27 Ağustos 2011 Cumartesi

Bodrum - Kekova - Faralya - Dalyan tatil rotası


Bayram tatilinde Bodrum’daki tüm otellerin dolduğunu, ek seferler dahil tüm uçuşların biletlerinin tükendiğini öğrenince benim için en iyisi Bodrum’dan uzaklaşmak olacaktı. On gün önceden birilerinin ricasıyla Sait’te bayramın üçüncü günü için yer ayırtmak istediğimde bizim Adem yer olmadığını ama ricam üzerine uygun bir yer yaratacağını söyleyince kalabalığın hacmi belli oldu. Hem ramazandan çıkılması, hem hala yaz olması hem de okullar açılmadan önceki son tatil olması nedeniyle bu bayramın Bodrum’u patlatacağını tahmin etmek zor değil.
Hal böyle olunca, üstelik de benim de ara sıra ortam değiştirmeye ihtiyacım olduğundan bir yolculuk programı yaptım. Yalıkavak’tan Cuma günü, bayram trafiği başlamadan Kekova’ya doğru yola çıkalım dedik. Kekova’ya en son 2004 yılında gitmiştim. O zaman Üçağız’da kalmıştım ve sakinliğini sevmiştim. Ama ben bir tatil yerinde çok kalanlardan değilim. Bir süre sonra sıkılmaya başlarım. Onun için üç gün sonra buradan ayrılıp Faralya’ya geçeceğiz. Mesela hem kalabalıktan, hem aynı anda yüzlerce kişiyle aynı şeyleri yapmayı sevmediğimden hayatımda hiç tatil köyüne gitmedim. Binbir çeşit vasat yemeklerden oluşan açık büfeden yemek almak için sıraya girmeyi aklım hiç almadı. Aynı açıda şezlonglara oturup deniz kıyısında güneşlenmek de bana göre değil.

Kale Pansiyon'daki balkonumuzdan görünüm
Üçağız Köyü'ndan bir görüntü

Kale Pansiyon'un önündeki ördekler için yapılmış evi

Benim için tatil sakin bir bölge, iyi bir mekan ve iyi yemekler demek. Bunların üçü her zaman aynı yerde bulunamıyabiliyor. Misal, şu satırları yazdığım Kekova Kaleköy’deki Kale Pansiyon. Ama böyle bir bölgede harika bir tesis beklememek gerek. Harika tesisten kastım da temiz, düzenli, alt yapısı iyi çalışan, odalarında asgari konfor olan, yemekleri iyi olan yer. Mimari şaheser beklemiyorum. Michelin yıldızlı restoran da. Burası sakinliğiyle bizim için ideal (di). Ama tatilin başlamasıyla çocuklu aileler gelmeye başladı, bizim sessizlik bozuldu. Neyse tatildeyiz, şikayet yok.
Dün sabah erkenden Yalıkavak’tan çıktık ve doğru Köyceğiz’e geçtik. Burada göl kıyısında birer kahve içip yola devam ettik. Bodrum Antalya arasını bundan 15 gün önce yine yapmıştım, o zaman da Köyceğiz’e uğramıştım. 80’lerde pause tuşuna basılmış diye tanımladığım Köyceğiz’i yine görmek istedim. Aynı duyguyu bir daha yaşadım. Hareket etmeyen Köyceğiz gölünün kıyısında oturup kahvelerimizi içtik. Sıra sıra gazino, restoran, diyebileceğimiz mekanların tümünün dekorasyonu aynı üslupta. Çam ağacından yapılmış sedirler, masalar, iskemleler. Taştan örülmüş komik barlar. Sedirlerin üzerinde Türk motifleriyle bezeli kumaşla kaplanmış şilteler. Hadi biri bunu yaptı. Diğerleri niye aynısını yapmış? Demek ki buranını zevki bu. Bodrum ile Muğla’nın güneyindeki ilçelerin zevkleri çok farklı. Antalya’ya yaklaştıkça o Türk motifli zevksiz üslup ortaya çıkıyor. Antalya’dan doğuya gitmedim, gitmem de. Muhtemelen oraları daha zevksizdir. Anadolu’yu Ege kıyısı hariç hiç sevmedim. Anadolu zevkinden hazetmem, "Anadolu işi" hiç bir ürünü ve tasarımı sevmem. Herneyse bu Türk motifli malzemeleri görmek bana iyi gelmiyor. Derken Kaleköy’de kalacağımız Kale Pansiyon’a geldik ki balkonumuzdaki sedir aynı üslup. Biraz önce üstünde kestirdiğim sedirin kumaşı da öyle. Neyse tatildeyiz, şikayet yok.

Köyceğiz'de zaman da göl de durgun

Arabanın navigatör ekranında Sakar geçidi ve Göçek rampalarının krokisi

Anadolu işi zevksiz türk motifli kumaştan sedirler heryerdeler

Köyceğiz çarşısından
Köyceğiz çarşısından
Köyceğiz çarşısından
Köyceğiz çarşısından
Nefret ettiğim desenler Kekova Kaleköy'de de karşıma çıktı


Köyceğiz’den sonra direkt Kalkan’a geçtik. Orada Patara Evleri’nde kuzinim Nilgün ve Osman tatildeler. Onlara öğle yemeğine uğradık. Nilgün ve Osman geçenlerde oğlu Mert’i evlendirmiş, ben de bunu blogda yazmıştım. Kalkan’a en son 1983 yılında gittiğimi söylersem yaşadığım şaşkınlığı tahmin edersiniz. Hani bir zamanlar burası dutluktu misali, bizi kayığıyla kayalık bir bölgeye bırakıp sonra gelip alan Kalkan’lı amıcanın bıraktığı o bölgeye Patara Evleri yapılmış. Acayip dik bu yamaça nasıl evler yapıldı aklım almadı. Bugüne kadar gördüğüm en iyi site burası. Evler bulunduğu ortama çok uyum sağlamış. Uzaktan baktığınızda kendinizi Akdeniz’in bir kasabasında hissediyorsunuz. Biraz Dalmaçya biraz İtalya tadı.

Patara Evleri
Oradan sonra Kekova, daha doğrusu Üçağız yaklaşık kırk dakikalık bir yol. Molalar hariç dört saat kırkbeş dakikada buraya geldik sayılır.
Kale Pansiyon’a yerleştik. Burası konumu itibariyle harika. Akdeniz’in dibindesiniz. Odalar çok sıradan. Tam pansiyon odası. Ama zaten başka birşey beklemiyorduk. Adı üzerinde, pansiyon. Hem burada daha başka tür tesis yok zaten. Biraz daha iyi veya kötü ama hepsi pansiyon. Dediğim gibi konumu harika, bu da birçok şeyi gözardı etmenizi sağlıyor. Bu sabah saat sekizde girdiğimiz deniz tüm falsoları unutturdu mesela. Sabahın o saatinde biz iki kişiden başka kimse yoktu denizde. Deniz bile uyanmamış, oynamıyordu. Bir akşam önce içilen onca rakı bir anda yok oldu. Akşam yemeğinden kısaca söz edeyim. Benim bir teorim var ya; Fethiye’den güneye indikçe balık yenmez diye. Haklılığım bir daha kanıtlandı. Bu bölge insanı balık ve deniz mahsülü bilmiyor, bu kesin. Buzluktaki bütün kalamarı görünce ızgara yapmalarını söyledik. Izgara bilmiyoruz tava yapalım size dediler. Hiç merak etmemişler. Biraz sonra kömür ateşi yanınca haber geldi, ızgara yapabiliriz diye. Tabii öyle sos filan yok. İçi iyi pişmemiş kalamarları getirdiler. Izgara istediğimiz için pişman ettiler. Akya şiş vardı. Akyayı balıktan saymam ama hadi yiyelim dedik. Sıradan bir balık işte. Yemeseydim de olurdu ama deniz kıyısına tatile gelince de köfte yenmez ki. Bu akşam inatla ve ısrarla lagos yiyeceğiz çünkü sabah taze taze geldiler. Bakalım. İyi olursa yarın yazarım.

Akşam günbatımında rakı zevki

1 veya 2 TL'ye yaptığı kolyeleri satan Kekova'lı sevimli kız çocuğu
Birinci günü bitirdik. Sabah erken deniz, sonra kahvaltı, şezlongta kitap. Öğlen bira. Ki birayı sevmem ama bugün canım bira patates çekti. Tabii iki küçük şişe sonunda bir hımbıllık bir uyku bastı. Denize girmeden uyanmam, normale dönmem mümkün değil. Bu birayı nasıl içerler anlamıyorum. Onun için şimdi denize gireyim. Saat beşbuçuğu buldu. Zaten sonra denizin dibine rakı masasını kuracağız, sohbete başlayacağız.

23 Ağustos 2011 Salı

Yalıkavak’ta geçen yaz günleri



Yaz geldi mi benim Yalıkavak günleri başlıyor. Bodrum’un içindeki evimde geceleri klima açma ihtiyacı duymaya başladığımda laptopu ve bir iki ıvır zıvırı arabaya attığım gibi Yalıkavak’a geçiyor, yaz sezonuna başlıyorum. İşin garibi buraya gelince Bodrum’un içini pek aramıyorum. Ama yaz döneminde bir iki kere Bodrum’a inince bu sefer orayı özlediğimi farkediyorum. Ve bir gece kalınca ve de sabah o sıcağa uyanınca hızla Yalıkavak’a dönüyorum. Buraya gelince de iyi ki geldim diyorum. Şu sıralar iki aşk arasında kalmış durumdayım.
Bugün yine Bodrum’da bir işim vardı. Akşamüzeri saat 18:00 olmasına rağmen Bodrum’un içi 38 dereceydi. Yarım saat sonra Yalıkavak’a geldiğimde derece 31’e inmişti.
Kışın bana en çok sorulan soru “Bodrum’da bütün kış napıyorsun, sıkılmıyor musun?” sorusuydu. Yaz gelince bu sorunun sıklığı azaldı çünkü buraları bilmeyen ve İstanbul’da yaşayan biri için yazın Yalıkavak’ta olmak mantıklı. Bunu anlayabiliyorlar. Anlamakta zorlanılan bölüm kışın ne yaptığım. Yazın denize girersin, güneşlenirsin zamanı geçirirsin. Oysa işin aslı hiç de öyle değil. Yazın neler yapıyorum, burada nasıl yaşanır, biraz bunlardan söz edeyim.
Önce şunda anlaşmamız lazım; Bodrum’un kışı yazından daha güzel. Bu konuyu kışın daha önce yazmıştım (http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/02/ks-mevsiminde-bodrum.html). Ama şimdi yazın Bodrum’da –daha doğrusu Yalıkavak’ta- nasıl yaşadığımı, bir günümün nasıl geçtiğini anlatayım.
Benim ofisim İstanbul’da ama ben buradan çalışıyorum. Günüm ekranın başında hem tasarlayarak hem İstanbul ofisimle devamlı veri alışverişi halinde geçiyor. 

Yalıkavak'ta yazın oturduğum ev tipik bir stüdyo.
Stüdyoların altlarında dükkanlar var. Benim şansıma, dükkanların biri Kutman Şaraplarının satış mağazası. Hemen yanındaki Kutman Bistro. Karşı köşedeki Surfer Crab adında deniz mahsüllü menüsü olan hoş bir yer. 
Geçenlerde sol köşeye de bir bistro açıldı.

Günümün büyük kısmı burada ekran karşısında geçiyor


İstanbul’da yapılan taslak bana buraya geliyor. Üzerinde konuşuyoruz ve devam ediyoruz. Ya da bazen tersi. Ben burada bir hazırlık yapıyorum, tasarlıyorum. Onu İstanbul’a gönderiyorum, orada sunum haline getiriliyor. Yani İstanbul’da işe giden bir insan ne yapıyorsa ona benzer birşey. Benzer dedim çünkü ayrı tarafları benzeyen taraflarından daha çok. Ben buranın nimetlerinden yararlanıyorum. Onlar nedir derseniz, sayayım. Ama moral bozmak yok. Belki etkilenip buralara kaçarsınız, yazdıklarımla uzun vadede size iyilik yapmış olurum.
Saat 9’da laptop açılmış maillere bakılmış oluyor. Bu saatte bu işi yapabilmem için aslında 08:59’da kalkabilirim. Çünkü ev ofis düzeninde çalıştığım için yatak odasından ofise yolculuğum sadece 2 saniye sürüyor. Ama ben genellikle 8’i biraz geçe kalkıyorum çünkü en sevdiğim şey yüzümü denizde yıkamak. Bunu yapabilmek için İstanbul’u ve birçok şeyi bırakıp buralara geldim. 48 yaşında doğduğun şehri bırakmak, alışkanlıklardan vazgeçmek kolay bir karar değil. Hadi karar verdiniz, gerçekleştirmesi de kolay değil. Neyse o başka zamanının konusu. Ama denizde yüz yıkamak hep hayalimde olan bir şeydi. Yalıkavak’ta sabahları ortalama 150 kulaç atıp eve dönüyorum. Ev ile deniz arası olsun olsun 70 metre. 


Evimin karşısında deniz girdiğim yer. Havalı olsun diye Public Beach diyorum. Sabah ve akşamları denize girmek için buradayım. Yoksa şu tahtalarda güneşlendiğimi sanmayın
Geçen akşam gün batımında denize girdikten sonraki manzara
Döndükten sonra dediğim gibi laptop açılıyor. O arada duş yapılıyor ve kahvaltı için çay demleniyor. En büyük zevkim sabah çayı. Balkonda Yalıkavak koyuna karşı kahvaltımı yapıyorum. Burada kahvaltı da bambaşka. Taze keçi peyniri, tulum peyniri, en az üç çeşit kırma zeytin. Köy biberi, tarla domatesi, salatalık. Ve bazı sabahlar sarısı insanın elini boyayan, adı sarı ama kendisi koyu turuncu köy yumurtası. Bu tören yarım saat sürüyor. O arada iş başlamış oluyor. Günün temposuna göre yoğun veya değil, ama mutlaka ekran başındayım. Öğlen yemeğini evde yiyorum. Hafif bir zeytinyağlı sebze, salata filan. İş yoğunluğu izin veriyorsa yarım saat şekerleme yapıyorum. Ya da balkonda şezlongta uzanıp ağustos böceğinin sesini dinleyerek ben de onlar gibi tembellik yapıyor, ağır akan dingin hayatın tadını çıkarıyorum. O saatler benim siesta saatim diyelim. Fakat Yunanlılar gibi saatlerce sürmüyor. Yarım saat ya da 45 dakika o kadar. Sonra kaldığım yerden işe devam ediyorum.
Genellikle akşamüzeri 17:00’de işi bırakıyorum. Bu saatten sonrası ya biraz twitter ile, ya dergi okumayla geçiyor. Ama bu arada müşterilerimden acil bir talep veya bir soru gelebilir diye laptop açık. Saat 18:00 olduğunda ise tekrar mayomu giyiyorum ve bu sefer bisikletle en az yarım saatlik bir tur atıyor sonra tekrar denize giriyorum. 








Yalıkavak'taki balıkçı barınağında bulunan, muhtemelen en eski pansiyon
Geçen haftaki poyraz fırtınasında Yalıkavak sahili
Aynı sahilin normal hali
Sait'te gün batımı
Öğlenleri sebze yenir
Yalıkavak Marina. Yeni adıyla Palmarina
Bodrum evi begonvilsiz olmamalı
Yaz akşamları güneş geç battığından yemek de geç yeniyor. Ortalama olarak haftanın iki veya üç gecesi dışarıda yiyorum. Bunun biri genellikle Sait oluyor. Zaten ayda birkaç kez İstanbul’dan gelen dostlar oluyor ve onlar Sait’i özlemiş halde geliyorlar. Daha önce Yalıkavak’taki yiyecek içecek mekanlarını yazarken söz ettiğim Çardaklı Mehmet de ara sıra uğradığım balıkçılardan. Ayda birkaç kere de Limon’a gidiliyor. Limon gittikçe bünyede alışkanlık yaptı. Hele şu bayram geçsin, sonra ortalık daha sakinleyecek ve daha rafine tipler kalacak, diğer haşere tipler siyah ciplerine binip çekip gidecekler. İşte o zaman Limon tadından yenmez olacak.
Yemek evde yendiyse sonra bir çarşı turu için yürüyüşe çıkıyorum. Yalıkavak çarşısı çok sempatik ve canlıdır. Size aşağıda berberim Turgut amcanın dükkanını ve eve balık aldığım balıkçımı göstereyim. Ayrıca Çıngıloğlu adında Milas'lı bir firma var. Sanırım mahdıraları var. Harika peynirler bulunuyor. Zeytin, zeytinyağı gibi kahvaltılık malzemeler de var. Konacak ve Turgutreis'e de açtılar. Asıl yerleri dediğim gibi Milas'ta.
Berberim
Balıkçım. Bisikletle balık almaya geliyorum


Çıngıloğlu mandırasının ürünlerinin satıldığı Yalıkavak şubesi




Yine haftada birkaç kez yürüyüş yapıyorum. Eskiden daha çok yürüyordum, bu sene bisiklet biraz öne geçti. Ama sonuçta hareket etmek gerek. Oturarak çalıştığım için bu bile yeterli değil, daha çok hareket etmeliyim. Sıcaklar azalmaya başladı, bundan sonra sabah ve akşam egzersizlerinin temposu ve süresi artabilir.
Yalıkavak'taki sanatçılar çarşısı


Çarşıdan bir kare






Daha çok kışın Yalıkavak'a kalmaya geldiğimde uğradığım Sandıma Bar.
Burada yaşayıp, burada çalışmanın İstanbul’daki hayata göre ayrıcalığı sadece sabah denize girmekle sınırlı değil kuşkusuz. Mesela bütün yazı şort, terlik ve t-shirt ile geçiriyorum. Az şey mi? Mesai saatlerinde siyah veya lacivert şort, iş dışında renkli... Ciddiyeti elden bırakmamak lazım :)
Haftasonlarının diğer fünlere oranla farkı şu; daha geç kalkıyorum. Ama saat 10’u hiç bulmuyorum çünkü burada günü kaçırmak istemiyorum. Cumartesi günleri kahvaltı sonrası Xuma’ya gidiyorum. Orasını seviyorum çünkü bir kere sahibi Kamil medeni biri. Dolayısıyla mekanı da kendi tarzına uygun. Çimlere yayılmacam, rahat şezlongtu okurken hafif kestirmece. Denize girip sonra güzel yemekler yemece. Akşamüzeri hafif bir içki ile gün batımı iyi oluyor. Cumartesi günleri genellikle Xuma’nın parti günü. Bu benim için bir anlam ifade etmiyor. Bu yaz bir kere kaldım. Tabii denize girilecek en güzel saatte dj kabini önünde o görültüde sallanmak bana göre değil. İşin komiği İstanbul’dan gelenler önceden rezervasyon yaptırıyorlar. Neyin rezervasyonu biliyor musunuz? Aşağıdaki resimde göreceğiniz gibi, dj kabini önündeki bistro denilen sehpanın rezervasyoru. Gülmeyin, ciddiyim. Bu da başka birşey tabii. İstanbul’daki tarzı ve alışkanlıkları aynen tatile taşımayı hiç ama hiç anlamadım. Muhtemelen Sortie’de aynı şeyi yapıyorlar. Gelince burada da aynı şey devam ediyor. Bu arada Sortie duruyor mu bilemedim. Belki de kırkıncı kere ismi değişmiştir. Neyse, Xuma dediğim gibi yayılabileceğiniz, serin, çimenlik, yeşili bol bir plaj. Müzik çalıyor ama hiç rahatsız etmiyor. Diğer beachler gibi her tarafta speaker yok. Eğer çok duymak istiyorsanız müziğe yakın yerde konuşlanırsınız. Çocuklu aileler için ayrı bir bölüm var. Bu da bizim gibilere müthiş bir iyilik.


Cumartesi partisinden bir kare
Xuma'da yayılabilirsiniz
Bir Xuma günü
Uzun lafın kısası, burada hayat benim için kışın olduğu gibi sakin, dingin, huzurlu. Koşturmak yok, stres yok. Mümkün olduğunca hayatın tadını çıkarmaya bakıyorum. Bu yaşımda buralara gelebildiğim, bu güzellikleri yaşayabildiğim için şükrediyorum. Can sıkıntısı falan yok. Yazın buradaki evde TV yok. Üç ay hiç seyretmiyorum. Kışın da sadece bir iki kanal ve eğer varsa Digtürk'te film. O kadar. Burada gürültü yok. Gri hava yok. Balığın iyisi, sebzenin tazesi, rakının hası var. Doktor Haşmet’in kulağı çınlasın, 2000 yılından beri onun kontrolü altındayım. Bana geçenlerde Medica’ya kontrole gittiğimde; hayatında iki iyi karar verdin, biri yıllar önce sigarayı bıraktın, diğeri Bodrum’a yerleştin dedi.
Benim gibi metropolden sıkılmış ve özünde zaten metropol insanı değilseniz, çok para kazanacağım hırsınız da yoksa burası size de iyi gelir. Tekne almak için yırtınıp, deliler gibi çalışıp, bilmem kaç eleman istihdam edip, işleri büyütüp sonra o tekneye binecek zamanı bulamamaktansa, benim gibi yapın, milyon dolarlık tekneniz olmasın. Ama günün birinde canınız çok istediği zaman şuradan bir küçük teknecik alabilecek kadar kazanın yeter. O da sizi Datça’ya götürür getirir. Aksi halde kazandığınız paraları doktorlara, psikologlara vereceksiniz.
Yarın işler için İstanbul'a gidiyorum. Çarşamba dönüş var. Perşembe Yalıkavak'tayım. Cuma tatile çıkıyoruz. Benim de ara sıra ortam değiştirmem gerekiyor. İstanbul'dan, Ankara'dan insanlar tatil için Bodrum'a, Yalıkavak'a gelirken ben üç gün Kekova, iki gün Faralya (geçenlerde bir önceki yazıda anlattığım yer) ve bir gece de Dalyan planı var. Döndüğümde oraları da anlatır, paylaşırım.
İstanbul'dan, Ankara'dan, Bursa'dan, Tekirdağ'dan, İzmit'ten... her nereden buralara gelecekler varsa onlara da iyi yolculuklar ve iyi tatiller diliyorum.