31 Ekim 2011 Pazartesi

İstanbul'a üç günlük iş gezisi dönüşü Bodrum'da 29 Ekim


Geçtiğimiz çarşamba sabahı, yine iş nedeniyle üç günlük bir İstanbul seyahati yaptım. İstanbul'da mesela Beylikdüzü bölgesinde oturan biri saat 10:00’da Kartal-Maltepe'deki randevusuna yetişmek için kaçta evden çıkmalı sizce? Tabii bu havanın yağışlı olup olmamasına, TEM’de bir TIR’ın kayıp yan yatmasına, o gün İstanbul’da lodos olması gibi şeylere bağlı ama ben saat 07:00’de evden çıkıp, 08:05’teki Sabiha Gökçen uçuşuna binip 09:10’da İstanbul’a indim. Daha zamanım olduğu için de havalimanında kahve molası verip tam zamanında toplantıya gittim. Benim buradan İstanbul’daki toplantıya yetişmem için 2,5 saat öncesinden çıkmam yetiyor. Bütün mesele rötar olup olmamasında. THY’yi çok az kullandığım için de rötar yaşamıyorum.
Bizim Yalıkavak'ın tüm halkı bu gemiye sığar da artan yere Gümüşlük'ten insan alırız
İstanbul’a işlerimle ilgili geldiğim için zamanı iyi değerlendirmek istiyorum ve bir güne mümkün olan maksimum işi sığdırmaya çabalıyorum. Bazen günde iki, üç toplantıya giriyorum. Akşamları da dostlarla yemek organizasyonları oluyor. E benim arkadaşlarımın hiç biri muhallebicide yemek yiyen kişiler değil tabii. Dolayısıyla akşamları meyhanelerde yeniliyor, içiliyor. Birkaç gün yoğun tempo sonrası Bodrum’a dönünce kendime geliyorum. İstanbul ile aramıza giren yıllar arttıkça İstanbul’a tahammül sınırım da gitgide aşağıya iniyor. İstanbul’dan ayrıldığım zamanki İstanbul ile şimdiki arasında fark gittikçe artıyor. Her geçen gün trafik daha çekilmez oluyor, şehir kalabalıklaşıyor. İçindeyken anlamadığımız şey tam da bu. Yani farkın yavaş yavaş açılmasının bünyeye sinsice girmesi. Istakozu pişirirken ılık suyla dolu tencereye atıp, altını açarak yavaş yavaş kaynama noktasına gelene kadar fokurdatırlar ya, onun gibi. Yavaş yavaş bu şehir bünyede tahribat yapıyor. Aşağıda iki resim var. Biri havalimanına gitmek için ofisten çıktıktan sonra Tepebaşı’ndan çektiğim, binaların yığıldığı bir ufuk çizgisi. Diğeri ertesi gün aşağı yukarı aynı saatlerde Akyarlar sahilinde çektiğim, ufukta Kos’un göründüğü resim. Bir tür kişilik testi gibi; hangisinde yaşamayı tercih ettiğiniz sizin kimliğinizdir. Tüm zorluklarına, kirli havasına rağmen büyük şehir mi, sakin ve temiz havasıyla, ılık iklimiyle Ege mi? İkinciyi seçiyorsanız dostlarınızdan, bazı kültürel etkinliklerden, sergilerden uzak kalmayı kabul edeceksiniz. Ama karşılığında sağlığınızı, mutluluğunuzu, huzuru kazanacaksınız. Siniriniz yıpranmayacak. Her zaman ılıman bir iklimde, güneşle içiçe yaşayacaksınız. Taze sebze, meyve bulacak, balığın, deniz mahsülünün en iyilerini yiyeceksiniz. Gözününüz hen an yeşil ve mavi görecek. Bu da bir tercih.

Akyarlan sahili
Akyarlar sahilinde güneşlenirken. Bir gün önce aynı saattlerde İstiklal Caddesi'nde kazak ve montla geziniyordum

İstanbul’dan ayrıldıktan sonra buraya yerleşince buranın nimetlerini yaşıyorsunuz ve ardınızda bıraktığınız, oradayken günlük hayatta normal gelen şeylere aslında ne kadar yabancı olduğunuzu farkediyorsunuz. Geçtiğimiz günlerde İstanbul’dayken toplantı için Maslak’taki plazalardan birine gittim. Asansör beklerken gördüğüm insan sayısını bazen gün içinde burada görmüyorum. O gün gri bir hava vardı. Maslak zaten yeterince kasvetli. Gülmeyen, mutsuz ifadeli çalışanların asansör beklerkenki ifadeleri birçok şeyi anlatıyordu. O hayat normal bir hayat değil. Ama büyük şehirde öyle yaşamak zorunda kalıyorsunuz.
Bodrum'a dönmek üzere havalimanına giderken Tepebaşı'nda gri gökyüzü
Binalar binalar... çiçeksiz, yeşilliksiz çirkin binalar
Kaldığım Pera Tulip otelinin merdivenleri

İstanbuil’daki ilk akşam bizim ekiple, neredeyse tam kadro Sabahattin’deydik. Mevsimin ilk lüferini yiyeceğim için seviniyordum ki bugüne dek Sabahattin’de yediğim en tatsız lüferi yedim. Belki deniz henüz yeterince serinlemediği için öyleydi bilemem ama alıştığım, aramızda “süt gibi” tabir ettiğimiz lüfer gibi değildi. Hayal kırıklığı oldu. Belki bir dahaki sefere lüfer bulabilirim. Ertesi akşam Asmalı Cavit’te başka arkadaşlarla birlikteydik. Oradan Babylon’daki Shantel konserine geçildi ve bana daha once yine Babylon’da olan oldu, kendimi kötü hissettim ve otele kaçtık. Galiba yemekte içtiğim içkiden sonra Babylon’da bir anda gürültüye ve sıcağa girip orada yine bir iki kadeh içkiyle devam etmek çarpıyor. Cuma günü de her zamanki gibi 18:00 uçağı ile Bodrum’a döndüm. İstanbul’da o gün gömlek, kazak ve üstüne montla bindiğim uçaktan saat 19:00’da yirmi derece ısıya sırf bir gömlekle indim. Kapı açılır açılmaz Bodrum’a gelmiş olmanın neşesiyle derin bir ohhh çektim.
Bodrum'a geldiğim günün sabahı pırıl pırıl havada, bahçede kahvaltı
Akyarlar'dan Kos'a bakış
Bu cumartesi haftalık alışveriş Turgutreis pazarında yapıldı

O akşam İstanbul’un bünyede bıraktığı toksini atmak, omuzlarımdaki yorgunluğunu gidermek için hafif bir yemek yiyip yatmayı planlarken, bir gün once bizim Ahmet ile Mahmut Kaptan’da buluşuruz diye konuştuğumuzu unutmuşum. Zazu’da makarna/soda programı derhal Mahmut Kaptan’da rakı/mezeye döndü. Eğer tersi olsaydı, yani yorgun biçimde Bodrum’dan İstanbul’a dönseydim ve o akşam bir meyhaneye gitmek durumunda kalsaydım muhtemelen gidemez, programa katılamazdım. Ama burası insana iyi geliyor, coşturuyor. E burası Bodrum.

Cumartesi günü Akyarlar sahilinde güneşlendik. Denize de giren vardı ama biz şezlongda uzanmayı tercih ettik doğrusu. O saatlerde İstanbul’un gri olduğunu öğrendim. Şaştım mı? Hayır…Akşam Bodrum’da cumhuriyet yürüyüşü vardı. Cumhuriyet bayramı kutlamaları iptal edilmişti ama bu durum halkın kendi bayramını kutlamasına engel olmadı. Kendiliğinden gelişen halk yürüyüşünün coşkusu görülmeye değerdi. Aşağıdaki kısa videoda yürüyüşten bazı sahneler size fikir verebilir. Genç, yaşlı, kadın, erkek binlerce insan yürüyüşteydi. Bodrum halkı her zaman aydınlıktan yana, Cumhuriyetin değerini bilen, bilinçli bir kitledir. Onun için burayı ele geçirmek isteyenler çok numaralar çeviriyorlar. Onların buradaki ilçe başkanı uzun saçlı bir arkadaş mesela. Konya’nın bir ilçesinde bu tipte bir başkan olması mümkün değil. Her yere göre bir tip buluyorlar. Yerseniz. Oysa burayı ele geçirseler ne olacak? Gün batımında rakı içmeyen, balık yemeyen, bu hayatın tadını ıskalayıp öte tarafı düşünen zihniyet burada ne yapacak ki? Bodrum yüzü batıya dönüktür, karanlık ve örümcek kafalılara gore bir yer değil.
29 Ekim için motorsikletlilerin geçişi
Cumartesi akşamı Deniz Feneri'ne kavuştuk


Cumartesi akşamı dostlarla Deniz Feneri’ndeydik. Harika bir sinariti paylaştık. Deniz Feneri’nin aşçısı bu işi çok iyi biliyor. Sinariti kurutmadan pişirmek zordur. Hele yaklaşık 1,5 kiloluk sinariti pişirmek daha da zordur. Yemekten sonra müzik dinlemek Adamik’e geçildi. Oranın müzik türü bana hiç uygun değil, rock çalıyor. Ama huysuzluk etmedim, ekibe katıldım. Biz oradan eve kaçtık fakat ekip geceyi Mandalin’de bitirmiş.
Ortakent'te pazar kahvaltısı. İstanbul'da havanın gri olduğunu öğrenince bir kez daha Bodrum'da olduğum için şükrettim
Ortakent sahilinde bir acayip yer. Kapıda böyle bir Efe kılıklı manken var, nargile tutuyor

Pazar günü kahvaltı için Ortakent’e gidildi. Denizin dibinde kumsalda saatler süren kahvaltı harikaydı. Sonra sahil yürüyüşü yapıldı ve kahve için Gümüşlük’e devam edildi. Gümüşlük’e yerleşen İstanbul’lu ekip denize giriyordu. Hava o kadar iyiydi. Bu arada Bodrum’da oturan birinden twitter’de “Bodrum’a kış geldi” mesajını okuyunca şaşırdım. Önümde insanlar denize girerken gelen bu mesajın pek inandırıcılığı olmadı tabii. Üşümüş herhalde.

Gümüşlük'ten
video



Pazar akşamı sakin geçildi. Bu haftayı cuma akşamına kadar sakin ve evde geçirmeyi planlıyorum. Çünkü sonraki hafta bayram var ve gelen giden olacaktır. Her akşam dışarıda yenip içilirse buradaki hayat kısa surer. Bodrum’u uzun yıllar yaşayabilmek için kendimize dikkat etmeli, ölçüyü kaçırmamalı. Bodrum size iyi bakmak için çok  nimet sunuyor. Gerisi size, iradenize kalmış.

Size Bodrum’un sonbaharından bazı kareler gösteriyorum. Anlattıklarım yeterli olmayabilir, göz görünce farklı…





25 Ekim 2011 Salı

Dün akşam Bodrum’da Mahmut Kaptan’ı açtık


Mahmut Kaptan’ı daha önce yazmıştım; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/05/tipik-bodrum-meyhanesi-mahmut-kaptan.html . O yazıyı Kaptan’ını meyhaneyi yaz sezonunun gelmesi nedeniyle kapattığı 30 Nisan’dan iki gün sonra yazmışım. Ve “Gecenin sonunda sonbaharda buluşmak üzere sözleştik. Sağlıklı ve güzel bir yaz geçirmek üzere dedik...” diye bitirmişim. Aradan neredeyse 6 ay ile birlikte dileğimizdeki gibi sağlıklı ve güzel bir yaz geçti ve Mahmut Kaptan meyhanesini dün akşam açtı. “Çok şükür buluştuk”, “hayırlı kışlar olsun” gibi dilekler arasında Bodrum’un kış sezonu da resmen açılmış oldu.

Kaptan’ın yeri yazlıkçıların hiçbir zaman öğrenemeyeceği bir yer çünkü bu blogu izleyenler biliyor, Kaptan yazın teknede olduğundan dükkanı kapıyor. Yazın Bodrum dolunca ben Yalıkavak’a kaçmadan önce Kaptan da Gündoğan’a kaçıyor. Görevli olduğu tekne orada demirli. Dün akşamki sohbetten öğrendim ki bu yaz Bodrum’a hiç mi hiç inmemiş. Yazın Bodrum nasıldı diye bize sordu. Bu arada ben de toplasanız bu yaz Bodrum’daki evde beş gece kaldım.




Dün akşam müdavimler Mahmut Kaptan’da buluştuk. Biz her zamanki gibi barın sol köşesindeki yerimize geçtik. Kaptan’ın çok lezzetli yeşil zeytini ve sarı yeşil renkteki müthiş zeytinyağı ile başlayıp, peynir, ızgara börek, kalamar, hamsi tava ile birlikte sohbet koyulaştı, gelen giden, biri birşey çaldı, öbürü bir şarkı söyledi derken şişeler gitti geldi.

Evet artık kış sezonunu resmen açtık. Bundan sonra haftanın bir iki akşamı Mahmut Kaptan’a uğrayacağız. Ya orada kalacağız, ya bir yemekten dönerken, ya bir yemeğe giderken uğrayacağız. Hiç değilse yeşil zeytin, zeytinyağı ve peyniri ile iki kadeh atıp öyle devam edeceğiz. Kaptan’da yiyip içmek Bodrum’da yaz kış yaşamanın ayrıcalığı. Bayramda gelecek olanlar varsa şimdiden söyleyeyim, bir akşamınızı Mahmut Kaptan’a ayırın. Ya da ayırmayın, çünkü aklınızı iyice Bodrum’da bırakır öyle gidersiniz.


Gecenin sonunda saat biri geçe evlere dağıldık

Şimdi dileğimiz, yazın ayak sesleri duyulup da Kaptan dükkanı kapatana kadar iyi ve neşeli bir kış geçirelim. Aşağıdaki küçük videoda dün akşamdan bazı sahneleri görebilirsiniz.

Bu kış da Mahmut Kaptan’dan bazı resimleri buraya koycez, yediğimizi, içtiğimizi anlatcez gari...

video



23 Ekim 2011 Pazar

Bodrum’a yerleşirsem sıkılmaz mıyım?


Buraya yerleştiğim ilk yıl bana en çok sorulan soru buydu; sıkılmıyor musun? Arkadaşlarım artık sormuyor çünkü gelip buradaki hayatımı gördüler. Bu blog da işe yaradı, beni tanıyan tanımayan, blogu izleyenler sıkılmadığımı görüyorlar.

Birinci mesele insanın yapısıyla ilgili. Herşeyden önce kendiyle barışık olmayan biri zaten her yerde sıkılır. İç huzuru olmayan, takıntılı, hiç bir şey bulamazsa kendiyle kavga edenler nereye gitse rahat edemezler ki. Bu tipleri bir kenara koyalım.

İkinci mesele insanın bir uğraşı olması gerek. Hani zaten her zaman, her yerde bir uğraş olmalı da, buraya gelince bu olmazsa olmaz bir şey. İş olabilir, hobi olabilir. Ama mutlaka bir uğraş şart. Benim avantajım, teknoloji sayesinde İstanbul’a yaptığım işleri buradan da yapabiliyor olmak. Ofisim İstanbul’da. Müşterilerimin tümü İstanbul’da –biri Ankara’da. İlk yıllar evden işi yürütmekte zorlanacağımı düşünmüştüm çünkü otuz yıl boyunca evden işe “gidiyor”dum. İşten de eve “dönüyor”dum. Bu yolculuklar ortamı değiştiriyor, iş yerinde işe konsantre oluyordum. Ama korktuğum gibi olmadı. Belki disiplinli çalışıyor olmamın bir sonucu ama işlerim hiç gecikmedi. Ben de her ne olursa olsun saat dokuzda maillerimi açtım, soruları cevapladım. Ha işe başlama saatim mevsimsel olarak farklılık gösteriyor. Yazın daha geç başlıyor, daha erken bırakıyorum. Cumaları pek çalışmamaya özen gösteriyorum. En azından öğleden sonraları. Çünkü sabah erken denize giriyorum, bisiklete biniyorum. Öğleden sonraları da denize gitmek istiyorum. O nedenle daha az çalışmanın yollarını arıyorum. Dört ay boyunca sabah kahvaltı yapmadan denizde yüzdükten sonra işe başlamanın ruha, bedene kazandırdığını düşünsenize. Şimdi bunu okuyup ne var bunda diye düşünen varsa da, bu yazdıklarım birşey anlatmıyorsa da bırakın o arkadaş şehirde yaşasın.

Bodrum'daki evin çalışma bölümü
Yalıkavak'taki yazlık stüdyonun çalışma bölümü
Burada bir iş veya hobi şart dedik. Çünkü burası tabii ki İstanbul’a, Ankara’ya oranla çok küçük bir kasaba. Yazın nüfusu -tüm yarımadayı sayarsak- milyona yaklaşıyor ama kışın yüzbini biraz geçiyor. Yani öyle her gün ayrı AVM’ye gidip vakit öldürmek mümkün değil. Öyle yerler yok. Aslına bakarsanız burası vakit öldürme yeri değil, hayatı yaşama yeri.

Bir yeri sevmek için önce orayla ilişki kurmak lazım. Hadi ben taşınıyorum hooop geldim diye birşey yok. Daha önce de söylemiştim, Bodrum’a birgün yerleşmem iyi olur fikri bende ilk defa üniversite yıllarında oluştu. Yani yerleşmemden tam otuz yıl önce. Otuz yıl bekledim demiyorum, eğer çok üstüne düşseydim muhtemelen daha önce de gelebilirdim ama o zaman buranın değerini bu kadar anlar mıydım kuşkum var. Herşeyin bir zamanı var lafı çok doğru. Yaşamam gerekenleri yaşayıp gelmiş olduğumu sanıyorum. Ama demek istediğim şu ki; Bodrum’a yerleşme fikri bende uzuuun bir kuluçka dönemi geçirdi. Geldiğimde nelerle karşılaşacağımı biliyordum diyebilirim. Zaten hiç bir işimi öyle pat diye yapan bir yapım yok, temkinli bir adamım.

Geçtiğimiz hafta içinde sabah yürüyüşündeyken
Bu da geçen sabah bisiklet turundan
Her akşam yapmaya çalıştığım yürüyüşteyken
Hal böyle olunca, Bodrum’u çok sevince, yıllarca gidip geldikçe bu fikir kafamda olgunlaşınca taşındım ve yaşamaya başladım. Hem de hiç yabancılık çekmeden. İlk günlerin hafif salakça –hani Amerika’lı turistler vardır ya herşeye ayran budalası gibi bakıp porselen dişlerle sırıtırlar işte onun gibi- mutluluğu zaman geçtikçe oturdu ve bünyeye daha anlamlı bir mutluluk yerleşti. Yaz kış temiz havada yürüyüş yapmanın, bisiklete binmenin bana verdiği hazzı İstanbul’da yaşamam mümkün değil. Sabah kuş ve horoz sesiyle uyanmak ta öyle. Ama biliyorum ki şehirde yaşayan birçok insan gece boyunca trafik gürültüsünde uyurken buraya gelince sabah horozun sesinden rahatsız olabiliyor. İşte bu da kişinin yapısıyla ilgili başka bir mesele. Ben bu sesle uyanınca mutlu oluyorum, bir başkası sinir olabiliyor. Ben de İstanbul’a gidince kaldığım otellerde caddeye bakan oda istemiyorum. Korna sesi duymaya tahammülüm kalmadı. Hele buraya yerleştikten ve sessizliğe alıştıktan sonra.

video


Evin bahçesinden
Bodrum'da ve Yalıkavak'ta kullandığım bisikletim
İnsan sabahları köy peyniri, köy yumurtası, harika zeytinlerle yapılan kahvaltıdan sıkılır mı? Şehrin işe yetişme temposunda hangi kahvaltıdan bahsediyorsun, köşeden alınan poğaçayı ofiste yiyip işe başlıyorum diyenleri duyar gibiyim. İşte tam da bundan söz ediyorum. Şehir hayatının dayattığı poğaça yerine burada temiz havada, bahçede iyi bir kahvaltı yapabiliyorsunuz. Hiç olmadı, evde kahvaltıyla uğraşamam diyenler için sahilde belediyenin kafeteryasında güzel çay ve tost var. Ya da kahvaltı tabağı. Hem de sınırsız çay ile 7,5 TL. İstanbul’da bu paraya ne verirler adama?

Köy yumurtası ile hazırladığım pazar kahvaltısından
Mevsimi geldiğinde sürahinin içine ortadan kestiğim Bodrum mandalinalarını atıyorum, harika koku ve tad veriyorlar
Kendi mesaimi kendim ayarlıyorum, karışanım yok ama gün içinde tamamen yalnızım. Eğer o gün dışarı çıkmazsam bazen 36 saat kimseyle konuşmamış oluyorum. Geceleri genellikle yalnızım. Yaz kış yaptığım şey müzik dinlemek. Yazın Yalıkavak’taki evde TV yok, çok da memnunum. Kışlık evde TV var ama genellikle sadece evin içinde kahvaltı yapacak kadar serin hava varsa o sırada ve yemek esnasında açıyorum. Üst kattaki okuma ve müzik odamdaki TV ise günlerce hiç açılmıyor. Çünkü sıkılmıyor, açmaya gerek görmüyorum. 

Bisiklet turu yaparken kaydettiğim görüntülerden bir bölümünü aşağıya aldım...

video
Camdan bakınca karşımda burnumun dibinde apartman görünce fena oluyorum. Buradaki kışlık evim çok geniş bir bahçe içinde tek başına bir taş ev. Komşum yok. İstediğim zaman istediğim müziği istediğim volümde dinleyebiliyorum. Yalıkavak’taki evde komşularım var ama orası yazlık olduğu için zaten genelde bir hengame var. Yaz hayatı öyle bir hayat, bu da bana iyi geliyor. Sekiz aylık mutlak sakinlikten sonra üç dört aylık canlılık lazım. O evin önü açıklık, parka ve denize bakıyor. Orada da karşımda apartman –hoş Bodrum’da hiç apartman yok, ev diyeyim- yok. İstanbul’da yaşarken de oturduğum evler Rumelihisarı ve Bebek’teydiler, önü açık ve deniz görürlerdi. Ne zaman ki İstanbul’daki son evim olan Asmalımescit’teki Canova Residence’a taşındım orada boğuldum. Dibimde apartmanlar, sokağın gürültüsü olduğu gibi içeride... Bu apartman şimdi Off Pera’nın olduğu bina. O binanın köşe dairesindeydim. Bir yıllık kontratın sonunu bile beklemeden doğru Bodrum’a kaçtım. O bina ve Asmalımescit benim Bodrum’a gidişimi hızlandıran unsurlardan biridir. Yani ben Beyoğlu, Cihangir, Galata gibi eski binaların, dar ve soğuk sokakların olduğu yerde yaşayamıyorum. Mutsuz oluyorum. Asık suratlı sokaklar beni de asık suratlı yapıyor. O mahalleleri gezmek için seviyorum. İstanbul’a gidince oralarda yemek yemekten hoşlanıyorum ama içinde olmak istemiyorum. Zaten artık İstanbul’da olmak istemiyorum o ayrı...


Taze karidesleri hemen ızgara yapıtırıyoruz, süslemekle zaman harcamaca yok
Kışın haftada bir akşam gittiğimiz Deniz Feneri
Bodrum’da içki içilir. İçki buranın hayat tarzını oluşturan çok önemli bir parça. Deniz, güneş, balık gibi içki içmek buranın bir ritüeli. Yazın kalabalık halini bilenler kışın geldiğinde meyhanelerin yine tıklım tıklım olduğunu görünce şaşırıyorlar. Ama gerçek bu; Bodrum’da özellikle rakı içilir. Ben de içmeyi seviyorum. Onun için bu konuda da burayla anlaşıyoruz. Geceleri sıkılmam için bir neden yok.

Demek ki eğer Bodrum ile ilgili geçmişte gelen bir ilişkin varsa, Bodrum’a ilgil göstermiş, onu izlemiş, eksiğini gediğini görmüş ve ona göre bir hayat kurgulamışsan Bodrum’da sıkılman söz konusu değil. 

İşin ve hobin varsa sıkılmazsın...
Doğal olanı seviyorsan... doğal gıdayı mesela. Doğal hayatı. Temiz havayı senede birkaç günlük tatilde değil hep istiyorsan burada onu bulursun. Doğal ile aran iyiyse sıkılmazsın.
Senede yirmi gömlek on ayakkabı almak gibi saçma sapan huyların yoksa burada sıkılmazsın. Geldiğim ilk yıl şehirli refleksiyle yazlıklar, kışlıklar filan almıştım. Son yıllarda zorunlu birkaç giysinin dışında hiç alışveriş yapmadım. Gelen doğumgünü hediyeleri yetip artıyor bile.
İçmeyi, neşelenmeyi, Yunan müziğini, Ege kültürünü seviyorsan burada sıkılman mümkün değil.

Uzun lafın kısası... biz burada çok eğleniyoruz. Sıkılmıyoruz. Burayı içten isteyerek geleceklerin sıkılmayacağını garanti ederim. Bekliyoruz.

18 Ekim 2011 Salı

Sonbaharda Bodrum


Yazılara, notlara bir süre ara vermek zorunda kaldım. Yazacak zaman olmadı. Epey hareketli bir on gün geçti. Ancak bu gece biraz zaman ayırabildim. Yazlıktan kışlığa, yani Yalıkavak’tan Bodrum’a geçeli oniki gün oldu. Biraz buranın sonbaharından söz edeyim istiyorum.

Bu sene sonbahar bir tuhaf. İki gündür havada yanmış odun kokusu olduğuna göre birileri üşüdü ve soba veya şömine yaktı. Aslında bu koku ben çok güzel duygular uyandırıyor. Bodrum’a temelli taşınmadan önce kışları geldiğimde –o zaman sadece Yalıkavak’a geliyordum- bu koku bütün Yalıkavak’ı kaplardı. Fırtınada üstüme yağmurluğu giyip, ayağıma plastik sarı çizmeleri geçirip balıkçı Sait’e giderdim. Benden başka beş on kişi olurdu, şömine başına oturur buranın çok lezzetli dil balığını yer rakı içer, camlara vuran dalgaları seyrederdim. Odun kokusu bana bunları hatırlatıyor. Tabii odun kokusu bozulmamışlık, sakinlik, köy veya kasaba anlamına da geliyor.

Yalıkavak'ta eylül ayının son günlerinde, bisiklet turundan sonra belediyenin kahvesinde adaçayı molası
Göç kaçıran fırtınası öncesi Bodrum
Fırtınanın sonrasında mendirekten bakış
Bodrum’da yaşadıkça buranın en kötü mevsiminin yaz olduğuna artık kesin karar verdim. Hele bu yıl ucundan kıyısından şahit olduğum bayram günleri anlatılacak gibi değildi. Bu halini gördükten sonra ben tatilci olsam bir daha Bodrum’a hiç gelmezdim diye düşündüm. Bodrum, okulların kapanmasıyla kalabalıklaşmaya başlayıp okulların açılmasıyla sakinleşen bir yer. Eylül ayının 15’inden Kasım ayının 15’ine kadar da en güzel zamanı. Çünkü deniz ılık oluyor, eğer dışarıda rüzgar yoksa denizden çıkınca üşümüyorsunuz. Ve deniz neredeyse hareket edemeyecek kadar durgun oluyor. Eylül ayında doğa da kasaba da sakinleşiyor. Meyhaneler yazın o harala gürelesinden çıkmış, personel ile müdavimler tekrar buluşmuş, yemekler daha güzel, servis daha iyi oluyor. Fiyatlar yaz tarifesinden çıkıyor.

Burada ekim ayının ilk yarısı mutlaka yağmur ve fırtına olur. Daha önce de yazmıştım, buna “göç kaçıran” deniyor. İşte bu yılki göç kaçıran geçti ama biraz uzun sürdü sanki. Hatırladığım kadarıyla üç dört günde biterdi. Dün akşam itibariyle bulutlar gitti ve bu sabah pırıl pırıl bir havaya uyandık. Yaklaşık dokuz süren fırtına ve yağışlı günler geçti. Ama buranın kapalı havası öyle İstanbul gibi günlerce sürmez. Bu dokuz günlük sürede bile arada açtı, denize girildi ertesi gün yine kapadı ve yağdı. Öyle masif grilik buraya yakışmaz zaten. Dokuz gün sonunda bugün serinlik yerinde ama. Bu da Avrupa’dan gelen soğuk havanın İstanbul gibi burayı da etkilemesiyle oldu. Genel olarak İstanbul ile Bodrum’un hava durumu arasında bir ilişki var. İstanbul soğuyorsa burası serinliyor. İstanbul’da fırtına varsa burada rüzgar sert oluyor. Ama aradaki ısı farkı başka. Dün sabah arkadaşımı havalimanına bırakırken sabah saat sekizde Bodrum'da ısı 16 dereceydi. Arkadaşım İstanbul’a inince aradı, 9 derece dedi.

Bir ekim akşamı bahçedeyken gördüğüm gökyüzü rengi
Eylül akşamında Gümüşlük Limon'da gün batımı
Fırtınanın bahçenin köşesine yığdığı begonvil yaprakları
Bodrum’a gelmek için sadece yaz aylarını seçmek bir şartlanmanın sonucu. Yazın güneye gidilir... tamam da bu sonbaharda, kışın veya ilkbaharda gitmeye engel mi? Metropol hayatı insanları böyle kalıplara sokuyor. Aksi halde zaten orada yaşayamazsınız. Rahatsız olursunuz. Çok sorgulamayacaksın ki gül gibi geçinesin. Yoksa mutsuz olursun. Haftasonu kapalı havada bir AVM’ye girip bütün günü geçirmek, orada yemek yemek, orada sinemaya gitmek nasıl bir hayattır? Hem de gökyüzünü görmeden.

Hafta sonu İstanbul’dan Bodrum’a uçaklar vergi dahil 50-60 TL. Bodrum içinde bu mevsimde 40 TL’den başlayan fiyatlarla kalabilirsiniz. İlla deniz ve manzara isterim derseniz o başka. O zaman 100 TL’ye çıkarsınız ama buna ne gerek var? Yani demem şu ki; yaz sezonu dışında buraya gelmek için çok para harcamanız gerekmiyor. İstanbul’da, Ankara’da haftasonu AVM’lerde suni havayı teneffüs ederek o parayı zaten harcıyorsunuz. Peki konu ne o zaman? Bence şartlanma. Kış gelince büyük şehir bırakılmaz, güneye sahile gidilmez şartlanması. Ama ben Bodrum’da şunu yapıyoruz, bunu yapıyoruz diye yazınca... bu akşam balıkçılar çarşısında rakı içip balık yiyoruz, Gümüşlük’te kahvaltı ediyoruz diye yazınca sitemler geliyor. Oysa sitem gönderenler kendileri gelseler mesele kalmayacak. Sadece o şartlanmayı aşmak lazım. Ha hem büyük şehirde yaşamaktan şikayet edeceksin hem ara sıra kendini şımartmak için veya biraz nefes almak için buralara gelmeyeceksin, yağmura, trafiğe kahredip yine şehrin bir AVM’sinde Cumartesi geçireceksin, hem de sitem edeceksin. E bu olmaz ama... Bakın aşağıda bir eylül akşamı Yalıkavak'ta gün batımı var. AVM ile kıyaslayın. Bu da sizi kışkırtmazsa ne diyeyim?

video 

Buraya sonbaharda, okullar açıldıktan, tatilciler ve yazlıkçılar döndükten sonra gelin diye önerdiğim bazı dostlarım geliyorlar. Bugüne kadar pişman olan görmedim. Ya da beni kırmamak için öyle diyorlar. Ama geçen hafta gelen dostlarla, balıkçılar çarşısında Deniz Feneri’nde güzel mezeler yedik, güzel rakılar içtik. Kesmedi Adamik’e gittik, iyi müzik dinledik. Bunları yazın da yapabilirsiniz ama bu tadı vermez.

Deniz Feneri'nin ustalıkla pişirdiği, içi sulu kalmış iki kiloluk deniz levreği
Bir yeri seviyorsanız, her mevsimde seveceksiniz. Ben İstanbul’u son yıllarda her mevsim sevmiyordum. Ya da şöyle diyeyim; sadece eylül, ekim, nisan ve mayıs aylarında seviyordum. Kışından, sinsi, toz gibi yağan yağmurundan, insanın içine işleyen nemli soğuğundan ve günlerce açmayan gri bulutlu gökyüzünden çok sıkılmıştım. Bu durum zamanla kış ayından nefrete dönüştü. Ta ki buraya taşınana kadar. Buranın kışını yazından daha çok sevdiğim kesin. Burada kış ayını sevince farkettim ki insan bir yeri sevmesi için o yerin tüm mevsimlerini sevmesi gerekiyor. Eskiden kış gelecek diye canım sıkılırdı. Burada öyle bir duygu kalmadı.

Hava serinleyince Çin mutfağı devreye giriyor.
Geçen hafta Bodrum pazarından (Giysilere dikkat, o gün İstanbul'da yaşayanlar takırdıyordu)

Geçen gece marina çarşısında kahve içenler
Şömine başında geçirilen kış gecelerinin tadı başka oluyor. Hafif serin yatağa girip, sessiz bir mahallede, sadece ağaç hışırtılarını duyarak uyumak, sabah horoz seslerine uyanmak için bazı bedelleri ödemek gerek. Bazen soruyorlar; hiç mi sergi, bale filan özlemiyorsun diye. Bu bir dönem. Öyle bir dönem geliyor ki bahçeli bir evde, senenin 340 günü güneş olan bir yerde yaşamak diğerlerine baskın geliyor. O zaman da onları bırakmayı göze alıyorsun. Üstelik şehirdeyken hergün sergiye mi gidiliyor? Her akşam bale, opera, tiyatro (bu son üçlüyü zaten pek sevmem) programı mı yapılıyor? Ben de ayda bir İstanbul’a gelerek, gerek gördüğüm sergilere gidiyorum zaten. Hem insan açılan tüm sergilere gitmez ki. Eğer gidiyorsa o işten hiç anlamıyor demek ki.

Dün akşam üzeri Turgutreis girişi. Hava o kadar temizdi ki karşıdaki Kalimnos adasındaki tek tük evler görünüyordu
Yağmur bulutları Turgutreis'i terkederken
Her neyse konu sergi, bale filan değil. Benim için senede gerçekten iyi birkaç sergi için bütün yıl pis hava, trafik, gürültü, kabalık ve kalabalık, gri havada yaşamak anlamlı değil. Anlamlı olan burada yaşayıp, çok önem verdiğin etkinlikleri, çok istiyorsam gidip İstanbul’da izlemek. Zaten daha o kadar da aç değilim. Henüz İstanbul’u da özlemiş değilim.  En son 24 Ağustos günü gittiğim ve bu saate kadar gitmeden işleri idare edebildiğim için memnunum. Ama artık gitmem lazım. Önümüzdeki hafta üç gün İstanbul’da olacağım. Şimdiden sıkıntısı başladı.

İstanbul'da Bebek'te yaşadığım evden kasvetli İstanbul manzarası
Bu da aynı evden bir kar manzarası. Şimdi bu resme bakarken üşüdüm. Güzel manzaraydı ama Bodrum başka
Son olarak şunu söyleyebilirim; kış gelecek diye üzülmediğim bir yerde yaşıyorsam doğru yerdeyim. 

10 Ekim 2011 Pazartesi

Yalıkavak’tan Bodrum’a dönüş, Orfoz ve Gemibaşı’nda kış antrenmanları



Geçtiğimiz Perşembe akşamı Yalıkavak’taki evi kapatıp Bodrum’daki eve geçtim. Bu benim için yaz sezonunun resmen bittiği, kış sezonunun açıldığı anlamına geliyor. Yalıkavak denizde yüzmelerle, Sait’te yenen balıklarla, içilen rakılarla, Gümüşlük Limon’da batırılan güneşlerle sonlandı. Yalıkavak yürüyüşleri, bisikletle koyu arşınlamalar, çarşıda esnafla sohbetler önümüzdeki yaza kadar bitti. Bu yıl 7 Temmuz günü Bodrum’daki evden Yalıkavak’a göçmüştüm. Dönüşüm de 6 Ekim günü oldu. Tam üç ay Yalıkavak’ta geçti. Yalıkavak kuzeye baktığından sürekli esintilidir ve bu da Bodrum yarımadası için inanılmaz bir nimettir. Bodrum’un içi yanarken, gece klimasız uyunamazken Yalıkavak’ta gece cam açık yatmak yeterlidir. Havanın hareket edecek halinin bile kalmadığı ağustos sıcaklarında yedi sekiz gece klima açma ihtiyacı duyulur o kadar. Yalıkavak yaz için ideal bir yerleşim yeri. Bodrum’a temelli taşınmama rağmen Yalıkavak’tan vazgeçemedim. Yalıkavak'taki sezonun son günleri ile ilgili bir iki görüntüye aşağıda yer veriyorum.


Yıllardır Yalıkavak'ta tıraş olduğum, köyün yerlisi Geriş'li Turgut usta
Yalıkavak'ta begonvillerin kapladığı otel
Sezon sonu geldi, tekneler çekiliyor

Sait'te yenen "kılçık üstü" tabir edilen dülger

Erken batan güneş sonrası Yalıkavak sahili

Bodrum içindeki eve geçtiğimin akşamı, üç gününü benimle beraber Bodrum’da geçirmek üzere İstanbul’dan otuz yıllık çok sevgili bir arkadaşım geldi. Haluk (Tuncay) ile hem gençliğimizde Kalamış’ta aynı sokakta oturduk. Hem aynı yıllarda aynı hocalardan, aynı okulda grafik eğitimi aldık. Hem üç yıl kadar aynı ajansta –o yıllarda yeni kurulan Yorum’da- çalıştık. Hem de aynı okulda –Mimar Sinan grafik bölümünde- hocalık yaptık. Sonra da ben Bodrum’a taşınana kadar neredeyse her Cuma akşamı diğer arkadaşlar da olmak üzere toplanıp yedik, içtik. Yıllar sonra Haluk tek başına bana Bodrum’a geldi ve iki kafadar gezdik, yedik, içtik, güldük. Bodrum’daki kış sezonum da böylece başladı.

Bodrum'a iner inmez ilk durak tabii ki Zazu oluyor. Fotoğraftakiler Zazu'yu işleten Memo ve Ahmet Kurşuncu kardeşler
Zazu'da akşam yemeği





Çarşıda dolaşırken otuz yıl önce rahmetli Mehmet Sönmez için el yazımla yazdığım Bodrum ve Halicarnassus yazısı ve Mehmet'in deseniyle yapılan tişört dün karşıma çıktı
Benim arkadaşlarım içinde yemeğe muhallebiciye giden hiç yok. Yani bizim ekip yemeyi ve içmeyi seven ekip. Böyle olunca, bu kadar eski bir dost gelince, mekan da Bodrum olunca haliyle yenildi, içildi. İlk akşam Haluk havalimanından Bodrum’a gelir gelmez doğru Deniz Feneri’ne gittik. Geçen haftaki son notlarımda Datça’ya gittiğimiz yazmıştım; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/10/bodrumdan-datcaya-oradan-selimiyeye.html . Oraya her gidişimiz biraz da Fevzi’de Ege otları eşliğinden rakı içmek içindir. İşte o Fevzi rövanş için Bodrum’a gelmişti. Zazu’dan Ahmet de katılınca Deniz Feneri’nde ağır bir masa oldu. Gece Zazu ve sonrasında Marina Kulüp’te İstanbul Gelişim’i dinleyerek bitti. İstanbul Gelişim, yıllardır istikrarlı bir şekilde yazları Bodrum’daki Marina Kulüpte çalıyorlar. Her yıl kadroda değişiklik oluyor ama Garo Mafyan ve Selçuk Başar iki ağır top olarak sahnenin iki yanında başı tutuyorlar. Cd dinler gibi dinliyorsunuz. Hele sezon sonuna doğru daha farklı, daha bizbize oluyoruz. Arada kulübün herşeyi olan Barış da çıkıp profesyonel hareketlerle, Mel Brooks’un “New York, New York” sahnesini hatırlatırcasına yılların sahne şarkıcılarına taş çıkartıyor. Aşağıda bununla ilgili minik bir video kaydını izlerseniz demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

  video




Cuma sabahı evde bahçede yapılan kahvaltı sonrası ekim ayında Ege nasıl olur görmek lazım diye denize gidildi. İstanbul’da yaşayanlar ekim ayı boyunca artık sonbahar havasına girdiklerinden, kazaklar ortaya çıkarıldığından bizim burada denize girdiğimize inanmakta zorlanıyorlar. Oysa deniz her zamankinden ılık olur. E ilkokul bilgisi değil midir; denizler geç ısınır geç soğur. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlıdır dedikleri yer de tam burası zaten.


Cuma akşamı yemeğe Orfoz’a gittik. Orfoz Selçuk ve Güneş Bozçağa çiftinin yarattıkları, sadece Ege’nin değil, tüm Akdeniz coğrafyasının en iyi deniz mahsülü yapan yerlerinden biri olan Marmaris Bozburun’daki restoranlarıyla (http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/01/orfoz.html ) aynı ismi taşıyan, oğulları Çağrı ve Çağlar’ın işlettiği Bodrum’daki restoran. Halikarnas tarafında, Mavi’yi geçer geçmez soldaki otelin altında dükkanı görürsünüz. Küçük, sevimli bir yerdir. İki kardeş babalarından aldıkları feyz ile harika iş çıkarıyorlar. Kışın bir iki ay kapalılar. Hem dinleniyor hem kendilerini geliştiriyorlar. Şarap tadımına gidiyorlar, fuarları izliyorlar filan. Orfoz bir balıkçı değil, deniz mahsülü yapan bir mekan. Yılan füme, kidonya, fırında midye, kalamar, ahtapot, karides, istiridye, mavi yengeç veya pavurya... bunlar menüden aklımda kalan deniz mahsülleri. Ha bir de dikenli salyangoz vardı ki anlatılacak gibi bir lezzet değil. Fesleğenli, zeytinyağlı şaheser soslu bir arkadaş. Orfoz gerçekten ağzının tadını bilenler için Bodrum’a geldiklerinde uğranması gereken bir mekan. Dediğim gibi; bir balıkçı meyhanesi bekleyenler için değil, deniz mahsülünü sevenler için... müzik filan yok. Ayin şeklinde yemek yeniyor, sohbet ediliyor.

Orfoz'un müthiş lezzetlerinden yılan balığı füme, oklu salyangoz, hamsi, keçi pelniri ve deniz börülcesi
Orfoz'da ahtapot ızgara
Sanki gözlerini dikmiş bakıyor

Orfoz'da yemeğin sonu, kızılcık ve üzün
Cumartesi sabahı Gümüşlük'teki Limon'a kahvaltıya gidildi. Limon ertesi gün sezonu kapatacağından heryer toplanmış, yağmur da yağdığından iki masa bırakmışlardı. O havada inanılmaz Limon kahvaltısı yaptık. Personelin çoğu evine dönmüş, sakin bir Limon sabahıydı. Bizden başka iki kişi daha vardı o kadar. Rıza Bey, Candan Hanım ve dünya sevimlisi Tuğba ile vedalaştık, nisan 2012'de buluşmak üzere sözleştik. Geçtiğimiz nisan ayında kahvaltıya gittiğimde o hafta açmışlardı. Rastlantı ya kapanışı da birlikte yaptık.

Sezonu kapatmasına bir gün kala Limon'un sessiz ve mahzun barı
Kahvaltıya güneşli bir havada başladık...
Anlatılması mümkün olmayan Limon'un efsanevi kahvaltısı
... ve kahvaltının sonunda yağmur başladı


Cumartesi akşamının mekanı Gemibaşı’ydı. Burayla ilgili ayrı bir yazı yazmam gerekiyor. Gemibaşı, adından anlaşıldığı gibi eskiden gemilerin bulunduğu bir alanın başıydı. Ne kadar eski derseniz; aşağı yukarı 70’lerin başı diyebilirim. Ben üniversite öğrencisiyken ilk kez Bodrum’a geldiğimde, Tepecik camiinden ileride bir dere vardı. O dereyi geçince Gemibaşı meyhanesi gelirdi. Meyhaneden sonra ise tersane vardı. O bölüm çamur bir alandı diye hatırlıyorum. Yani şimdi marinanın olduğu yerde guletler karaya çekilir, bakım yapılır veya yeni tirhandil, gulet yapımı sürerdi. Ne marina vardı ne o mağazalar. Gemibaşı da kaptanların, gemi yapan ustaların rakı içip balık yediği bir mekandı. Biz o tatilde dört kişi, yani dört üniversite öğrencisi Gemibaşı’nda yiyip içmiştik. Harçlıkla gidebilmişiz. O dönemin belediye başkanı da orada içiyordu. Nasıl olduysa laf lafı açtı, yan masa muhabbeti oldu. Bize dediği mealen şuydu; “Bodrum’a paralı turist gelsin istiyoruz. Sizin gibi öğrenci kesiminin gelebildiği yer gelişmez”. Yani açıkçası siz çulsuz gençler gidin, yerinize turist ve zenginler gelsin demeye getirdi. Aradan 30 yıl geçti. Dediği oldu mu bilmem ama ben yine geldim. Sahi o başkanın adını bulmam lazım. Sonra da hala yaşayıp yaşamadığını öğrenmek istiyorum. Ha bu arada Gemibaşı yazın hem ceo’ların, holding patronlarının geldiği, hem hala yerli kaptanların, yaşlı denizcilerin geldiği bir yer. Ama en iyi hali şimdilerdeki hali. Yani kışı burada geçirenlerin ve yerel halkın geldiği hal. Neredeyse her akşam meyhanenin önündeki büyük fıçıyı masa olarak kullanıp yaslanarak içen belediye başkanı Kocadon’u, Kemal Reis’i, diğerlerini görmek mümkün. Gemibaşı Bodrum’a mal olmuş yerlerden.



Pazar sabahı lodos fırtınasına, gökgürültüsüne ve yağmura uyandık. Şiddetli yağmur Bodrum’da tam anlamıyla kostümlü kış provası yaptı. Bugün de aynı hava sürüyor. Yarın açmaya başlayacak. Perşembe günü pırıl pırıl güneş olacakmış. Daha kasım ayının ortasına kadar denize girilir. Bu fırtına muhtemelen eskilerin göç kaçıran dediği fırtınaydı. Yazlıkçılar bu havayı görünce artık kış geldi sanıp İstanbul’a, Ankara’ya dönüyor. Yani buraya göç edenleri, burayı yeterince tanımayanları kaçırdığı için bu isim verilmiş. Tabii asıl bu fırtınalardan sonra sarıyaz başlıyor. Ki tadından yenmez. Kasım ortasına kadar sürer. E ondan sonra zaten yaza na kalıyor ki?