14 Şubat 2012 Salı

Şu Bodrum'dan İstanbul'a gidip dönmeler

Tam yetmiş gündür İstanbul'a gitmeden idare ettim. Bodrum'da ne kadar fazla kalırsam o kadar kar sayıyorum. Ama bir süre sonra sevdiklerimin özlemi ağır basmaya başlıyor. Bir yandan müşterilerle toplantılar yapma zamanı da geliyor. Bu toplantıların olabildiğince aynı dönemde olmasına çalışıyorum. Böyle olunca da bazen günde üç toplantı sığdırmak durumundayım ama başka çare yok. Çünkü günde bir toplantıyla yürütmeye kalkarsam bir hafta İstanbul'da kalmam gerekir. İşte yine sevdikleri karşı özlem bastı ve toplantılar bir araya geldi, bana İstanbul yolu göründü. 
İstanbul'da Emitt Turizm Fuarı vardı ve ben de seyahatimi bu fuara göre ayarladım. Çünkü Bodrum'da turizm ile ilgilenenlerin en az yarısı bu fuara gidiyordu. Benim Bodrum'daki kadim dostlar Ahmet ve Havva da gidiyoruz deyince İstanbul'da da bir akşam yeriz içeriz, aynı uçakla gider geliriz diyerekten geçtiğimiz perşembe sabahı İstanbul'a gittik. Sabah 8'e doğru evden çıktım, Bodrum'dan havalimanına hareket ettik. İstanbul'daki kar ihtimaline karşı rötarı göze almışken uçağımız tam saatinde, 9'da kalktı. Tam saatinde Yeşilköy'e indi. Ve ben Teşvikiye'de 11'de sözleştiğim doktoruma 10 dakika da erken gittim. Yani üç saatte Bodrum merkezinden Teşvikiye'ye araba, uçak ve taksi kullanarak vardım. Bilmem aynı sabah iş trafiğinde mesela Kartal'dan Yeşilköy'e köprü yoluyla bu sürede giden olmuş mudur?
İstanbul'a gidişlerimde son zamanlarda hep Pera Tulip otelinde kalıyorum. Hem ofisime yakın (eski ABD konsolosluğunu biraz geçtikten sonra, karşı kaldırımda, altında Bird olan otel), hem artık personel ile ahbap olduk. Birkaç gece kalacaksam jakuzili oda istiyorum çünkü hem şehrin, hem İstanbul'da bir uçtan bir uca koşturmanın yorgunluğu ancak öyle çıkıyor. Ne yapıp yapıp jakuzili bir oda ayarlıyorlar. Aşağıda Pera Tulip'te son gittiğimde kaldığım odadan birkaç kareye yer veriyorum.





Otel Tepebaşı'nda, Tünel'e çıkan merdivenlerin orada olunca ofise gidiş gelişlerde Tünel'den ve Asmalımescit'ten geçiyorum. Asmalı'nın gece yoğunluğu yanında sabah sakinliği, görmeyenlere çok garip gelebilir. Asmalı gündüz insan gece kurt kıvamında bir mahalle. Esnafını tanırım, İstanbul'da sabah/akşam ofise gidiş gelişlerimde mutlaka Asmalımescit'ten geçerdim. Şimdilerde her gittiğimde bir değişiklik gözüme çarpıyor. Bu gidişimde bizim ofisin de işlerini yapan, genellikle çakır keyif gezinen elektrikçinin yerine kumpirci mi ne açılmış. Boncuk'un yanındaydı. Boncuk, Asmalı Cavit, YaRe, Refik, Şimdi... önünden geçerken selamlaştığım insanların olduğu mekanlar. Sahipleri, garsonları, müşterilerin çoğunluğu tanıdık insanlar.
Çay yanında midye dolma alan var mı bilmem ama bana hiç uymadı. En az bira simit kadar tuhaf
Sabah sakinliğinde Asmalımescit sokakları

Eskiden arkadaşım Mert'in canlı caz müziği dinlediğimiz Gramofon'u şimdi Simit Sarayı. Karşıdaki kiremit renkli dükkan da kuzenim Hakan'ın Lale Plak dükkanı
Gecenin bir saatinde otele dönüp balkona çıktığımda çektiğim bir kare
Bu da dünyanın en pis otoparkı olan Tepebaşı'ndaki katlı otaparkta karşıma çıkan müthiş ikili
Asmalı Cavit'in sırasındaki bina yıkılmış. Galiba orada bir otel vardı
Asmalımescit'in yeni mekanlarından Cafe de Paris
Dediğim gibi İstanbul gelişlerim sevdiklerimle buluşma anlamına da geldiğinden her gün öğlen akşam oradan oraya gidip, bir yandan özlem giderirken bir yandan yiyip içiyoruz. Çok şükür ki çevremde hiç muhallebiciye gidelim diye teklif eden olmadığından akşamları değişik mekanlarda, restoranlarda, meyhanelerde buluşuyoruz. İlk akşam Ayşe ile, Asmalımescit'in yeni mekanı Cafe de Paris'e gittik. Ne rastlantı ki geçen yıl da aynı tarihte, yani 9 Şubat günü İstanbul'daydım, yine Ayşe ile buluşmuş, Corvus'ta güzel şaraplı bir yemek yemiş, oradan Babylon'daki Hindi Zahra konserine gitmiştik. Bu sefer de güzel şarap eşliğinde saatlerce konuştuk. Sevdiğiniz ve özlediğiniz biriyle zamanın nasıl geçer hiç anlaşılmıyor. Laf aramızda artık az et yemekten, sadece zeytinyağı kullanmaktan, yaşadığım coğrafyada da zaten sadece zeytinyağlı yendiğinden olsa gerek soslu et çok ağır geldi. O akşam Ayşe'yi beklerken yukarıdaki fotoğrafı çekmiştim. Ama sonra yoğun sohbetten, birbiri ardına biten şarap kadehlerinden olmalı, fotoğraf çekmeyi unutmuşum. O akşama dair fotoğraf yok malesef.
Ertesi gün toplantı sonrası öğlen iş yemeğinde Santral İstanbul'un içindeki Otto'daydık. Akşam ise yine Asmalımescit'teki Şimdi Cafe'nin iki bina yanına açılan Gümüşyan'a gittik. Bizim bir cuma ekibimiz var. Ben Bodrum'a yerleştiğimden ötürü artık ancak ayda bir katılabiliyorum. Ama öncesinde yaz kış demeden her cuma farklı bir mekanda buluşurduk. Cumaları hayatımızdaki kadınlarla birlikte toplanıyoruz. İstanbul'da yaşarken biz bir de ayrıca pazartesi akşamları erkekler olarak toplanıyorduk. Hoş araya sürekli sızan Dildade vardı ki bize rahat vermezdi. O kendini bilir... 
Memed ile
Haluk
Ayşegül, Melis, Haluk ve Memed
Semin, Yıldırım ve Amirim Selçuk
Yurdaer Hoca
Şaka bir yana ekip daha önce yeni açılan Gümüşyan'ı test etmiş bana orayı göstermek istemişlerdi. Yeni yerlere gitmeyi seviyorum. Yeri tatlar yaşamak heyecan veren ve hayatın bence olmazsa olmaz bir zevki. Gümüşyan metruk, berbat durumdaki bir binanın baştan aşağı yenilenmesiyle oluşmuş bir mekan. Üst katları otel olarak hizmet veriyor. Restoran bölümü çok rahat. Dip dibe değilsiniz. Beyaz örtüler falan herşey yerli yerinde. Çok yüksek tavan ferahlık veriyor. Tadında ve arka planda Yunan müzikleri çalıyor. Servis gayet iyi, ama yemekler bu anlattığım mekan kalitesine pek ulaşmamış. Biraz aşağısında karşı sırada Asmalı Cavit var. Cavit'in mezeleri Gümüşyan'da olmalıydı ki ortaya harika bir karışım çıksın. Ana masayı Gümüşyan'da kurup yemek için de Cavit'te bir küçük masa daha oluşturmak lazım. Cavit'ten ağzınıza bir çatal meze atıp doğru koşarak Gümüşyan'da masaya oturup içmeye devam etmelisiniz. Sonra yine hızla Cavit'te bir ara sıcak, hooop Gümüşyan'daki masada sohbete devam. Bak bu olur işte.
Bu sefer yemekte hocamız Yurdaer Altıntaş da vardı. Onu da görmek istiyordum ama üç  gece kaldığımdan bu gelişimde fırsat yoktu. İyi ki geldi. Derken Memed aradı. Ona da Gümüşyan'da olduğumuzu söyledim, geldi, onu da görebildim. Yemeğin sonuna doğru Coka (Ahmet'e herkes soyadıyla sesleniyor herhalde. En azından ben öyle) ve sevgilisi Hülya katıldılar. Böylece masada grafik tasarımcı sayısı yediye ulaştı. En hoşu da, bana, Yıldırım'a, Haluk ve Melis'e hocalık yapan Yurdaer Hoca'dan sonraki kuşak olan bizlerin hocalık yaptığı Memed ve Coka'nın aynı masada olmasıydı. Yani üç kuşak bir aradaydık. Ama daha önemlisi Yurdaer Hoca hepimizin de hocasıydı. Ne çok insan yetiştirmiş. Yurdaer Hoca ile olan dostluğum otuz yıldan fazladır sürüyor. Önce hoca-öğrenci sonra meslektaş olarak, abi-kardeş olarak çok uzun yıllar, çok uzun akşamlar, uzun sohbetler, uzun rakı masaları paylaştık. Sonuçta saydığım ekiple hep bir arada olmak iyi geldi. Yemekte içilen kesmedi ki dar bir kadro ile yan tarafa Şimdi'ye geçildi.


Yıllardır önünden geçerken Refik'i görmeye alıştığım mekanda artık Refik'siz
Galata
Galata
Pek ortalıkda gözükmeyen bir işim olan Yılmaz Ulusoy logosu Karaköy'de karşıma çıkıverdi
Kamando merdivenleri
Cumartesi sabahı bu sefer ailenin baba tarafının kadınlarıyla Galatasaray'daki House Cafe'de uzun bir kahvaltı yaptık. Böylece benim için çok değeri olan ailemin kadınlarını da görebildim. Yazları Bodrum Akyarlar'da yaşayan ekibi kışın özlüyorum.


Annem ve halam ile
Sağ tarafta kuzenim Sema, Sema'nın oğlunun eşi Müge, kardeşim Sena ve diğer kuzenim Leyla
Cumartesi akşamıysa program Karaköy Lokantası'na gitmekti. Oraya da neredeyse her gelişimde gidiyorum. Bu sefer de fuar için Bodrum'dan gelen Ahmet ve Havva'nın orayı görmelerini istediğim için gittik. Ekibe Nurtan ve İpek de İstanbul'dan katıldı. Mezeleri çektim ama sonra öyle bir yemeye daldık ki bizleri çekmeyi yine unuttum.
İstanbul'da üşüyen Bodrum ekibi
Karaköy Lokantası'nun mezeleri gayet başarılı

Lakerda çok iyiydi mesela. Lakerda İstanbul mezesi ve Ege'liler bilmiyor
Pazar akşamı uçaga gitmeden önce geç bir öğlen yemeği için Beyti'ye gittik. Girişte yediğim enginarı unutmayacağım
Pazar sabahı araya bir de sergi/müze sıkıştırıp Salt Galata'ya uzandık

Salt Galata'nın üst katındaki barın manzarası iyi

Üstteki restoranı Doors işletiyormuş. Bir gelişimde denemek istiyorum
Pazar günü İstanbul tüllerin ardından hafif flulaşırken biz de Bodrum'a doğru yola çıktık
Ve üç gece dört gün süren bir İstanbul seyahatim de böylece geçti, bitti. Yetmiş gündür uzak kaldığım insanları özlediğim için İstanbul'a gitmek iyi geldi. Ama derseniz ki İstanbul'u özledin mi? Cevabım hayır. İstanbul'un beni yorduğunu artık söylemeye gerek görmüyorum. Bodrum'daki sakin hayatımdan sonra üç dört gün bile zorluyor. Tabii kalınca o tempoya siz de uyum sağlıyorsunuz ama ne uğruna? Bu sefer şansım vardı, iş toplantılarım ve görüşmelerim hep yakın yerdeydi. Teşvikiye, Sütlüce, Mecidiyeköy ve ofisin olduğu İstiklal Caddesi arasında mekik dokudum. Bazen bir toplantı Gebze'de bir diğeri Hadımköy'de oluyor, işte o zaman pes ediyorum. 
İstanbul yeme içme mekan zenginliğiyle, konser ve etkinlikleriyle hızla dünya metropolü olmaya koşuyor. Ama malesef zihniyet o kalitenin yanından bile geçmiyor. Yine kokan taksiler, çalınan kornalar, boyasız sıvalı çirkin binalar. Taksim'i mahvedecek zihniyetin Asmalı'yı bitirişi. Falan falan... 
Uçak alçalmaya başladığında Didim'in ışıklarını görünce içim kıpır kıpır oluyor. Uçağın kapısı açılınca yüzümüze çarpan ılık ve tertemiz hava asıl yaşamak istediğim yere varmış olmanın müjdesi.
Blogun ana konusu Bodrum, bazen araya Ege coğrafyasının farklı yerleri giriyor, bazen de İstanbul giriyor böyle. 
Bodrum'dan Bodrum'lu hayatıma dair notları iletmeye devam edeceğim. 











Hiç yorum yok:

Yorum Gönder