18 Mayıs 2012 Cuma

Arabayla Bodrum-İstanbul-Bodrum seyahatinin birinci bölümü

Bir kuruma kimlik sunumu yapmam gerekiyordu, dolayısıyla bana yine İstanbul yolu gözüktü. Bu sefer uçakla değil arabayla gitmek istedim. Yılda en az bir kere Bodrum-İstanbul-Bodrum yolunu arabayla yapmam gerekiyor çünkü yıl içinde ofiste malzeme birikiyor. Uçakta yanımda ağırlık yapacağı için taşımadığım kitaptı, hediyeydi derken küçük bir ardiye durumu oluşuyor. Stokları eritmek için arada bir araba ile gidip gelmem şart. Bu sefer de Pazartesi sabahı İstanbul’un Anadolu yakasında Maltepe’de bir toplantım vardı. Ben de Pazar sabahı arabayla Bodrum’dan yola çıktım.
Bodrum'dan yola çıkmadan önceki hazırlık
Yalova’dan Pendik’e geçtim ve geceyi Kartal’daki Park 156 otelinde geçirdim. Geçen ay İstanbul’a gittiğimde de aynı müşterimle toplantı vardı ve yine aynı otelde kalmıştım. Daha önce yazmıştım, bu oteli çok seviyorum. Çok katlı, kimliksiz –hatta kimlikleri kimliksizlik olan- zincir otellerde kalmayı hiç sevmiyorum. Bu bloğu izleyenler artık biliyor, İstanbul’da ofisime yakın olduğu için Pera Tulip otelinde kalıyorum. Resepsiyondakiler, kat hizmetlileri, garsonlarla selamlaşıp hal hatır sorar olduk. Ben otelden temizlik, İstanbul’un Tepebaşı’sının el verdiği oranda sessizlik ve rahatlık arıyorum. Bunlar da Pera Tulip’te var. Anadolu yakasında kalacaksam da işte bu Park 156’da kalmayı tercih ediyorum. Burası 70’li yıllarda denize girilen Kartal’ın sahilinde bir motelmiş. Zaman içinde İstanbul’u bitirdiğimiz gibi Marmara’yı da bitirince artık denize girilmez olmuş, bu binalar da terk edilmiş. Sabiha Gökçen’in devreye girmesiyle o yaka hareketlenince ardı ardına oteller yapılmaya başlandı. Akıllı biri de burayı canlandırmış. Gerçi ne zaman gitsem birkaç misafir dışında kalan görmüyorum. Bir gün kapanacak diye korkuyorum. Bizim millet marka meraklısıdır ya, büyük otellerde kalmayı bir halt sanır. Oysa burası iki katlı, gayet temiz ve düzgün, yemyeşil, ağaçlıklı bir mekan.



Bakımlı bahçesiyle Park 156
Bu sefer İstanbul’da üç gece kaldım. Yine hem iş hem özel olmak üzere oldukça yoğun bir program vardı. Bu seyahati ikiye bölerek anlatayım, üstünde konuşacak, söyleyecek şeylerim var. İstanbul seyahatlerim bir anlamda benim hayatımı da gözden geçirmeme fırsat veriyor. İstanbul, Bodrum, hayatı değiştirme, şehirde yaşama konularında da birkaç laf edeyim istedim. Onun için böleyim diyorum, uzun ve sıkıcı olmasın.
Pazar sabahı bahçede kahvaltımı yapıp arabama atladım ve sabah sekize doğru Torba kavşağından yakıtımı alıp yola çıktım. İstanbul’a en son tam bir yıl önce arabayla gitmiştim. Milas çıkışındaki yol inşaatı genel olarak bitmiş, arada bir bölümü duruyor. Bafa gölü yolunda inşaat sürüyor ve en erken seneye biter gibi. Ortalık toz duman. Yazın o yolu kullananlar çok sıkıntı çekecek. Hele klimaları yoksa bittiler. Cam açmak mümkün değil. 

Bafa
Bafa
Bafa'da yol yapımı
Bafa'da 8-10 km'lik bir bölümde yol bozuk
Bafa’dan sonra Söke’nin ip gibi yolunu bitirince otobana girip İzmir’e vardım. Bafa’daki zaman kaybına rağmen Torba kavşağından İzmir’e ikibuçuk saatte vardım. Hem de yolda hız sınırı olan 110 kilometreye (yüzde on toleransı katarsak 121 kilometre) dikkat ederek. Sadece otobanda biraz sınırı aştım o kadar. Otobandaki tünelde radar olduğunu biliyorsunuz değil mi? Dikkatli olun. İzmir’de durmadan taa Susurluk’a kadar devam ettim. Susurluk’ta doğal olarak pisboğazlık yaptım. Yolculuklarda, tatillerde yediğime içtiğime hiç dikkat etmiyorum. Bodrum’da sebze, ot, balık ve rakı ağırlıklı besleniyorum. İstanbul’da veya tatillerde ise rakının yanında ne olursa yiyorum. Şaka bir yana yılda en fazla üç dört defa döner yiyorum mesela. Bu seyahatte iki hakkımı tükettim. Bunun gibi börekmiş, şuymuş buymuş fark etmiyor, yolculukta gözüm birşey görmüyor. Yalova’dan Pendik’e 15:15 ve 16:30 feribotları vardı. Yolu kestiremediğimden, yine bakım çalışmalarına takılıp gecikirim diye acele etmeden 16:45’e yetişmeyi planladım. Gayet makul hızda gittim ve 15:30’de Yalova’daydım. Hani biraz sıksam bir önceki feribota binebilirmişim. 

Puslu bir havada Söke ovasının görünümü
İp gibi Söke yolu
Söke ovasında rüzgar enerjisi tribünleri
Gemlik
Gri Marmara havası, gri yollar
Bu fotoğrafın bu seyahatle ilgili yok. Ama çok gri gökyüzü olan fotoğraflar olduğunu fark ettim, ruhum sıkıldı araya eski bir yolculuktan bir Ege fotoğrafı koymak istedim.
Kaldığımız yerden devam edeyim. Gri havalı bir Yalova feribot iskelesi fotoğrafı
Ruhumu karartan içimi sıkan grilikte bir deniz fotoğrafı
Bu görüntünün de bu seyahatle ilgili yok ama üstteki fotoğraftan sonra iyi gelir diye düşündüm. Burası Bodrum
Sonrasında Pendik’e geçip otele yerleştim, biraz dinlendim ve yemeğe çıktım. Anadolu yakasındaki balıkçıları pek bilmiyorum. Bir bildiğim Cunda var. Ondan da sıkıldım. Twitter kanalıyla birkaç arkadaşa sorup soruşturdum, Küçükyalı İdealtepe bölgesindeki Çapari’yi övdüler. Atladım bir taksiye verilen adrese gittim. Benim çocukluğum yazları İdealtepe’de geçti. Ailemizin orada büyük bahçeli, tam anlamıyla bir sayfiye evi vardı. Biz bir ara orada dokuz kuzen ve dört aile birlikte büyüdük. Yazları kalabalık aile ortamında geçirmenin tadını bilirim ve o tad damağımda öylece kaldı. İdealtepe’deki o evden en son bizim aile ayrıldı. Yaz kış Kalamış’a taşındığımızda 1978 yılıydı. O zamana kadar Kadıköy yakası bizim için “sayfiye” yeriydi. Bu konuyu bir başka yazıda anlatmak isterim. Neyse, Çapari bizim çocukken denize girdiğimiz arkadaşlarımızın yalısının biraz ilerisinde. Tabii tadilat görmüş, değişmiş ama bina aynı. Eskiden yalının iskelesinin olduğu yerde taksiden inmek garip oldu. İçeri girer girmez hemen Bodrum’a sık gelen arkadaşlarıma denk geldim. Yahu biz Bodrum’a gelmek için didinirken sen niye buralara geldin diye takıldılar. Masama oturdum, servise gelen garson bir ara çok sık gittiğim -artık olmayan- Asmalımescit’teki Flamm’ın bir garsonu çıktı. İstanbul’un yıllardır gelmediğim bir semtinde yabancılık çekmedim yani. Çapari’de ne yediysem memnun kaldım. Servis çok iyiydi. Mezeler öyle. Hele susamlı levrek dedikleri soğuk mezeye ben on numarayı verdim gitti. Yan masamda, yaşları 35 civarı dört tip olmasa daha da iyi olacaktı. Bütün yemek boyu hangi sitede daire kaç para, hangi araba kaç para? Sadece para konuştular. Hayat onlar için bu mu gerçekten merak ediyorum. En iyi daireyi, arabayı, tekneyi alsan ne olacak? Sen hayattan ne alıyorsun, hayatına ne katıyorsun ona bak. Yol yorgunluğu üzerine güzel bir yemek ve rakının etkisiyle gözler kapanmaya başlayınca otele döndüm.


Çapari'nin lezzetli mezeleri



Ertesi sabah işimizi gücümüzü bitirip, toplantımızı yapıp bu sefer Avrupa yakasına, Beyoğlu tarafına ofise geçtim ve Pera Tulip’e yerleştim. Ofiste birikmiş birkaç işi halledip akşam bizim grafik cuntayla buluşacağımız Karaköy Lokantası’na geçtim. Her gelişimde mutlaka görmek istediğim arkadaşlarım var. Bu arkadaşlarımla üniversiteyi birlikte okuduk. Birer ikişer yıl arayla mezun olduk. Okul döneminden sonra bir dönem aynı ajansta birlikte çalıştık. Yazları birlikte tatil yaptık. O yıllarda benim kırmızı vosvosa doluşup sık sık Assos’a tatile giderdik. Hafta sonları kaçamak yapardık. Bodrum o yıllarda hem yolları hem otomobil teknolojisi nedeniyle 12 -14 saat süren bir yolculuktan sonra ulaşılabilen yer olduğundan öyle kolay gidilmezdi. Sonraki yıllarda herkes başka ajansta veya kendi işinde çalıştı ama aşağıda fotoğraflarını göreceğiniz Haluk, Yıldırım ve Uğurcan ile otuzbeş yıldır hiç kopmadık. Sonunda ben Bodrum’a yerleşerek su koymuş olsam da her İstanbul’a gelişimde bir araya geliyoruz. Bizleri yetiştiren Yurdaer ve Bülent hocaları da gelişlerimde görmek, bu ekiple bir arada rakı içmek bu gelişlerin en hoş tarafı. Akşamı da Karaköy Lokantası’nda noktaladıktan sonra İstanbul seyahatimin ikinci gününü de bitirmiş oldum.


Her İstanbul seyahatimin değişmez uğrak yeri Tünel'deki Lale Plak


Galata meydanında durup etrafı seyrettim. Galata küf, toz kokuyor. Böyle bir ortamda yaşayamam dedim...
 Karaköy vapur iskelesinden İstanbul'un en sevdiğim manzaralarından biri
Yurdaer ve Bülent hocalar
Melis ve Yıldırım
Haluk ve Uğurcan
Bodrum-İstanbul etabını yaparken gözüme takılan birkaç şeyi eklemek istiyorum.
- Bodrum’dan kuzeye, Ege’den Marmara’ya çıktıkça göğün rengi değişiyor. Ege’nin koyu ve yoğun mavisi yerini açık maviye ve İstanbul’a gelince içinde grisi bol bir maviye veya başka deyişle mavisi az griye bırakıyor.
- Kuzeye çıktıkça içinde mescit bulunan benzinciler başlıyor. Bu benzincilerin bana denk gelenlerinin hepsi leş gibi pis tuvaletleri olan benzinciler. İslami nedenden ötürü “alaturka” tabir edilen tuvaletleri var ve pislikten geçilmiyor, leş gibi kokuyorlar. Dolayısıyla “temizlik” ve “iman” kavramlarının hiç de iyi bir ilişkisi olmadığını görüyorsunuz. Yani temizlik imandan falan gelmiyor. O inanılmak istenen bir klişe, gerçekte yok.
- Trafikteki kural ihlalleri İstanbul’a yaklaştıkça artıyor. Sağdan geçmeler, slalom yapmalar, riskli sollamalar...
- Tabii kuzeyde trafik de belirgin biçimde artıyor. Hele kamyon ve TIR yoğunluğu.
- Bodrum Yalova arası yanlış hatırlamıyorsam yedi yerde radar vardı.
- İDO feribotlarının büfesini Cafe Nero işletmeye başlamış. Kendilerini kutluyorum; çünkü aydınger inceliğinde ve şeffalığında kaşarlı tostu icat etmişler. Çay da karton bardakta veriliyor. Eski vapurların ince belli çay bardaklarını hatırladım. Herşey gittikçe zevksizleşiyor, sıradanlaşıyor.

Bir sonraki yazıda İstanbul’daki ikinci günümü, Akın Balık’ı, Kuruçeşme’deki Marina balıkçısını, artık Bodrum’da yaşayan eski bir İstanbul’lu gözüyle izlenimlerimi, duygularımı ve dönüş yolculuğumu anlatayım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder