şu ki Asmalımescit'i biterecekler. Gelen turist profili de arap turiste kayacak gibi. Zaten son dönemde böyle bir eğilim gözlüyordum. Ayda bir İstanbul'a gidince değişimi daha rahat farkediyorsunuz. Asmalı son zamanda Şam'a dönmüştü.
Bunlar can sıkıcı işler. Tam zamanında kaçmışım diye düşündüren olaylar. İçinde olup sinirlenmektense, sabah kalkıp denize girip evimde mayoyla çalışmayı tercih ederim.
Bana bugün yine sordular; İstanbul'dan çok mu sıkılıyorsun diye. Ben de bunu sorana karşı şunu sordum; şu saatte terden yapış yapış durumda, Asmalı'nın üstünde sokakta bir masada bir sade kahve ve yanında soğuk bir su bile içemezken, üstünde sırtına yapışan bir gömlek, bir blucin ve ayağında ayakkabı ile olmayı mı, yoksa ayağında bir bodrum sandaleti, üstünde bir mayo ile Yalıkavak'ın tatlı tatlı esen rüzgarında balkonda kahve ve soğuk suyunu içmeyi, çalışırken ara verip denizde yüzüp sonra çalışmaya devam etmeyi mi tercih ederdin?
Başka sorum yok...

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Yalıkavak Bodrum’un neresinde, iklimi nasıl?


Bugünden başlayarak birkaç yazıda Yalıkavak’ı anlatacağım. Yazlarımı geçirdiğim, çok sevdiğim ve bir gün hariç güzel günler yaşadığım huzurlu Yalıkavak’a böylelikle borcumu öderim belki. O kötü geçirdiğim bir günü de ileride anlatırım.
Yalıkavak’a ilk gelişimin tarihini hatırlamıyorum ama en azından 20 yıl önceydi. O zamanlar henüz havalimanı olmadığından her yaz bir hafta on günlüğüne arabayla gelir, tatili yapıp İstanbul’a döner, bir daha Bodrum’un adını bile anamazdık. Sonra havalimanı yapıldı sezonda her ay bir kez perşembe akşamından gelir, aklımı Bodrum’da bıraka bıraka salı sabahları ofise gitmek üzere en erken uçakla dönerdim. Bodrum’dan ayrılacağım salı gününün öncesi pazartesi öğleden sonraları fena bir hüzün ve sıkıntı çökerdi. İşte o yıllarda koyları gezdiğim dönemlerde bir iki kez Yalıkavak’a da uğradım. Ama sürekli esen rüzgarı nedeniyle bir türlü ısınamamıştım.
Ta ki bir iş nedeniyle Yalıkavak’a gelmem gereken 2007 yılının şubat ayına dek Yalıkavak’la ilişkim olmadı sayılır. O gelişimde İstanbul’dan ayrılırken haftalarca güneşin olmadığı gri, kurşuni, ağır bir havayı arkamda bırakmıştım. Havanın karardığı bir saatte Bodrum’a indiğimde  araba kiralayıp doğru Yalıkavak’ta kalacağım Four Reasons oteline gitmiştim. Odama yerleşip üstümü değiştirip, adını hep duyduğum Sait’e balık yiyip rakı içmeye gitmek için odamdan çıkarken öyle bir yağmur bastırdı ki bir süre odada mahsur kaldım. Şansıma lanet edip, rezervasyonu iptal edip otelde kalacakken yağmur durdu. Yarım saat sonra sanki hiçbirşey olmamış gibi yıldızlar çıktı. Biz İstanbul’da yağmur yağınca, hava kapayınca haftalarca açmamasına alışmışız, bu durum çok hoşuma gitti. O akşam bir kış zamanı Bodrum’da Yalıkavak’ta ilk geçirdiğim geceydi. Ertesi gün uyandığımda pırıl pırıl bir havayı görünce dedim ki ben burada yaşamalıyım. Ne zamandır aklımdaki varolan Bodrum’a yerleşme düşüncesini bu seyahat hızlandırdı.
Four Reasons'un odası. Çok makul odalar ve iyi bir işletmeydi
Şubat ayındaki yağmurlu geceden sonra uyandığımdaki manzara
Bu da aynı seyahatin ikinci gecesi, Yalıkavak'ın otelden görünümü
O günden sonra iş planımı ve iş tarzımı ve hayatımı yavaş yavaş Bodrum’a yerleşme üzerine kurgulayıp gereken değişiklikleri yapmaya başladım. Bu seyahati izleyen eylül ayında Yalıkavak’ta bir ev kiralayıp, kış aylarında her ay üç beş gün, yaz aylarında ise bir iki ay sürekli olarak Yalıkavak’ta kaldım. Ve bir süre sonra kışları Yalıkavak’ın Bodrum’a oranla serinliği ve çok sakin oluşuyla beni kesmemeye başladı, ben de Bodrum’a inmeye başladım. Anladım ki ideali kışın Bodrum, yazın Yalıkavak’ta yaşamak. Şu anda bunu yapıyorum, ortalama üç ay Yalıkavak’ta dokuz ay Bodrum’un içindeki evimdeyim. Buralara yerleşme fikrimi hızlandıran bir olay buysa, diğeri de “kış güneşi”dir ki bu konuyu daha önce yazmıştım. Okuyabilmeniz için; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/01/ks-gunesi.html
Bodrum bildiğiniz gibi bir yarımada. Havalimanından gelirken önce Torba sapağına varırsınız. Sağa saparsanız Torba, Göltürkbükü (bu da çok saçma bir isim birleştirme operasyonu oldu. Kimse Göltürkbükü demiyor, herkes yine Türkbükü ve Gölköy diyor. Tutmadı) ve Gündoğan’dan sonra Yalıkavak gelir. Sapaktan sonra yaklaşık olarak 25 km’dir. Bodrum güneye bakar. Onun için kışları ılıktır. En fazla lodos fırtınası yüzünden hayat aksar ama o da senede15-20 günü geçmez. Bodrum’dan sonraki Gümbet, Bitez, Ortakent, Yahşi, Karaincir ve Akyarlar da güneye bakan köyler, beldeler. Daha sonra Turgutreis gelir ki yanılmıyorsam en büyük ve kalabalık beldedir, buranın yüzü batıya dönüktür. Aynen bir sonraki Kadıkalesi gibi. Sonra Gümüşlük gelir, burası artık yavaştan kuzey batıya bakmaya başlar. Yalıkavak ise tam kuzeybatıya bakar ve buralarda en sık rastlanan rüzgar bu yönden eser. 

Yalıkavak'ta baharın gelişini açan papatyalardan anlarsınız
Yağmurlu bir kış günü gün batımı
Kışın yağmur ve fırtına
Bazen böyle inanılmaz görüntüler çıkıyor. Bu fotoğraf bir Aralık ayında çekildi
Yine bir fırtına günü
Kışın yağmur sonrası
O yüzdendir ki Yalıkavak’ın iklimi yazın harikadır. Hep esinti vardır ve bu da beldeyi serinletir. Her sefanın bir cefası vardır hesabı; bu rüzgar denizinin hep çırpıntılı olması anlamına gelir. Ama benim gibi güne erken başlayan ve yüzünü denizde yıkayanlardan olursanız böyle bir sorununuz olmaz çünkü sabahları deniz hep sakindir. Rüzgar 11 civarı çıkar, akşam gün batımına kadar eser. Benim için ideal bir durum çünkü sabah saat 9’dan sonra ben evde çalışmaya başlıyorum, ev de kuzeye baktığından rüzgar eksik olmuyor. Şu kadarını söylemem yeterli olur sanırım; bu yaz gündüzleri daha hiç klima açmadım. Geceleri genellikle sakindir. Geçenlerde olduğu gibi, gecenin de esintili olduğu zamanlar vardır ama enderdir.

Gün batımında rüzgar durur
Sabah erken saatte deniz kıpırdamıyor
Bir kış sabahı erken bir saat
Göğün altın sarısı olduğu müthiş gün batımlarından biri
Yalıkavak büyük bir koyun etrafına kurulmuş bir kasaba. Balıkçı barınağı, çarşısı, camisi, pazar yeriyle tipik bir Ege kasabası görünümünde, çok sevimli bir yerdir. Bodrum yarımadasının en iyi balık restoranlarının çoğu buradadır. Pazarı çok büyüktür, sadece yiyecek değil giyim de satılır. Her Perşembe kurulur. Şimdilerde el değiştiren ve bu kış kapasitesi 350’den 800’e çıkartılması planlanan marinası vardır. Xuma ve Dodo diye iki büyük plajı vardır, Xuma etkinlikleri ve konumuyla daha önceliklidir. Ayrıca sahil halka açıktır istediğiniz yerden denize girebilirsiniz. Belediyenin halk plajı da bu koydadır. Yalıkavak’tan Gümüşlük’e doğru, yani batıya doğru büyük bir koy, Gündoğan’a yani kuzeye doğru ikinci büyük bir koy daha vardır. Bu koyun adı Tilkicik Koyu’dur. Genellikle sitelerin ve otellerin yer aldığı, denizinin harika olduğu bir bölgedir. Yalıkavak’ın kara tarafında iki büyük köyü vardır. İkisi de çok kişilikli köylerdir. Batıdaki Geriş, kuzeydeki Gökçebel’dir. Geriş’in manzarası tam anlamıyla nefes keser. Havanın berrak olduğu günlerde karşıdaki Yunan adalarından Kalimnos ve Leros’un da arkasındaki adalardan Patmos, daha sağ tarafta Kuşadası’nın karşısındaki Samos çok net görünür. Aradaki ufak adaların isimlerini bilmiyorum. Aşağıdaki fotoğraflardan birinde, Bodrum’dan Yalıkavak’a gelirkenki yolda tırmana tırmana çıkılan tepenin zirve noktasından Yalıkavak’ın genel görünüşü var. İşte bu fotoğrafta karşıdaki adalar ve sağ tarafta Didim sahili farkediliyor.



Yalıkavak’ın nüfusu 8700. Tabii bu yaz nüfusu değil. Ama tam kış nüfusu da sayılmaz çünkü kışın nüfusun 1200 olduğu söyleniyor. Tahminimce civar köyleri ile beraber kış nüfusu olsa gerek.
Yalıkavak’ın arazisinin yarısında hala tarım yapılıyor. Ana üretim narenciye. Bazen bisikletle gezinirken mandalina bahçelerinden birine girip mandalina yiyip çıkıyorum. Kimi bahçeler böyle, etrafında dikenli tel yok. Balıkçılık da yapılıyor. Ama artık genellikle gelir turizmden. Bu da kışın pek iş olmaması anlamına geliyor.
Bugün sadece böyle genel bir bilgi vermek istedim. Daha sonra eski Yalıkavak fotoğraflarını yayınlayacağım, yeme içme yerleriyle ilgili bazı bilgileri, çarşısı, pazarıyla ilgili yazıları yazacağım. Yarın Pazartesi ve iş günü.Ben de burada Yalıkavak’ta laptopumun başında olacağım. Salı günü iki toplantı için İstanbul’a geçeceğim ama aynı akşım dönmeyi planlıyorum. Uçaktan iner inmez Yalıkavak’ta sahilde bir balıkçıya girip iki kadeh rakı eşliğinde balık ve ahtapot yiyip günün yorgunluğunu ve İstanbul’un tozunu üstümden atmayı çok seviyorum.

19 Temmuz 2011 Salı

Yine Bodrum’dan Datça’ya haftasonu kaçamağı ve tabii ki Fevzi’de meze ve rakı


Kışın Bodrum’da yaşıyorum. Yazın Bodrum boğucu sıcak ve çok kalabalık olduğu için, yarımadanın kuzey rüzgarlarına açık Yalıkavak’a kaçıyorum. Ara ara da tatil için Datça’ya, Selimiye’ye, Bozburun’a gidiyorum deyince birileri fena halde kulağımı çınlatıyor. Bodrum zaten tatil yeri. Üstüne bir de Yalıkavak’ta yazlık yapmışsın. Utanmadan tatile mi gidiyorsun diye takılanlar oluyor ama n’apayım ki insanın tatile ihtiyacı var. Nerede yaşarsan yaşa. Sonuçta gün boyu iş yapmıyor muyum? O zaman ortamı değiştirmek, kafayı boşaltmak gerekmez mi? Nasıl? Olmadı mı? Tamam, kimseyi ikna edebileceğimi sanmıyorum zaten.
Bir ay sonra, bu sefer Yalıkavak’tan Datça’ya doğru yola çıktık. Bu yolculuğumuza Havva ve Ahmet de eşlik ettiler. Datça’yı çok seviyorum, onun  için her yıl en az dört beş kez Bodrum’dan feribotla geçiyorum. Bunlardan biri yaz ayına denk geliyor, diğerlerini ilk ve son bahar döneminde yapmayı tercih ediyorum çünkü Bodrum’da yaşayarak gördüm ki, buralar o mevsimlerde başka güzel. Yazın çok farklı sosyo kültürel kesimlerden, çok kalabalık bir kitle oluyor. Oysa bahar aylarında hem oranın yerli halkı dışında kimse yok, hem yazın kavurucu sıcağı yerini ılık bir havaya bırakmış oluyor. Aşağıda göreceğiniz resimlerin neredeyse tamamına yakını ilkbahar ve sonbahar aylarında çekildi. Datça’ya gidenler bilir, Datça-Marmaris yolu zevkli ve harika manzarası olan bir yoldur. Nisan ayında o yolu görseniz tanıyamazsınız. Sağlı sollu yol kenarına dizili ağaçların tamamı bahar ve çiçek açmış oluyor. O bademleri anlatmak mümkün değil. Gerçekten en iyi tatil o dönemlerde yapılıyor ama bunu yapabilmek her zaman mümkün olamıyor. En azından bazı büyük şirketler temmuz-ağustos döneminde toplu tatil yapıyorlar. Siz de orada çalışıyorsanız mecburen tatile çıkıyorsunuz.


Benim her yıl bu kadar sık Datça’ya geçmemin bir nedeni oradaki harika deniz ve sakinlikse, diğer önemli bir neden de Balıkçı Fevzi. Daha önce de Fevzi’den söz etmiştim; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/04/datcaya-ilk-gittigimde-galiba-2005-ylnn.html İşini iyi yapan insana çok saygı duyuyorum. Galiba bu ülkede işini iyi yapan insan azlığından, buna karşın “mış gibi” yapanların fazlalığından olsa gerek, her ne iş olursa olsun işinin ustasına şapka çıkarıyorum. Fevzi tam bu tanıma uyan biri. İşini çok iyi yapıyor. Sadece iyi yapmakla kalmıyor, araştırıyor, deniyor. Datça’nın neresinde hangi ot yetişir, ne zaman toplanır, o otlarla neler yapılır hepsini biliyor. Dahası, kimsenin bilmediği mahlukatı biliyor. Deniz şakayığı denilen şahane lezzeti ben Fevzi’de duydum, gördüm ve tattım. Daha da başka yerde görmedim. Otları kendi topluyor. Bütün kış onları ayıklıyor, depoluyor, saklıyor. Ahtapot ve kalamarı kendi bulduğu bir yöntemle kurutuyor. Hiç kurutulmuş kalamar yediniz mi? Çok acayip birşey. Datça enginar memleketi. Fevzi’de yediğiniz enginar başka türlü birşey. Enginarın yan dış kabuğundaki parçalarla birşeyler yapıyor, yiyince eriyip bitiyorsunuz. En son nisan ayında gittiğimiz Fevzi’nin mezelerini özlemişiz. Geçtiğimiz haftasonunu fırsat bilip Cumartesi akşamüstü feribotuyla karşıya, Datça’ya geçtik. Otele çantaları atıp koştura koştura Fevzi’ye gidip masaya oturduk. Ben Bodrum’a taşındım taşınalı saat takmıyorum. İş zamanı bilgisayar ekranındaki saatle idare ediyorum. Saat benim için artık İstanbul’a giderken takılması gereken bir aksesuar oldu. Onun için Fevzi’ye kaçta oturduk kaçta kalktık bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim; yemediğimiz hiçbir mezesi kalmadı. Bu da yaklaşık 25'ten fazla çeşit lezzeti denediğimiz anlamına geliyor. Cumartesi akşamından sadece bir kare var elimde. O da yemeğe henüz başladığımız anda çekildi. Sonrasında hiçbir faaliyetin yemek ve içmek ayininin önüne geçmesine izin vermem söz konusu değil. Bu yüzden bir iki resmi Fevzi’nin sitesinden borç alıyorum. Kendisine sormadan yapıyorum ama kızmaz herhalde.







Geçen akşamki yemeğin giriş aşamasındaki zeytinyağlılar
Geceyi otelin havuzu başında, bizden başka kimseler yokken, mehtap ve yıldızlar altında bitirdik. Otel dediysem büyük birşey sanmayın. Çok temiz ve makul bir mekan. Adı DM Residence. Adındaki residence kelimesi de sizi ürkütmesin, çok sevimli bir işletme. Galiba bizden başka iki aile kalıyordu o kadar. Bu oteli seçmemin en önemli nedeni Fevzi’ye 50-60 metre mesafede olması. Yemekten sonra o kadar mesafe ne olsa yürünüyor...
Datça sahile kurulmuş. Ama eski Datça tepede. Can Yücel’in evinin de olduğu eski Datça tamamen bahçeli taş evlerden oluşan, her yanı badem ağaçlarıyla çevrili küçük ve sevimli bir köy görünümünde. Bakkal aynı zamanda muhtar mesela. Şimdilerde bir iki cafe açıldı. Çok iyi birkaç pansiyon da var. Denize uzak bir bölge. Yani yürüyerek denize gidemezsiniz. Giderseniz de dönemezsiniz. Onun için ya arabalı olmalısınız ya da deniz gibi bir derdiniz olmamalı. 
Eski Datça köyünün kahvesi

Eski Datça'da ipik bir sokak

Yeni yapılan evler sadece taş kullanılarak yapılıyor
Can Yücel'in yaşadığı ve veda ettiği ev



Ama Datça’nın denizi öyle böyle değil. Palamutbükü, Ovabük, Hayıtbükü, Gabaklar denizin pırıl pırıl, tertemiz olduğu koylar. Aktur ve Karaincir için de öyle derler, ben oralardan denize girmedim, eminim ki müthiştir. Bu arada Aktur ve Karaincir Bodrum'da da var. Saydıklarım içinde en profesyonel işletme Hayıtbükü’ndeki Ortam. Onun dışında mesela Gabaklar’da çok geniş, ferah, ilginç ve doğal bir ortam var ama işletmeciler paragöz. Sizi banknot olarak görüyorlarmış gibi geliyor. Orada kalıp da başka yerde yemek yerseniz surat yapıyorlar. Hiç sevmem. Palamutbükü’ndeki işletmeler ise rezalet. Pis, özensiz. Adı Aylin olan bir tesisin bahçesinin girişinde, bir duş var. İnsanlar ayaklarındaki kumu temizlesin diye konulmuş. İki yıldır plastik duş başlığı pislikten yosun tutmuş durumda ve hani delikli süzgeç kısmı olur ya, işte o yok. Ya da 68 kuşağının kayıplarının kalıntılarının işlettiği yerler var. Bilirsiniz onlar hizmet etmeyi pek sevmez. Yani hem para kazanmak için otel açarlar hem senin hizmet beklemenden hoşlanmazlar. Bin senedir kimsenin okumadığı kitapları meze vitrininin yanına dizerek ortama entellektüel hava verirler, Cem Karaca çalıp içinizi bayarlar. Zamanında oraya gelip yemiş içmiş eski birkaç yazar ve gazetecinin resmini asarlar ama ortalık pistir, tuvaletler leştir o önemli değil. Geçen yıl bükün sonuna doğru Mavi/Beyaz adında bir otel açıldı. Her şeyiyle hemen ayrılıyor. Mimarisi oraya çok uygun. Sahibini Datça’daki Türkevi adlı otelinden biliyorum. Meraklı biri. Palamutbükü’ne bir farklılık getirdi. Biz öğlen oradan denize girip yemeklerini yedik. Servis falan aksıyor, garsonlar bir alem. Ama bira soğuktu. Bu önemli bir detay. Bir gece mutlaka kalmak istiyorum. Akşam yemeği menüsü ilginç geldi. Dolunayda kumsala masa koydurup ayaklar suda balık yiyip rakı içmek ömür uzatır.

6 kasım 2010 günü Palamutbükü. Son kez denize girip sezonu kapamıştık
Ovabük-Palamutbükü arasındaki sahil yolu
Hayıtbükü sakinlerindeh biri denize giriyor
Yarımadanın en ucundaki antik Knidos şehrinin kalıntıları
Knidos
Knidos limanı
Knidosun iki limanı varmış. Soldaki ticaret, sağdaki askeri liman. Sol Akdeniz'e, sağ Ege'ye açılıyor
Cam gibi Datça denizi
Dağ yolundan Mesudiye'nin görünüşü. Ortadaki burnun solu Hayıtbükü, sağı Ovabük
 Datça’nın iki özelliği var ki çok seviyorum. Biri havası. Kaç derece olursa olsun, terden sırılsıklam olmuyorsunuz. Kupkuru bir hava. Güneş acıtacak kadar yakıyor ama ter yok. Aynı saatte Bodrum’un içinde güneşe çıkın, buharlaşırsınız. Bir diğer sevdiğim yanı da kasabanın her yerinden denize giriliyor olması. Yani yolda yürürken mayoluysanız her yerden suya dalabilirsiniz. Datça’nın tamamı mavi bayrak. Gerçekten tertemiz bir denizi var. Buna kasabanın tam ortasındaki sahil de dahil. Sevmediğimi yanı ise, mimarisi. Malesef ülkenin her yanında var olan zihniyet burayı da bozmuş. Zevksizlik, para hırsı, malzemeden ve estetikten çalma ucuzluğu. Yani insan sormadan edemiyor; yahu hiç mi eski Datça’yı görmediniz? Atalarınız, babalarınız neler yapmış hiç mi ders almazsınız?
DM Residence otelinin manzarası
Datça'nın içinden heryerden denize girebilirsiniz
Datça çok sakin ve huzurlu bir yer

Datça çok sakin bir yer. Bunun en temel nedeni yarımadanın tamamının sit alanı olması. İnşaat yasak. Ancak belli bölgelerde -o da taş kullanarak yapılabilen- inşaata izin var. Hiç olmazsa iyice berbat olmadan korumaya almışlar. Prefabrik evlere de izin var galiba. Bazı uyanıklar kocaman evi yapmış, altına birer tekerlek koymuş. Hani her an gidebilirim, temeli olan bir ev değilim havası vermeye çabalıyorlar. Çok komik. E yapılaşma olmayınca rant da yok. Dolayısıyla gelen yok. İkinci nedeni havalimanının olmayışı. Öyle bir coğrafya ki ancak denize havaalanı yapılabilir. Bu da tabii müthiş bir maliyet. Böyle bir talep de yok zaten. Eğer Datça’ya uçakla gelmek istiyorsanız ya Dalaman’a inecek oradan 3 saat araba kullanacaksınız. Ya da Bodrum’a gelecek, 45 dakika araba kullanıp iki saatlik feribot yolculuğu yapacaksınız. Hal böyle olunca da Datça emekli cenneti olup çıkmış. Ağırlıklı Ankara kökenli bürokrat kesim emeklisi. Fiyatlar Bodrum’un neredeyse yarısı. Konut da öyle, kiraz da. Restoranlar da barlar da. Aklınıza ne gelirse İstanbul’un üçte biri, Bodrum’un yarısı fiyata. Yaş ortalaması çok yüksek. Datça’lıların bir lafı var; Allah sevdiği kullarını çok yaşasın diye Datça’da yaratırmış. Doğru galiba. Palamutbükü’nün girişindeki mezarlıkta 80’nin devrimeyen yok gibi.
Bizim haftasonu eğlencemiz maceralı bitti. Biletini üç gün önceden aldığımız 17:30 Datça-Bodrum feribotuna kalkışa 10 dakika kala gelince, atmaca gibi bekleyenlerden birine bizim yeri satmışlar. Tartışma filan derken feribot gitti. Böyle bir laubalilik ve laçkalık karşısında doğal olarak çok sinirlendik. Ahmet ile birlikte gişedekinin imzalı ifadesini alıp jandarmaya gittik. Jandarma önce şaşırdı. "Bize vurdulu kırdılı kavga işleri gelir. Şimdi sizin bu durumu ne yapsak, hangi prosedüre uyarlasak acaba?" diye epey düşündükten sonra savcıyı aradı ama galiba ulaşamadı. Neticede biz şikayetçi olduk. Feribot işletmesini savcılığa verdik. Sonuçta ne olur bilmem ama en azından jandarma ifadelerini alacak. Belki mahkemeye çıkacağız. Böylece aklına estiği gibi çifte bilet satarken bir kez daha düşünürler. Düşünsenize feribota kadar koşturarak gelmişsiniz, iki saat serin serin yolculuk yapacakken, üçbuçuk saat araba kullanarak Datça-Marmaris-Muğla-Yatağan-Milas rotasını izleyerek Bodrum’a gelebildik. Ya acil işimiz olsaydı. Ya da aramızda uçakla İstanbul'a gidecek biri olaydı.
Ama bu bile ağzımızın tadımızı bozmadı. Datça’ya gitmek, Fevzi’de ege otları yiyip rakı içmek, Palamutbükü’nde türkuaz denize girmek insana iyi geliyor. Bodrum’un en iyi yanı bu işte. Canınız istedi mi Ege’yi karış karış gezebiliyorsunuz. Bu lafımı dikkate alın, ne yapıp yapıp mutlaka ve mutlaka bir ilkbahar veya sonbaharda Datça’ya gidin. Beni hatırlayıp, yazmıştı dersiniz.