27 Kasım 2011 Pazar

Bodrum'da Mandalin Bar'da Suzan Kardeş'i dinlerken

Dün akşam Bodrum'un en güzel mekanlarından biri olan Mandalin'de Suzan Kardeş'i dinlemeye gittik. Mandalin bu yaz başına doğru açıldı. Çarşının bitiminde, sahilde, eski bir palamut deposunu restore ettiler ve Bodrum'a çok güzel bir mekan kazandırdılar. İşleten aynı zamanda Bodrum'un popüler rock mekanı Kule Bar'ı işleten kişi. Epey bir yatırım yaptığı belli. Çok başarılı bir restorasyon yapılmış. Bodrum'da, denizin dibinde, balkonunda kaleyi seyrederek müzik dinlemek ne demek tahmin edersiniz. Ayağa düştüğü için günlük konuşmalarımda da, blog yazılarında da kullanmamaya özen gösterdiğim "keyifli" tanımını burası için kullanmak şart oldu. Çünkü öyle gerçekten de. Bu sezon mekanın açılışında gitmiştim. İsmini hatırlamadığım, pek de iyi olmayan, sadece kadınlardan kurulu bir grup vardı. Konser yarısına varmadan kaçmıştım. Sonra Yeni Türkü geldi ve iki akşam üst üste gittik. Araya yaz girdi ve ben Yalıkavak'a geçtiğim için pek Bodrum'a inmedim, Mandalin gecelerine katılamadım. Bülent Ortaçgil, Malabadi yazın gelen ekiplerden aklımda kalanlar. İki akşam Suzan Kardeş'in olacağını afişlerde görünce kış sezonu başında Balkan havaları dinlemek iyi gelir diye düşünüp sevindim. Balkanlardan hep soğuk hava gelir ama Suzan Kardeş kendi tarzıyla havayı ısıtır dedim.


Gece 24 olduğunda ekip sahneye çıktı. Çok iyi bir grubu var, tam Balkan tadını veriyorlar. Nefesli sazların ağırlıkta olduğu tipik bir orkestra. Önce grup bir giriş yaptı. Fanfare Ciocărlia'dan, Mahala Raï Banda'dan ve Koçani Orkestar'dan esintilerin olduğu bir medley çaldılar. Milleti havaya soktular. Derken Suzan Kardeş çıktı. Aşağıda iki farklı versiyonunu bulacağınız "Celem Celem"i yorumladı. Bence yanlış bir giriş oldu çünkü grubun hareketli girişinden sonra bir anda ağır ve hüzünlü şarkı ortalığı sakinleştirdi. Tam gaz verilmişken frene bastı. Ve sonra her geçen dakika kötüye giden bir program başladı.

Neden böyle diyorum; çünkü Suzan Kardeş Türkiye'nin tek Balkan müziği yorumlayan şarkıcısı. Özelliği bu. Orkestrası baştan aşağı Balkan müziğinin temel enstrümanlarından oluşmuş. Herşey bu havaya uygunken iki parça sonra birden "batsın bu dünya"ya başlamaz mı? Ardından "caney caney"... "tombul memeler" filan. Kötü espriler. Türkçe'nin nereye çeksen oraya giden yapısından hareketle burada tekrarlayamayacağım bel altı çağrışımlar yapan seviyesiz şakalar. Suzan Kardeş Balkan coğrafyasını epey geniş tutmuş. Repertuarındaki Diyarbakır'ın veya Trabzon'un Balkanlarla ne ilgisi var bilemedim.

Eğlenmedik mi? Eğlendik. Zaten eğlenmeye gitmişiz. Bir gece öncesinin uykusuzluğuna rağmen içkiler içildikçe havaya girdik. Birlikte olduğum kişiler zaten dünya şekeri insanlar, iyi dostlar. Orada ne çalsa biz eğlenecektik.

Ama Suzan Kardeş'e çok kızdım. Birincisi; kendine özgü bir tarzı varken herkesin kulvarına girmesindeki saçmalığa, vizyonsuzluğa kızdım. Bu memlekette herkes batsın bu dünyayı söylüyor zaten. Senin "Caje Sukarije" şarkısını söyleyen yok ama. Sen teksin, niye herkesin peşine takılıp sıradanlaşıyorsun? Bizim memlekette bunu şirketler de yapıyor. O ne yaptıysa aynısını yapayım diye özetlenebilecek sürü güdüsü. Sen bir fark yarat ve sıyrıl. Suzan Kardeş bu farkı yaratıp aradan sıyrılmışken Bodrum'da sahnede sürüye takılıyor. İyice garip. Herkesi memnun edeyim demek baştan kaybetmektir. Üstelik laf aramızda sesi de pek iyi değil. Bodrum'lulara şirin görünmek için Zeki Müren'den "şimdi uzaklardasın"ı söylerken belli oluyordu sesinin rengi.

İkincisi; ben eğer "Caney caney" gibi, hiç sevmediğim bir tarz olan türkü dinlemek amacıyla oraya gitmedim ki. Çok sevseydim bu işi daha iyi yapan türkü barlara giderdim. Ne işim var Mandalin'de?

Sonuçta popülistliğin esiri olunca böyle hiç bir yere yaranamazsın işte. Hem balık, hem tavuk, hem et, hem İtalyan tarzı yemek, hem lahmacun yapan yerde yemek yer misiniz? Aynı şey. Gecenin sonuna doğru artık biz çıktık. Eğer bizden sonra bir arya söylemişse de şaşırmam. Bir o kalmıştı.

Kardeşin kardeşe yapmayacağı şeyi Suzan Kardeş bize yaptı. N'palım, canı sağolsun. Ama bunu bir yere yazdım. En azından bu bloga yazdım...

Şimdi doğru dürüst Balkan müziği dinlemek isteyenler için aşağıya arşivimden birkaç parça alıyorum. Arada Suzan Kardeş'in asıl tarzından örnek de var. Balkan müziğinin kraliçesi, Makedonya'lı Esma Redzepova'dan eski bir kayıt olan "Caje Sukarije"'yi yıllar önce Ajda Pekkan'ın "Zalim"i olarak hatırlayanlarınız olabilir. Bir çingene şarkısıdır. Keza "Celem Celem" de öyle. Bu şarkıyla ilgili bazı bilgileri haziran ayındaki bir yazıda anlatmıştım; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/05/bodrumda-bir-aksam-bahcede-muzik.html
Aşağıdaki listede Goran Bregoviç'in 80'lerdeki grubu Bijelo Dügme'den (Beyaz Düğme), geçen yıl bu dünyadan göçen, çok özgün sesi ve yorumları olan Saban Bajramoviç'ten, bizden Serkan Çağrı'nın projesinden, Emir Kustirica'nın kardeşi Stribor Kustirica'dan (Emir Kustirica adı No Smoking olan bu grupta gitar çalıyor), hiperaktif, artık bir Beyoğlu sakini ve Babylon müdavimi sayılabilecek Shantel'den örnekler bulabilirsiniz.

Yarın öğlen İstanbul'a geçiyorum. Üç gece dört gün işler, toplantılar için İstanbul'dayım. Perşembe akşamı yine Bodrum.


20 Kasım 2011 Pazar

Bodrum'da günlerim nasıl geçiyor?

Bu blogda Bodrum'u, buradaki yeme içme yerlerini, Bodrum'da ve çevresindeki coğrafyada olan biteni, mekanları, güzellikleri anlatmaya çalışıyorum. Bunu yaparken de ister istemez kendimden de söz etmiş oluyorum. Çünkü yazdıklarımı bizzat yaşadığım için, hem anlatan benim hem bazen de anlatılan ben oluyorum. Ama yazdıklarımın tümüne şöyle bir baktığımda, okuyanlar benim burada sadece yiyip içen ve gezen biri olarak algılayabilir düşüncesine kapıldım. Böyle algılanmaktan hiçbir şikayetim olmaz, o ayrı. Fakat günün uyku dışında kalan yaklaşık 16 saatini de böyle geçirmediğim gibi bir gerçek var. Yani benim de burada bazı yapmak zorunda olduğum işlerim, görevlerim var. Biraz onlardan da söz etmek istiyorum. Böylece buraya yerleşmek isteyenlere kendi modelimi biraz daha açmış olurum belki.


Herşeyden önce buradaki hayatımı sürdürebilmem için para kazanmam lazım. Ve hayatımda miras ya da piyango gibi müthiş iki seçenek malesef olmadığından çalışmam da lazım. Benim asıl yaptığım, işimi mümkün olduğunca Bodrum'dan sürdürebilmeyi sağlayan sistemi kurabilmek oldu. İstanbul'daki ofiste bana bu konuda yardımcı olanların katkısı çok önemli. Orada yardım edenler olmasa ben burada yaşayamam. İlk yerleştiğim yıl, iş yaptığım kurumlardaki dostlarla telefonda iş ile ilgili konuştuktan sonra kapatırken onların "iyi tatiller" demelerine gülümsüyordum. E ben Bodrum'dayım ya, direkt olarak insanın aklına tatil geliyor. Kış sezonuna girince iyi tatiller demeler azaldı. Bodrum, akla hemen tatil algısını getiriyor. Peki o zaman o kurumların işlerini ben tatildeysem kim yapıyor? Di mi ama?... Artık alışıldı, iyi tatiller diyen kalmadı.


Yalıkavak'taki stüdyonun çalışma bölümü
Yani ben de hafta içinde her çalışan gibi saat dokuzda bilgisayarımı açmış oluyorum. Maillerime bakıyorum. Vergi ödemesi ya da iş yaptırdığım firmalara yapmam gereken ödemeler varsa, kısaca banka ile ilgili işlerim varsa onları internetten hallediyorum. Saat 10'a kadar bunlar sürüyor. Peki mesela Maslak'ta bir plazada çalışandan farkım ne diye sorarsanız; temel farklarım şunlar. Kışın en serin günleri haricinde kahvaltımı evde, bahçede -yaz mevisimiyse ve Yalıkavak'taysam balkonda- yapıyorum. Yeşilliklere bakıyorum. Kuş sesleri dinliyorum. Mevsimine göre bunları ya bir tişört ve şortla ya da kışsa rahat bir pantalon ve kazakla yapıyorum. Sabah trafiğe girmiyorum. O zamanı kışın yürüyüş yaparak, bisiklet turu yaparak, yazın yüzerek değerlendirebiliyorum. Hava fırtınalı ve yağmurluysa biraz daha fazla uyuyarak o saatli kazanıyorum.


Her zaman en iyi ve taze mezeleri bulabiliyorum
Kahvaltı sonrası iş başlıyor. Yapılacak tasarımlar, işler, müşterilerle görüşmeler, mailler, İstanbul'dakilerle konuşmalar, iş planları... derken öğlen oluyor diyelim. Öğle yemeklerini hep evde yemeyi tercih ediyorum. Çünkü çok sade şeyler yiyorum bunları da en iyi evde bulabiliyorum. Bu arada yazın denizi seyrederek yerken, baharda bahçede genelikle dergi okuyarak, kış ise televizyondaki öğle haberleri izleyerek yemek işini hallediyorum. Bu da aynı zamanda dinlenme oluyor. Şehirdeki gibi dışarıya çıkıp kalabalıklarda yemek yemiyorum.
Bodrum mandalinası olmadan kış olmaz
Yolda yürürken böyle kapılar görmek istiyorum, apartman kapısı değil
Böyle sokaklarda yürümek istiyorum, Nişantaşı'nda değil
Yalıkavak'ta sıcak bir öğlen saati, yemek sonrası öğle uykusuna hazırlık
Sonra yine işe devam ediyorum. Yazın saat 17:00'de kışın ise genellikle 18:00'de işi bırakıyorum. Yazın cuma günleri yarım gün çalışmayı prensip haline getirmeye başladım. İşlerimi ona göre programlıyorum. Cuma öğleden sonraları müşterilerim her istedikleri anda bana ulaşabiliyorlar, ama ben iş ile ilgili kafa yormuyorum diyelim.


Yalnız yaşıyorum. Bu da evin işlerini üstleniyorum anlamına geliyor. Onbeş günde bir gelip temizliği ve ütüyü halleden sevgili Nezahat dışında yardımcım yok. (Ayda bir gelen bahçıvan İmdat'ı sayabilirim belki). Yemekleri kendim yapıyorum. Bodrum pazarı bu konuda bir hazine. Yazları üçbuçuk ay Yalıkavak'tayken perşembe günleri, diğer dönemde Bodrum'daki evdeyken cumaları bisiklete atlayıp pazara gidiyorum. O hafta ne yemek istiyorsam liste yapıp, o malzemeleri alıp evde yemek hazırlıyorum. Bildiğiniz mutfak işi işte. Her gün yemek işine zaman ayıramayacağım için genellikle haftada bir yoğun bir mutfak seansım oluyor. Haftanın iki veya üç akşamı dostlarla dışarıda yiyorum. Hazırladığım haftalık menü 7 öğlen öğünü ile üç dört akşam öğününü karşılıyor. Yemek yapmaktan zevk alıyorum. Hele Bodrum'a yerleştikten sonra daha da zevk alır oldum. Ege otlarıyla çok sağlıklı ve lezzetli zeytinyağlılar yapılabiliyor. Bazen öğlen salata yaparken telefon geliyor ve acil bir belgenin gönderilmesi isteniyor diyelim. Eller kurulanıyor, çalışma odasına geçiliyor ve doküman mail ile gönderiliyor. Ya da yemek ateşte unutuluyor, işe dalınıyor. Oluyor böyle şeyler.


Pazarda mandalina 1 TL
Bir sonbahar, pazar sabahı
Sadece seyrediyorsun, etrafta çıt çıkmıyor, insanın ruhuna iyi geliyor
Bir evde tek başına yaşayan biri ölçeğinde yapılması gereken ne varsa onları yapıyorum. Keşke Sebastian isimli bir uşağım olsaydı ama yok işte. Sabah çayı da ben demliyorum, kahvaltıyı da ben hazırlıyorum, kışın bahçeden odunu da ben taşıyorum, şömineyi de ben yakıyorum. Bulaşıkları makineye dizip, iş bitince boşaltıp raflara yerleştiren de benim. Pırasa doğrayan da benim, yarım saat sonra logotayp tasarlayan da. Çamaşırı yıkayan da kurutmak için asan da benim. Arkadaşlarım bilir, acayip düzenli biriyim. Hiçbir yer dağınık olmayacak. Ne çalışma odam, ne okuma ve müzik dinleme odam. Üç dört çeşit yemek yaptıktan sonra mutfakta bir çöp görmemeliyim. Ama bu düzenlilik olmasa ne yalnız Bodrum'da bir evde yaşaşabilirdim ne de buradan işimi götürebilirdim. Sistem, zamanlama, düzen ve titizlik. Benim hayatım bunlarla tanımlı.


Pazar kurulduğu günler öğlene doğru pazar alışverişim oluyor. Hava yağmurlu olmadığı sürece bu işi bisikletle yapıyorum. Bodrum'daki evden pazara gidiş geliş 5 kilometre tutar. Bisikletin arkası ve sırt çantam aldıklarımla doluyor, bisiklete atladığım gibi eve yollanıyorum. Son yokuş biraz yoruyor ama dert etmiyorum. Bakın bazen ne oluyor biliyor musunuz? Cuma günü kan ter içinde yüklendiğim malzemeyle, sırt çantamla eve gelip yemek yapıyorum. İki gün sonra İstanbul'a bir holdinge veya önemli bir kuruma toplantıya ya da sunuma gidiyorum. İstanbul'da başka kıyafetlerle başka formasyona giriyor, başka bir hayata dahil oluyorum. Plazaya giriyorum. Asansöre biniyorum. Cam odalarda manzara seyrediyorum. Bazen toplantılarda iş dışında günlük hayatla ilgili konuşulur ya. Konuşulanların artık bana ne kadar uzak kaldığını görüyorum. Şehirde ne kadar dert var diyorum. İnsanların bir yandan bana imrendiklerini de hissediyorum. Ama onları oraya, o odaya, o mevkiye, ünvana hep bir bağlayan neden(ler) var. Ya çocuk henüz büyümemiş oluyor. Ya eşinin işi dolayısıyla orada olmalılar. Zaten yeni bir dairenin borcu ödenmişken, yatırım olsun diye ikinci daireye girilmiştir. Ödenecek borç vardır. Böyle olunca tabii sadece imrenmek kalıyor. Benim ne yatırım için ikinci bir evim var ne birinci evim var. Ne de bir kuruma, koopeeratifi filan kredi borcum var. Benim için orada veya burada mülk almak anlamsız. Sırtımda yumurta küfesi olmadığı için, uygun zaman olduğunda eşyalarımı kamyona yüklediğim gibi arkama bakmadan Bodrum'a gelmemi buna borçluyum. Yarın bakarsınız Bodrum bozulur Datça'ya veya Faralya'ya gitmişim. Belli mi olur? Böyle bir hayatı seviyorum, buna engel olacak hiçbir yere, hiçbir kuruma ve kişiye bağlanmıyorum. Yıllar önce Mimar Sinan'da hocalık yaparken bölüm başkanı hocamız kadroya girmemi teklif etmişti. Hemen hayır demiştim. Devletle en ufak bir bağım olmasını istemediğimden hayır dedim. Hiç bir yere kurumsal, ilkesel bağım ve beni bağlayacak köküm olsun istemiyorum. Hayata bakışım böyle birşey.


Yazın Sait'te günü batırırken
Bahçede en sevdiğim köşe
Bodrum'da evde olacağım akşamlar yemek sonrası üst kata çıkıp müzik dinlemek mutlaka yaptığım bir şey. Yanında kitap mı olur, böyle şimdi yaptığım gibi blog mu yazılır belli olmaz. Ama en az yaptığım şey TV seyretmek. Bugün gece evdeyken televizyonu açmayalı en az 15. gün olmuştur. En son Hırvatistan maçını ara sıra açıp bakmış, her açışımda bir gol yemiştik, onu hatırlıyorum.


Bakın buraya taşındıktan sonra uykularım çok değişti. Geceleri mutlak sessizlik var. Çıt çıkmıyor. Eğer kepenkleri kaparsam sabah olduğunu ancak horoz seslerinden anlayabiliyorum. Horoz sesiyle uyanmak ne demek hatırlıyor musunuz? Muhtemelen senede bir tatile gittiğinizde o da eğer bir tatil köyü değil de gerçek bir köy gibi yerse o zaman duymuş olabilirsiniz. İşte ben burada her sabah horozları duyuyorum. Senenin en az 320 günü sabah uyanıp kepenkleri açtığımda mavi gökyüzü ve güneş görüyorum. 


Sabah uyandığımda kepengi açtığımda begonvil görmeyi istiyorum, apartman değil
Akşamüzeri olduğunda yürüyüş zamanı geldi demektir. Evden Halikarnas'a gidiş geliş rotası yaklaşık 7 kilometre tutuyor. Bu etap haftanın en az dört günü yapılıyor. Bazen sabahları bunun yarısı kadar bir etabı, yani evden kaleye kadar olan bölümü ayrıca yapıyorum. Bodrum yürüyerek gezilecek bir kasaba. Herşey yürümeye uygun. Hava, yollar, güzergah.


Akşamları neler yaptığımı zaten bu blogda çok anlatıyorum Onun için buraya almıyorum. Yazın Yalıkavak'ta Sait ağırlıklı, kışınsa Bodrum merkezinde Zazu, Mahmut Kaptan ve Deniz Feneri ağırlıklı yemek ve içmek ve de sohbet odaklı geceler yaşıyoruz. Biliyorsunuz ayda en az iki günüm İstanbul'da geçiyor. Bu gidişler tamamen iş için. Önümüzdeki haftadan sonra üç gece dört gün için yine gideceğim. İş olmasa ve oradaki arkadaşları, akrabalarımı özlemesem öyle her ay gitmezdim. İnanın böyle hissediyorum. İnsanın güzeli gördükten sonra ondan vazgeçmesi mümkün mü?


Sonuç olarak Bodrum'lu hayatımın da kuşkusuz bazı zorlukları var. Ama burada yaşadığım her gün bana o kadar iyi geliyor ki, yorgunluk filan hissetmiyorum. Çok iç içe olmayan ilişkiler, sakinlik, huzur ve iklim insanı başka bir insan haline getiriyor. Beni getirdi en azından.


Yukarıda anlattıklarım, Bodrum'un iklimi şusu busu bazılarına birşey ifade etmiyor. Geçenlerde buraya yerleşmeye karar vermiş iki kişi marinadaki Kahve Dünyasında oturup burayla ilgili hayaller kurarken yan masadaki münasebetsiz biri -buradaki devlet hastanesinde doktormuş- Bodrum'un ne kadar yaşanılmayacak yer olduğundan söz etmiş. Şimdi öyle insanlar var tabii. Adam AVM istiyor. Eşini, dostunu, arkadaşlarını geldiği yerde bıraktığından ve de insanlarla ilişki kurmayı beceremediğinden burada patlıyor yalnızlıktan. Sahilde yürümek, iyot kokusunu içine çekmek de anlamsız geliyorsa. Veya bir meyhanede sohbete katılıp rakı masasında mutlu olmayı, ortama dahil olmayı da bilmiyor veya o ortamı sevmiyorsa. Haftasonu güzel havada eşini, ailesini, arkadaşını her nesi varsa alıp mesela Ortakent'e gidip kumsalda kurulan masada kahvaltı etmiyorsa. Alışverişini Migros'tan yapıyorsa. Kısaca Bodrum'u Bodrum yapan unsurları ıskalıyorsa işte onlar burada sıkılırlar, haklılar. Neyse ki o arkadaşlardan biri olan Seda bu blogu izliyormuş da işin diğer yüzünü biliyor. Bodrum'a geldiğinde anlattıklarımı kendisi yaşayacak zaten.


Bu da Bodrum'daki evdeki çalışma odamdan
Evimin yolu üzerinde bahar zamanı açan ağaç
Yine bir ilkbahar ve biz baharı karşılamak içen Datça'daydık
Yalıkavak'ta bir pazar günü
Neymiş? Buradaki hayatım tamamen laylom değilmiş. Laylomu varmış ama arada başka işler de oluyormuş. Oranı nedir derseniz, o kişinin hayata bakışıya ilgili. Kimine zor gelen işler bana öyle gelmiyordur. Ne bileyim işte... ben burada yaşamak için bedel ödemeyi göze alıp geldim. İyi yemek için bir bedel ödersiniz ya. Yemek de iyiyse o bedel göze batmaz. Bu da öyle bir şey. Sizin için iyi hayat her neyse, onu yaşamak için ödenen bedeller göze batmıyor. Bodrum'lu hayat çok güzel... öneririm.

18 Kasım 2011 Cuma

Bodrum'dan İstanbul'a günübirlik gidiş; teyzeme son görev

Dün -yani 17 Kasım Perşembe- günü annemle günübirlik İstanbul'a gidip geldik. İki gün önce teyzemi kaybetmiştik ve O'na yapmamız gereken bir son görev vardı.


Önce buradan İstanbul'a gidiş ve Atatürk Havalimanından Fenerbahçe Camiindeki namaza yetişme macerasını anlatmak istiyorum.


Dün sabah Bodrum'da hava çok açık, rüzgarsız ve sabah saat 8'de 14 derece civarındaydı. Annemin evi Akyarlar köyünde. Oradan Bodrum-Milas Havalimanı yaklaşık 60 km. Bu mesafeyi -Bodrum içindeki ışıklara takılmak dahil- 50 dakikada aldım. Yol üzerinde bir iki kısa videoda çektim, aşağıda görebilirsiniz. Sonra uçak tam zamanında kalktı ve tam zamanında Atatürk Havalimanına indi. Oto kiralama işi için yarım saat harcadık ve saat 10:45'de Yeşilköy'den yola çıktık. Önce TEM'e girdim. O saatte ağır vasıtalar köprü yoluna giriyormuş. Ne bileyim, unutmuşum. Bir anda TIR'ların arasında kaldık. Yağmurlu ve soğuk bir hava bir yandan, araba içinde öylece kalakalmak bir yandan, öğle ezanından kılınacak namaza yetişme sıkıntısı bir yandan... başıma bir ağrı saplandı. Şehre ve trafiğe saydıraraktan bu sefer 1. köprü yoluna girdim. Oranın tek farkı TIR olmaması. Ama trafik yine akmıyor. Değişen birşey yok. Seçim size kalmış; ister TIR arası sandviç olun ister iki otomobil arası.




Sonuçta biz Fenerbahçe'ye vardığımızda teyzemin namazı kılınmış, araç hareket ediyordu. Yani tam 1 saat 45 dakikada 40 km civarı yol alabildik. Bu mesafe yaklaşık olarak benim Bodrum'daki evimle havalimanı arası ve bu mesafeyi yazın 35, kışın 25 dakikada alıyorum. Üstelik denizi seyrede seyrede.


İstanbul'a her gidişimde daha kötü buluyorum. Annem senelerdir 7-8 ay Bodrum'da, kalan sürede İstanbul Fenerbahçe -bir yıldır Feneryolu'nda- oturuyor ve senelerce TEM'e hiç çıkmamış. Hayretler içinde etrafı seyrediyordu. Bir türlü aklı almadı. Bu çileyi her gün neden çekiyorlar diye sordu. Ne diyeyim? Kimi mecburiyetten, kimi İstanbul sevgisinden.


Camiden sonra kabristan filan derken o gün İstanbul'da Yeşilköy - Fenerbahçe - İdealtepe - Fenerbahçe - Yeşilköy rotasını yaptım ve sürekli trafik içinde kaldım. TEM, E5, Bağdat Caddesi, Sahil Yolu... hiç farkı yok, her yer her saat tıkalıydı. Bana İBB'nin trafik sitesine neden girmedin diye soruyorlar. Girsem ne olacaktı ki? Sadece her yerin tıkalı olduğunu önceden öğrenecektim o kadar.


Bu kahrı çekenler içinde İstanbul'da yaşamak zorunda olanlar varsa onlara diyecek lafım yok. İstanbul'u, oradaki hayatı seviyorum ve benim trafikle hiç işim yok diyen varsa ona da bir lafım yok. Ama hem bu sıkıntıyı çekip, hem şikayet edip sonra da İstanbul bir tane diyene lafım var. Böyle düşünenin ruh sağlığın da bir tane. Hayatı da bir tane. Kendine nasıl bakacağı, nasıl bir çevrede yaşayacağı kişinin kararı. Ama bari şikayet etmesinler.


Teyzem benim Bodrum'a yerleşmemi takdir ederdi. Çünkü genç yaşta, henüz 35 yaşındayken bir motorsiklet kazasında kaybettiği oğlu, kuzenim Sedat ta benim gibiydi. Ya da ben onun gibiyim çünkü o benden 5 yaş büyüktü. O da sonunda İstanbul'u terketmiş, Antalya'ya yerleşmişti. Sedat ilkokulu Almanya'da okumuştu. Lise çağındaTürkiye'ye dönmüşlerdi ve Türkiye'de Alman Lisesi'ne devam etmişti ama hiçbir zaman tam uyum sağlayamadı. Benim sırdaşımdı. Gençliğimizde çok beraber eğlendik. Minibüs kiralayıp Fas, Tunus, Cezayir'i bile gezmişti. Macerayı, gezmeyi severdi. Yazları uzun yıllar aynı evde oturduk. Bizimki eskiden büyük aileydi. İlkokul çağlarında biz, iki dayımlar ve teyzemler ve anneannemiz aynı yazlık evdeydik. Kuzenler birlikte büyüdük. Sonra kaçınılmaz olarak dağılındı ama en son 80'li yılların başında biz ve teyzemler kalmıştık o yazlık evde. İdealtepe'nin "sayfiye" olduğu yıllardan söz ediyorum. Yani 70'li yıllar...Aşağıda o yıllardan bir resim göreceksiniz. Sol alttaki benim. Yanımdaki kız kardeşim. Bu resimden artık sadece ben, kardeşim, kuzenim ve annem hayattayız. Önce annemin Bosna'daki teyzesi, sonra anneannem, sonra Bosna'daki büyük dayı, sonra teyzemin kocası, sonra babam ve şimdi de teyzem göçtüler. Bu fotoğrafta babamın kolunda duran saat şimdi bende.


70'lerin başında İdealtepe'deki yazlık evimizdeyken
Teyzem Nezahat Türel -ki ben Nezoş demeyi severdim- otoriter, kuralları olan bir kadındı. Bundan korkulacak bir tip anlamı çıkmasın. Hiç alakası yok. Neşeliydi, konuşkandı. Düğün, toplantı gibi ortamlarda votka içmeyi, dans etmeyi severdi. Kuralları vardı o kadar. Anneannem öldükten sonra ailenin büyüğüydü. 30 yıl bu ünvan onda kaldı. Bayramlarda anneannem boşnak böreği ve hurmacika denen tatlı yapardı. Hem de yufkayı filan kendi açarak. O vefat edince annemin teyzesi bayramlarda ilk gidilen yer olma sırasını aldı. Dolayısıyla börek ve hurmacika yapma işini de o üstlendi. O da vefat edince sıra teyzeme geldi. Ama yıllar geçmeye başlamış, bayramlar tatil bahanesi olmuştu bile. Ben eğer İstanbul'daysam mutlaka bayramın ilk günü teyzeme gider, böreğini, tatlısını yerdim. İlginçtir, şimdi hatırladım ki hep aynı koltuğa oturur, masada aynı iskemleye ilişirdim. Bodrum'a taşındıktan sonra hiçbir bayram İstanbul'da olmadım. Bayram sabahı telefonla konuşur olmuştuk. Bu bayram son bayramı oldu.


Kuzenimin düğün gecesi, Tünel'deki Geçit Kave'de
teyzemle bir Balkan havası çalarken yanyanayız
Çok iyi bir kocası vardı. Bence mutluydu. Ta ki Sedat kazada vefat edene kadar. Ondan sonrası farklı oldu. Acısını bile belli etmezdi. Ama gözünden anlardın.


Tam cumhuriyet çocuğuydu. Her 10 Kasım'da Atatürk ile ilgili yapılan yayınlarda teyzemin ortaokul üniformalı halini izlerdim. Çünkü Atatürk'ün ölüm haberinin filmini yapanlar yol kenarına dizilmiş ahali içinden teyzem ve iki arkadaşını ağlarken görüntülenmiş, devletin arşivine girmişler. 


Gülerdi...
Her hafta kuaförüne giderdi. Son ana kadar bakımlıydı
Hayat böyle birşey işte... Nezoş da gitti.













10 Kasım 2011 Perşembe

Bodrum'da bayram sonrası


Bayram tatilinde perşembe ve cumayı köprü yapanlar da gidince bayram resmen bitti. Bizbize kaldık. Şimdi artık nisan ayına kadar "bizbize" mevsimi.


Bayram biter bitmez pazar günü itibariyle hava bozdu, karayel sert esmeye başladı, iki gün boyunca yağmur yağdı. Buraları bilmeyenler eğer şu günlerde Bodrum'daysalar havanın en az bir ay açmayacağını düşünmüşlerdir. Oysa Bodrum böyle bir yer işte, şiddetli yağıyor, esiyor, gürlüyor ve iki üç  gün sonra hiç birşey olmamış gibi açıyor. Ve bugün hava açtı.


Önümüzdeki beş günlük meteoroloji raporuna göre hava açık ve ısı ortalama 17 derece civarında olacak. Yani sabah bisiklet ve akşam yürüyüşleri yapılabilecek. Haftasonu Bodrum Belediyesi'nin Gümbet'teki yüzme havuzuna gidip bakacağım. Kış sezonu için kayıtlar açıldıysa yüzmeye başlamak istiyorum. Ne yürümek ne bisiklet yüzmenin yerini tutmuyor.


Aşağıda haftasonu henüz yağmur yağmadan önce Bodrum'dan Akyarlar'a giderken manzarası çok iyi olan tepede durup çektiğim görüntüleri igörebilirsiniz. Buranın manzarası her mevsim ayrı. Fotoğrafta önce Bağla, Yahşi, Ortakent ve ileride Bitez ile Bodrum'un İçmeler bölümü görünüyor. Cumartesi sabahı da kahvaltı sonrası bahçede çektiğim küçük video var. O saatlerde İstanbul'da havanın epey bozmuştu, yağmur vardı.
Cumartesi günü Bodrum sahili
Bağla-Akyarlar yolundan manzara




Bu bayram hava yapabileceği her türlü iyiliği yaptı, Bodrum gelenlere iyi davrandı. Sabahları hafif puslu, öğlenleri pırıl pırıl, geceleri de yarım da olsa mehtaplı geçti. Artık kasım ayında olduğumuzdan geceler serinlemeye başladı. Ama buna rağmen öğlenleri rahatlıkla güneşlenildi ve denize girildi. Ben bile salı günü Delmar’ın önünde güneşlenip denize girdim. Ben bile dedim çünkü -ukalalık değil, gerçek- her istediğinde deniz önünde olunca ilk taşındığım yıllardaki gibi buldumcuk halim geçti.

Bayramın üçüncü günü denize girenler oldu. Ben dahil...
Bu bayram da her bayram olduğu türlü çeşitli insan Bodrum’daydı. Gelenleri gözlemleyip türlere ayırdım. Eğlenceli bir iş. Sizinle de paylaşayım.

Birinci grup; Bodrum’un koylarında yazlığı olan, orta direk, orta üstü yaştakiler.
Bu grup her uzun bayramda olduğu gibi gelenler içinde en yoğun kesimdi. Bu gruptakiler genellikle kendi arabalarıyla gelmeyi tercih ederler. Çünkü hem yolların uzmanı olmuşlardır, hem bilirler ki Bodrum’da arabasız hiçbir şey yapılmaz. Arabasızsanız, yaşadığınız beldede kalmaya mahkümsunuz. Hele mevsim itibariyle Bodrum’a gidip gelen minibüs sefer sayısı azaltılmışken. Bilinler bilir, Bodrum’da taksi ücretleri araba kiralamadan fazladır. Örneğin Bodrum Yalıkavak arası 18 km’dir. Gidiş geliş için 120 TL’yı gözden çıkarmalısınız. Bu mevsimde 59 TL’ye İstanbul’dan uçak ile gelmişken bu parayı vermek ne demeye gelir siz söyleyin. Oysa yerel, küçük oto kiralama firmalarından günlüğü 60 TL’ye araba kiralayabilirsiniz.

Yalıkavak'ta belediyenin işlettiği kafede güneşle ısınıp  çay içenler
Akyarlar sahilinde yazlıkçıların toplandığı plaj
Yazlıkçılar genellikle orta yaş üstüdür, sitelerde otururlar ve o site komşuları da bayramlarda gelmiş olur. Akşamları birlikte eğlenilir, birlikte restorana gidilir, yenilir, içilir. Yaş gereği çok içilmez, hafif yenir, erken yatılır. Sabahın erken saatlerinde bazılarını yürüyüş yaparken görürsünüz. Gündüzleri de yaşadıkları sitenin sosyal tesisinde veya sahildeki hem restoran hem plaj olan yerlerde okey, tavla, poker oynarlar. İyi eğlenirler. Bence Bodrum’un tadını çıkaran en istikrarlı grup bu gruptur. Hele çocukları, damatları, gelinleri, torunları filan da gelmişse daha da keyiflenirler. Daha çok öğlen yemeklerinde dışarıda görünürler. Öğlenleri restoranlardaki kalabalık masalar bu gruptur. Erkekler rakı veya bira, kadınlar da ya şarap, ya bira ya kola içerler. Masada nispeten somurtanlar eğer kadınsa bayram tatili için kocasının ailesine gelmişlerdir. Ya da tersi olur, erkek kendini rakıya vuruyorsa anlayın ki sıkıcı bir tatildedir. Ergen çocuklar ise masanın diğer ucunda ellerindeki telefonla uğraşır, dünyayla ilişkiyi kesmişlerdir. Onlar zaten hep mutsuzdur. O an bir burgercide olmak varken Ortakent sahilinde kurulmuş masada yenen altı saatlik öğle yemeği onları bezdirmiştir.

Sahilde gün batımına doğru
Ortakent sahilinde gün batımı
Ortakent'te gökyüzü pembeleşirken

Yalıkavak sahilinde öğle yemeği hazırlığı yapan balık restoranları
Bu ekiptekilerin çoğu daha dönmedi, koylardaki evlerindeler. Muhtemelen pazar akşamı dönmüş olurlar. Gelen misafirleri varsa, onlar dün döndüler.

Ikinci grup; Türkbükü’nde yazlığı olan paralı kesim
Bu grup gündüz ya evlerinin havuzunda ya daha kapanmamış Türkbükü plajlarında –pardon beach demeliydim- henüz rengi tam açılmamış tenlerini yakmakla meşgul olurlar. Bazı akşamlar Bodrum’a inerler. Allahtan bizim balıkçı çarşısını pek bilmiyorlar. Bilseler oranın ortamı enteresan gelir de bir dadanırlarsa bizim fiyatlar uçar. Bu ekip adambaşı 150 TL vermeden iyi yemek yediğine inanmadığından, bayram nedeniyle fiyatları daha da yukarı çeken, marina civarı balıkçıları tercih eder. Oraların neresi olduğunu bulmanız zor değil. Kapıdaki siyah ciplerden ve yola yayılan puro kokusundan anlarsınız.

Bu ekibin tercih ettiği bir yer de bizim marina tarafındaki Tango et restoranı. Benim kırmızı etle pek aram yok onun için bunca yıldır içeri girmedim. Girmeme nedenlerimden biri de gelen tipler. Tam bu tarif ettiğim insanlar. Yani yıllarca İstanbul’da, orada, burada rastladığım tür. Burada mümkün olduğunca onlardan uzakta yaşıyorum. Yazın bazen Yalıkavak Sait’te aynı ortamı paylaşıyorsak da senede birkaç gün bünyeyi bozmuyor. İşte geçen gece Tango’nun önünden yürürken bütün kadınların sarı saçlı olduğu, erkeklerin puro içtiği İstanbul’dan gelen o tipler yemek yiyorlardı. Gayet nezih bir ortam efendim… mumlar, meşaleler. Hafif hafif latin çalıyor. Şen kahkahalar ama asla bağırarak konuşmak yok tabii. Herşey kararında. Ha sonra ne oldu onu da söyleyeyim. Biz gece Mahmut Kaptan’ın meyhanesinden eve yürürken Tango’dan Fatih Ürek’in “hadi hadi” şarkısı bangır bangır çalıyor, millet göbek atıyordu. Gömlek bir tarafta, elde şarap kadehi ve puro ile kıvıran erkekler de bir tuhaf oluyor. E bizde “kalite” doğuştan değil de parayla elde edilince iğreti oluyor ve ilk oynak havada boya dökülüveriyor.

Aşağıdaki videoda bayramda bir akşam gittiğimiz Mahmut Kaptan'ı, bu mevsimde bile sahilde öten cırcır böceğini ve yukarıda sözünü ettiğim Tango'daki durumu görebilirsiniz.





Üçüncü grup; tatil için Bodrum otellerini seçenler
Bunlar da kendi aralarında ikiye ayrılıyor. Daha önce gelenlerle, ilk kez gelenler. Nereden anlıyoruz? Giysilerden. Daha önce gelenler gece serinliğini bilip ona göre giyinenler. İlk kez gelenler ise Bodrum ile güneşin ayrılmaz ikili olduğunu düşünüp bayrama şort ve tişörtle gelenler. Geldiklerinin ertesi günü ilk işleri birer kazak almaktır. Genellikle ekip olarak gelirler. En az üç dört çifttirler. Sevgili, nişanlı veya yeni evli olurlar. Akşamları meyhanelerde görürüz. Uzun masa yaparlar. Bodrum’da rakı içilir deyip rakının dibini bulurlar. Ikinci şişe açılınca “biz Heybeli’de” söylenmeye başlar. Final “Çökertme’den çıktım da Halil’im” ile biter.İçkiye çok alışık olmayıp havaya girenler daha çok genç kızlardır ve yanındaki erkeklere yaslanıp sürüklenerek dışarı çıkarlar. O hale gelmelerinin sebebi, masada içilen alkolün etkisinin, oturduğun yerde anlaşılmaması. Bulundukları meyhanede biraz oynak birşey çalarsa hemen ayağa kalkarlar, eller tam havaya kalkmışken baş dönmeye başlar ve mide de ayağa kalkar. Sarı benizle mekandan ayrılırlar. Ertesi günü haşlanmış patates ile geçirirler.

Ekipte daha once gelenler gelmeyenlere hava atarlar. Mesela birkaç yıl önce geldikleri mekana girdiklerinde garsona veya patrona çok samimi davranırlar. Arada “kış nasıl geçiyor?” gibisinden sanki aralarında özel bir sohbet varmış, birbirlerini tanırlarmış gibi muhabbet açarlar. “Bize her zamanki gibi bir fava ver bakalım” derler. Böylelerine çok rastladım. Garsona veya dükkan sahibine kim bunlar diye sorduğumda “ne bilem tanımıyom gari” cevabını alırım. Bu gibiler arkadaşlarına da hava atmak için “eskiden bu dükkanın yerinde çantacı vardı” gibisinden sallarlar. Kim nereden bilecek di mi?

Evin verandasında bayramı genel olarak yatay pozisyonda geçirdiğim kanape
Dördüncü grup ise düzgün, aklı başında insanlardır. Çoğunlukla Bodrum’un içinde otelde kalırlar. Ne için geldiklerini bilirler. En fazla iki çift halinde gezerler. Akşamları nerede iyi meyhane var, nerede ne yenir araştırıp gelirler. Bodrum’u yürüyerek gezerler. Araba kiralayıp koyları turlarlar. Bodrum’un tadını çıkarırlar.

Tabii daha başka türler de var. Ben daha çok rastladığım türleri gözleyebildiğim için onları yazdım. Mesela gündüz uyuyup gece çıkan zombiler var ki onlarla rastlaşamıyoruz.

Şaka bir yana herkes başka bir cins ve herkesin Bodrum’u başka. Bodrum herkese hitap edebilecek şeyleri barındırıyor. Tarih mi? Arkeoloji mi? Yemek, içmek mi? Deniz, güneş mi? Yatçılık mi? Gece partilemeleri, eğlence mi? Hepsi var. Onun için dört mevsim yaşıyor. Haftaya yarışlar var. Yine nereden baksanız bin kişi gelir. Şubat ayında da böyle oluyor. Onun için Bodrum ile Çeşme-Alaçatı kıyaslaması çok anlamsız. Şu saatte gidin, Alaçatı sahilinde kimseyi göremezsiniz. Ama şimdi ben birazdan yürüyüşe çıkacağım, sahilde insanlar yürüyüş yapıyor olacak. Sonra Zazu’da bir kahve içeceğim. Bakarsınız oradan Mahmut Kaptan’a geçer, Atatürk’ün hatırasına beyaz leblebi rakı yaparım.