27 Mart 2012 Salı

Bodrum'dan başlayan turun son etabı Fethiye-Datça

Dört gece beş gün boyunca Bodrum'dan başlayıp Antalya Kemer'e oradan Fethiye'ye uzanan turum Fethiye - Datça etabıyla sona erdi. Son gün olan pazar günü de Datça'dan feribota binip Bodrum'a döndüm.
Bodrum - Antalya Kemer etabı nispeten daha az kullandığım bir yol olduğu için farklıydı. Fethiye'ye bu mevsimde hiç gitmediğim için farklıydı ve çok iyi geldi. Datça Bodrum'dan sonra en sık gittiğim yer olması nedeniyle çok farklı değildi ama bu sefer de yeni tanıdığım insanlar ve yeni tattığım lezzetler ile farklıydı. Yani Datça yine bana sürpriz yaptı.
Son yazımda Fethiye'yi anlatmıştım. Kaldığım yerden sürdüreyim. Akşam Fethiye'de Girida'da yedikten sonra güzel bir uyku çekip serince ve diri bir sabaha uyandım. Kaldığım Yacht Boutique otelinin kahvaltısı çok başarılıydı. Hele otelin terasından manzaraya karşı kahvaltı etmek iyi geldi. Otelden ayrılıp biraz sahilde dolandıktan ve bir kahve içtikten sonra son etap için Datça'ya doğru yola çıktım. Arabayı bıraksam o yolu kendisi gider artık, alıştı. Sadece Akyaka sapağında sağa mı sola mı gideceğini belirtmem yeterli. İstikamet Datça olunca, sapaktan sola döndüm ve artık neredeyse bitmiş olan yeni duble yoldan Marmaris'e vardım. Marmaris'te hiç oyalanmadan, kasabanın içinden hızla geçip Bozburun-Datça yönüne saptım. Çünkü hafiften karnım acıkmıştı ve hedefte Mavi Pide vardı. Hatta karnım acıksın diye sabah Fethiye'deki kahvaltıyı makul tuttum.


video

Akyaka'ya varınca sola devam...
Fethiye'den ayrılırken karlı tepeleri son kez gördüm
Daha önce de burada çok pide molası vermişliğim var, yazmıştım. Yazın yer bulmakta zorlanabilirsiniz. Bu mevsimde bile civardan gelenler vardı, dere kıyısındaki masalar doluydu. Rejimden yeni çıkmış olmanın ruhsal baskısıyla abartmadım ve sadece bir otlu pide söyledim. Burada tek başına yemenin bir sakıncası, ne yediğinin belli olması. Halbuki üç beş kişi gidip ortaya farklı çeşitlerden pide söyleyince kimin ne yediği belli olmuyor. Bu da iyi bir şey. Sadece otlu pideyle yetinip Datça'ya doğru yola çıktım. Çıkarken sahibine dedim ki "Ben şu pideyi nerede yesem elim yağlanır, yarım saat sonra midem kaynamaya başlar. Yirmi yıldır sadece zeytinyağı yediğim için midir nedir bilmiyorum". Bana dediği şu "Pidenin hafif olmasının iki nedeni vardır. Bir; yağın kalitesi ve miktarı. İki; mayası". Ocak ayı sonunda buralardan yine geçmiş, o zaman Selimiye'ye uğramıştım. Bu sefer sola, Bozburun'a sapmadan direkt Datça'ya kilitlendim. Yolda Gökova sahilinde, üç gün önce karşı sahilden, yani Ören sahilinden bu yakayı çektiğim noktanın tam karşısından durup bu sefer o yakanın fotoğrafını çektim. Aşağıda bu iki fotografa yer veriyorum.





Gökova'nın Bodrum tarafındaki sahilinden Datça sahiline bakış
Bu da Datça tarafından yukarıdaki fotoğrafın çekildiği noktaya bakış. Termik santrali görebiliyor musunuz?
Datça'da kışın açık olan en merkezi otel olan Fora'ya yerleştim. Daha önceki kış mevsimi gidişlerimden birinde yine Fora'da kalmıştım. Öyle ahım şahım bir otel değildir ama yeri şahanedir. Önü çocuk parkı ve deniz. Her yere yürüme mesafesinde. Neyse, kahvaltı salonunda bir adam tek başına kahvaltı ediyordu. Günaydın deyip masama geçtim. Sonra yahu ben bu adamı tanıyorum dedim kendime ama kim? Mümkün değil çıkaramadım. Bi dahaki Datça'ya gelişimde Datça girişindeki büyük tabelada bir de baktım ki Datça'ya hoşgeldiniz diyen kişi o kişi. Yani belediye başkanı. Meğer otel onunmuş.


Fora Otel'deki odamdan manzara. Hava çok netti ve Simi çok yaklaşmıştı

Vakit geçirmek için Datça sahilinde turladım


Biraz dinlenip akşam güneş batarken yürüyüş yapmaya karar verdim. Vakit geçirmek istiyordum çünkü direkt balıkçı Fevzi'ye gidersem çok yiyip içilecek. Kendimce oyalanıyorum, şöyle saat akşam sekiz olmadan masaya oturmamak derdindeyim. Geleceğimi günler önceden -artık bu blogu izleyenlerin yakından tanıdığı- dostum Balıkçı Fevzi'ye söylemiştim. Bu mevsim genellikle Datça sakin olduğundan ve Datça'lılar Bodrum'lular gibi pek dışarıda yiyip içmediğinden olsa gerek kış sezonunda Fevzi ile masaya karşılıklı oturup bizbize yiyip içiyoruz. Müşteri olmuyor. Oraya git, buraya git ne olacak ki Datça dediğiniz yer avuç içi kadar. İki tur attım saatı zar zor yedibuçuk ettim ve Fevzi'ye gittim. Fevzi ve iki dostu uzoyu açmışlar yavaştan başlamışlar. Masadakiler İstanbul'dan Datça'ya göçmüş, güngörmüş insanlardı. Tanışma, hoş beşten sonra mezeler gelmeye başladı. Envai çeşit Ege otları ve peynirle başladık. 



Datça'nın en lezzetli durağının sahibi Fevzi
Sohbet koyu, ekip sağlam. Hatıraların biri bitiyor diğeri başlıyor. Haliyle uzo kadehlerinin de biri bitiyor öbürü doluyor. Derken masaya sürpriz iki yemek geleceğini öğrendim. Ekipten adı Cem olan kişi Datça'daki arazisinde enginar yetiştiriyormuş. Biraz sonra ortaya ilk sürpriz, sübyeli enginar geldi. Sübye bana hep ağır gelir ve biraz tadımlık alırım sonra da yiyemem. Gerçekten de bana pek hoş gelmeyen bir kokusu vardır. Fakat enginarın hafif ekşiliği sübyenin o ağırlığını alıp götürmüş. Ortaya inanılmaz bir lezzet çıkmış. Buram buram taze enginar, zeytinyağı kokusu baskın çıkmış. Sübye lafını duyunca Fevzi'ye ayıp olmasın diye biraz tadarım diye düşünürken kendimi kaybettim. O lezzeti unutmayacağım. Ardından ikinci sürpriz, sübye mürekkebinde haşlanmış karidesli ev eriştesi ortaya çıktı ki pes ettim. O da bir acayip lezzetli garip birşey olmuştu. Fevzi bu iki yemeği de ilk defa denemiş, o akşam bizlere sundu. Bundan sonra zaman zaman menüsünde bulunacağını tahmin etmek zor değil. Yaratıcılık tam da budur işte. Hangi tadla hangi tadın uyumlu olabileceğini bilmek. Ustaca harmanlamak ve ortaya yeni bir lezzet çıkarmak. Tabii onu da iyi yapmak. Sübye ile enginarı düşünsem aklıma getirir miydim... sanmam.


Sübyeli enginar
Sübye mürekkebinde haşlanmış karidesli ev eriştesi

Fevzi'deki ekip
Baba Fevzi'de bizi izliyordu
O akşam dört kişi 2 litrelik uzoyu bitirdik ve geceyi çok uzatmadık. Benim artık yavaş yavaş yol yorgunluğum başlamıştı. Cem ayrılmadan önce "yarın Belen köyünde bir fırın açılışı olacak siz de gelin" dedi. Benim için hava hoş. Programım Hayıtbükü ve Palamut'a gitmekti. Fevzi'nin de işi yokmuş. Belen köyünden bir kere geçmiştim. İlginç olur, bir ara uğrarız sonra sahile ineriz diye düşünüp tamam dedim. Ertesi sabah önce Burgaz bölgesini dolaştım. Fevzi sağolsun rehberlik yaptı yine. Burgaz Datça'nın hemen içinde, bir iki kilometre mesafede bir bölge. Sahili ilk Knidos yerleşimiymiş. Yani Knidos diye bildiğimiz, Datça yarımadasının tam ucundaki Knidos önce burada kurulmuş. Sonra burun tarafına, 35 kilometre öteye taşınmış. Taşınma nedeni olarak rivayet muhtelif. Güvenlik boyutunun çok önemli bir neden olduğuna kuşku yok. İkinci Knidos çok daha korunaklı, iki küçük limanı olan, geleni gideni gözetleyebilecek tepelerle çevrili, sahile dik inen yamaçlarının doğal kale işlevi göreceği bir bölge. Burgaz bölgesiyse düz ayak. Sahilden gelebilecek saldırılara tamamen açık bir coğrafya. Zeytincilik ve şarapçılıkla geçinen bir bölge olduğunun izlerini bugün de taşıyor. Kıyıda dikenli tellerle çevrili bölgeye bir şekilde girip (!) aşağıdaki fotoğrafı çektim. Yuvarlak taşın üzerinde zamanında bir başka taşın zeytini ezdiğini, çıkan yağın kanallardan önce küçük havuzcuğa geldiğini... orada posasını dibe bırakıp yoluna devam edip ikinci havuzda bir daha dinlendikten sonra amforalara doldurulduğunu hayal etmek zor değil. Zaten hemen sahilden biraz açıkta gözlükle dibe bakanların amfora parçalarını gördüğünü söylüyorlar. Hatta bir de batık olduğunu. Neden çıkarmazlar o batığı bilmiyorum. Bir ara bizim Bodrum'un su altı müzesi müdürü de o konuyla ilgilenmiş diye duydum. Her neyse, bugün yazlıkların olduğu Burgaz'ı arkada bırakıp, Belen'e doğru yola çıktık. 


Eski Knidos'un olduğu Burgaz sahili
Zeytini ezip zeytinyağı yapan sistemin 2500 yıl önceki hali

Yine ana yolu terk edip bu sefer Karaköy'ün içinden geçip, kimselerin geçmediği çok bozuk yollara girip yarımadanın güzelliklerini hayran hayran seyrederek Belen köyüne vardık. Cem'i bulduk. Bizi Atilla Kaptan'ın evine götürdü. Hani fırın nerede açılıyor diye sorduğumuzda gülüp işte orada diye Atilla Kaptan'ın bahçesine taştan ördüğü fırını gösterdi. Meğer kaptan evine yeni yaptığı fırının açılışını dostlarıyla kutlamak istermiş. Biz de ekmek fırını açılıyor sandık. Atilla Kaptan'ın evine girdik ki masa kurulmuş. Domuz avlamışlar, fırında domuz yiyecekmişiz. Tabii yanında şarap... Ben araba kullanacağım için bir kadehle idare ederim dedim ve masaya oturduk. 


Köy yolları...

Datça'da edindiğim yeni arkadaşım 




Dalında çağlalar 



Mesudiye.. Tam karşısı Ovabük
Yemek için toplanan otlardan...


video

Masadakilerle sizleri tanıştırmam lazım. Solumda oturan, sakallı, güleç ve bandanalı olan Sait Kaptan. Belen'li ama Palamut'ta yaşıyor. Hem de bir karavanda. Neden derseniz, onbir yıl önce kendi anlatımıyla "karı dırdırından bıkıp" demiş ki "bak biraz daha dır dır edersen giderim daha da gelmem". Karısı da gidersen git demiş. Gidiş o gidiş. Onbir yıldır evine adım atmamış. Onun yanındaki bir Fransız. Çok uzun yıllar önce Palamutbükü'ne gelmiş. Vurulmuş. Dönmemiş. Balıkçılık, gezi teknecilği yapıyormuş. Ağzında diş kalmamış. Sardığı sigarası ve şarap dışında başka şeyle beslendiğini sanmıyorum. Kendini biraz harcamış çünkü neredeyse aynı yaşta olduğumuzu öğrenince şaşırdım. En az yirmi yaş büyük duruyor. Onun yanında oturan Günay Kaptan da Belen'li. Artık eskisi kadar denize açılmıyormuş. Yarı emekli gibi. Günay Kaptan'ın yanındaki de evin sahibi Atilla Kaptan. Hala faal denizci. Uzun bir süre Datça-Marmaris-Rodos arasında hızlı giden o zımbırtılarda kaptanlık yapmış. Ayrıca mavi yolculuk kaptanı. Ve de ayrıca tabii balıkçı. Tam deniz adamı. Masanın başındaki ise bir gece önce Fevzi'de tanıştığım Cem. Benim sağımdaki çift de matrak. Belçika'dan bir gün önce karavanla gelmişler. Karşımda oturan Fransız'ı bulmuşlar. O da onları alıp Atilla Kaptan'a getirmiş. Ne olduğunu anlamadan şaşkın şaşkın etrafa bakıyorlardı. Ama hallerinden memnunlar çünkü ortaya birbirinden lezzetli yemekler geliyor. Yemekleri yapan da Atilla Kaptan'ın hanımı. Çok yanımızda durmadı adını soramadım. O da çok güleç, hamarat ve usta bir aşçı. Yıllarca Milas otogarında kuru fasulye pilav satarak yaşattığı lokantası varmış. Efsane kuru fasülyesini domuzun üstüne yedik. On numara... Ve masada Fevzi ile ben varım. 


Sait Kaptan ve Fransız vatandaş


Atilla Kaptan, Cem ve Belçikalı gezgin
Fransız balıkçı, Günay ve Attilla kaptanlar
Atilla kaptanın eşi, usta aşçı
Sait Kaptan'la sohbete başladım. Kaptanın elinin altında 150'lik bir şarap. Daha önce hiç duymadığım Evin yazan etiketli. Sevilen'in bir şarabıymış. Tahmin edileceği gibi oldukça ucuz bir şarap. Ve daha ilginci, diyelim Türkiye'nin her yerinde o şarap 5 liraysa Datça'da 4 lira. Nedeni, bu şarabın en çok tüketildiği bölgenin Datça olması. Eskiden daha doğru dürüst araba yolu yokken dağıtım araçları da olmadığından şarap Muğla'dan, Marmaris'ten otobüslere konan kolilere Datça'ya gelirmiş. Otobüs yolda arıza yapıp geciktiğinde ya da kaza yapıp da o gün gelmediğinde köylüler "nerde kaldı bu Evin" diye krize girermiş. Sevilen'in patronunun Datça'ya bir gönül bağı sonucu şarap Türkiye'nin diğer bölgelerinden daha ucuzmuş. Sait Kaptan önce bana günde iki şişe içtiğini söyledi. Eh 70'den iki şişe 140 yapar. Gün boyuna yaydığında, hani çok ama içilmez değil gibi gelmişti. Sonra şişeyi görünce hesabı güncellemem gerekti. Meğer Kaptan hergün 150'şerden 300 çakıyormuş. Dedim nasıl bitiriyorsun bunu? Sabah kalkar kalkmaz ilk işim başlamak dedi gülerek. Bunu konuştuğumuzda muhtemelen ikinci şişedeydi ve kafa gayet yerinde, en ufak bir sapma, en ufak bir dilde peltekleşme falan yok. Yaz için sözleştik, Palamut'a gittiğimde onu bulacağım Knidos'a denizden gideceğiz. Pasaportunu al Simi'ye gidelim dedi. İyi fikir.
O arada Günay Kaptan benim Bodrum'da yaşadığımı ve akşam dört feribotuyla döneceğimi öğrenince "Sana çağla vereyim, yeni çıktı. Sizin Bodrum Eczanesi'nin sahibi çok sever ona verirsin" dedi. "Tamam. Yalnız hangi eczane olduğunu bilmiyorum tarif edersin" dedim. "Önemli değil sen feribottaki tayfaya benim verdiğimi söyle onlar halleder" dedi. Bahçesinden çağla toplamaya gitti. Biraz sonra çıkıp geldi. "Ne çabuk topladın" dediler. Dedi "Şarabı çekmişim, ağaç tepesinden tepe üstü çakılmaktan korktum, bizim manavdan aldım". Ben de dediğini yaptım, feribotta bıraktım çağla torbasını. Aradan birkaç gün geçti, bir akşam Mahmut Kaptan'a gittim. Yiyip içerken baktım tezgah altından dört tane çağla çıkarıp verdi. Daha Bodrum'a gelmemiş, kıymetli yani. "Al, rakının son kadehine meze yaparsın" dedi. "Benim teyze oğluna Datça'dan geldi, ona göre kıymetini bil" diye takıldı. Kim dedim senin teyze oğlu? "Bodrum Eczanesinin sahibi Üssen (Hüseyin)" demez mi? İşte böyle şeyler için buraları seviyorum. Çok eğleniyoruz...






Bu arada Datça'daki masayı unutmayayım. Orada kalmıştık. Masada sohbet gittikçe koyulaşmaya başladı. Simi'den aldıkları şarabın yanında domuzu yedik. Yanına çok lezzetli şehriye yapmışlar, onu da süpürdük. En son kuru fasulye final oldu. Ha unutmadan, şaraba başlamadan önce Cem'in evinde yaptığı limonçelloyu denedik. İçine portakal da koyduğu için çello çalan portakal olarak adlandırıldı, epey içildi. Oldum olası böyle karışık kuruşuk içkilerden korkadım. Hele tatlı olanlarından. Farkında olmadan içersin sonra çarpar. Onun için bir kadehle durdum. Ama millet koca şişeyi bitirdi. Ve sohbetin en derin döneminde feribota yatişmek için ben kalktım. Hatta geç bile kalmışım, dağları tepeleri biraz süratli aşıp son hız feribota yetiştim. Varmama 2 km kala cep telefonumdan aradılar "gelen mi? kapağı kapatçem kalkcez gari" dediler... yetiştim.


Fahri Kaptan'ın motoruyla Bodrum'a yola çıktık
Böylece Fahri Kaptan'ın motora arabayı atıp, hafif kestirerek iki saat sonra Bodrum'a vardım. Çok iyi bir gezi oldu. Burada yaşamanın bu tarafını çok seviyorum diye hep söylüyorum. Her yeni tur benim için yeni heyecan oluyor. Yolculuğu seviyorum. Yeni yerleri görüyorum. Daha önemlisi yeni insanlar tanıyorum. Buralara sadece yazın 10 gün gelen birinin Belen köyünde Atilla Kaptan'ın evindeki masa etrafında toplananları tanıması, sohbet etmesi, yiyip içip gülmesi mümkün değil ki. Yaz kış bu coğrafyada yaşayınca buralara daha çok bağlanmaya başladım. İçimi kaplayan yaşama sevinci tarifi zor bir duygu. Bir kaç hafta sonra kaşıntılar başlıyor. Arabaya atlayıp yine biraz daha güneye ineyim. Yine bir yerler keşfedeyim. Akşamları yeni yerlerde yeni tatlar yakalıyayım. İki kadeh içip şükredeyim. Herkesin şükretme ritüeli farklı. Benimki böyle. Ege bu bakımdan da çok ayrı. Datça'daki köylü kadınlar domuz etini de yiyor şarap ta içiyor. Hayata hep gülerek bakıyor, hep neşeliler. Cennetin bu dünyada olduğuna inanan insanlar onlar. Zaten cennette yaşıyorlar. Hayatın tadına vardıkları içindir ki yüz yaşına merdiven dayamadan da Datça'ya veda etmiyorlar. Benim öteki dünyayla pek işim yok. O yüzden Ege bana çok uygun. O yüzden de Anadolu'nun diğer bölgelerini, hayatı yaşayış tarzlarını, folklorunu, kültürünü, sazını sözünü hiç benimseyemedim.


Bodrum'a yaklaşırken...
Bu tatil notlarını bir anekdotla bitireyim. Datça'da köy yolunda epey yaşlı bir kadın gördüm. Yaşının 80 civarı olduğunu söylediler. Evinden yedibuçuk kilometre beriye, bulunduğum yere yürümüş, ot toplamış, sırtına çuvalı vurmuş aynı yolu dönüyordu. Evinde otları kavuracak, yemek filan yapacak. Şehirde yaşayan 80'ine varmış nice insan bilirim ki pencere önünde mahzun oturup gelen geçene bakıp göçmeyi bekler.
Ege iyidir ya... Gelin, gezin derim.

4 yorum:

  1. Kaleminize yüreğinize sağlık,büyük bir keyifle gidiş geliş rotanızı izledim.Ören için yaptığınız övgülere yarı Örenli biri olarak teşekkür ediyorum.Sağlıcakla kalın.

    YanıtlaSil
  2. Yanıtlar
    1. Serdar bey,fotoğraf makinanızın markası ve modeli nedir? Hani şu küçük cebinizde gezdirdiğinizin!

      Sil
  3. Harika bir yazı. Çok teşekkür ederim.

    YanıtlaSil