17 Ağustos 2012 Cuma

İki toplantı, iki rakı gecesi için iki gün İstanbul


Bu sefer İstanbul’da hem iki toplantım vardı, hem şu çalınan makam bisikletimin yenisini alacaktım. O yüzden arabayla gitmeye karar verdim. Eskiden –ki daha gençtim- İstanbul-Bodrum arasını arabayla katedeceğim zaman gece erken yatar, sabah gün ışırken yola çıkardım. Yol oniki saat sürerdi. Molalarla bu süre onüç ondört saate kadar çıkardı. Arabalarımızın teknolojisi eskiydi, klimasızdı ve yollar da daha yetersizdi. Şimdi artık Bodrum’daki evden çıktıktan altı saat sonra Bandırma feribot iskelesinde olabiliyorum. Yazın en kalabalık günlerine denk gelmezsem yol çok rahat ve boş. Normalde işlerim için uçakla gidip geliyorum ama bu sene beş kez İstanbul’a gittim, bunun üçünü arabayla yaptım. Bu kez de bisiklet taşıyacağım için, acelem de olmadığından arabayı tercih ettim.

Bafa'dan geçerken... İki yıldır süren yol inşaatı devam ediyor

Bafa'yı geçtikten sonra Didim sapağına inerken Söke Ovası
Söke'ye yeni yapılan rüzgar tribünleri
Araba ile yolculuğu severim. Yolda isteğin müziği dinleyerek, bir yere belli bir saatte yetişme gerginliği olmadan uzun yolda direksiyon sallamak iyidir. Hem kafayı boşaltmaya da yarıyor.
Geçtiğimiz salı sabahı da her uzun yol öncesi olduğu gibi Torba kavşağındaki benzinciden yakıt alıp, güzel tostundan yiyip yola koyuldum. Bodrum İstanbul rotasının Manisa’ya kadar olan bölümünü hep zevkle geçerim. Akhisar Bandırma arası ise sevimsiz gelir. Hem trafik artar, hem her zaman bir yol inşaatı vardır, hem de kuzeye çıktıkça gökyüzünün mavisi solar. İçinde gri olan mavi, İstanbul’a yaklaşmaya başlamanın rengidir. 15:30 feribotuna binip Yenikapı’ya geçtim. Her zaman kaldığım Pera Tulip oteline yerleştim. Bizim ekiple akşam yemeği için buluşacağımız yer Cankurtaran’daki Balıkçı Sabahattin’di, oraya yollandım. İstanbul’a yılda on kez geliyorsam, bunun yedisinde Sabahattin’e gidiyorum. Çünkü Sabahattin İstanbul'un sayılı balıkçılarından ve İstanbul’da yaşadığım son on küsur yılın her ayı birkaç kez cuma ekibiyle buluştuğumuz mekandır. İşini bu kadar iyi yapan Sabahattin’e hayranım. 
Çarşamba sabahı ilk işim Yalıkavak’ta çalınan makam bisikletimin (!) yenisini almak oldu. Fulya’da Aktif Bisiklet diye bir mağaza var, onlar birkaç markayı ithal ediyorlar. Benim çalınan bisikletim Specilaized markaydı. Aynısının bir yeni modelini buldum. Bodrum’da bisiklet mi yok diye düşünebilirsiniz. Var tabii de bu hem tasarımı hem kullanımı ile çok farklı. O yüzden Bodrum’dan İstanbul’a gelip alıp dönmeye değiyor.

Evimizin bulduğu minik çarşının maskotu Çekiç. Makam bisikletimi kendisine zimmetledim, başından ayrılmıyor.
Çarşamba günü toplantılarımdan biri Akmerkez’deydi. Toplantı öncesi birşeyler atıştırayım diye yarım saat erken gittim. Şimdi bu kurduğum cümle çok kentli bir cümle. Öğlen yemeğini, toplantı öncesi bir AVM’de geçiştirmek. E ne var ki bunda, çoğumuz öyle yapıyor diyorsanız siz de yaşadığınız hayatın kötülüğünü fark etmeyecek kadar o hayata kapılmış olabilirsiniz. Bodrum’a yerleştiğimden beri öğlen yemeğini hiç geçiştirmedim. Evdeysem buranın pazarından alınmış sebzelerden kendi yaptığım yemekleri yiyorum. Eğer canım değişik bir şey istiyorsa kışın Bodrum’daki Sakallı Ali Doksan’a, mevsim yaz ise Yalıkavak’taki Gülten Abla’ya gidip farklı ev yemekleri tarıyorum. Yazın hafta sonu ise de genellikle bir plajda, yine tadını çıkara çıkara yemek yiyorum. Yemek hayatın zevk veren aktivitelerinden biri, geçiştirilecek birşey değil. Yemek yemekten zevk alan hayattan da zevk alıyordur. AVM’de hamburger patates yiyip, kola içerek hayattan zevk alınabileceğine beni ikna edemezsiniz.

Akmerkez'in artık boş kalmış koridorları
Bu da İstanbul'da iş için gittiğimin kanıtı. Akmerkez'de toplantı öncesi double espresso içerken. Tam business style bir kare olsun istedim de...
Vaat edilen hayat tam da benim kaçtığım hayat
Değişen İstanbul
Akmerkez İstanbul’da yaşadığım dönemin simgelerinden biri. Açıldığı yıl ofisim Zincirlikuyu’da evim ise Rumelihisarı’ndaydı. Sonra ofisimi Levent’teki o küçük villacıklardan birine, evimi de Bebek’e taşımıştım. O yıllarda Akmerkez hep hayatımızda vardı. Birçok iyi markayı bir arada bulabileceğimiz tek seçenekti. Bir statü sembolüydü, oradan alışveriş yapmak bir prestijdi. Bazı haftasonları orada yemek yiyip son seansta sinemasına girmek farklı geliyordu. O yıllarda Beyoğlu henüz bu kadar ön planda değildi, sinema için Osmanbey’e falan giderdik. Akmerkez bir anda patladı. Bazen de kadınlar alışverişe girerken biz de HomeStore’da viski yudumlardık. Kendimizi batılı bir hayatın parçası olduğuna ne de güzel ikna etmiştik. Daha çok alışveriş, daha çok tüketim. İyi kıyafetlerle iyi yerlerde içmeler. Daha büyük çarşılarda, gün ışığı görmeden geçirilen saatler. Sonra bir zaman geliyor, bu dayatılmış, çarkına girilmiş döngüden kurtulmak istiyorsunuz, yahu ben ne yapıyorum diyorsunuz. Bu başka bir yazının konusu ama sonuçta ben şunu yaptım; İstanbul ile ilişkimi minimuma indirip Bodrum’a yerleştim. Şimdi günün her saatini gün ışığında yaşıyorum. Yemeklerimi de gün ışığında yiyorum. Alışverişimi gerekli olmayan hiç bir şeyi tüketmemek üzerine kurdum. Mesela bu sene henüz sezon sonu indiriminden sadece ihtiyacım olan bir kazak aldım. Muhtemelen yıl sonuna kadar da üstüme başıma başka bir şey almayacağım. İstanbul'daki gibi bilmem kaç tane pantalonum yok. Hoş burada pantalonu ne yapayım, bir tek kışın ihtiyaç var zaten. Yazın hayat şortla geçiyor.
Herneyse bunları ileride yine konuşuruz. Özgür olmak için parayla pulla ilişkimi minimum seviyeye indirmeye çaba gösteriyorum diyelim.

Köprüden geçerken gün batımında İstanbul.
Akmerkez’den söz ediyordum. Yıllar sonra içine girince Akmerkez bir anda gözüme eski göründü. Akmerkez’den sonra açılan Metrocity ve Kanyon’u da gezmiştim. Kanyon mimarisiyle ilgimi çekmişti, ama açıldıktan sonra gezinirken Levent soğunu hesap etmeyen yönüyle çok dalga geçtiğim bir proje olmuştu. Daha sonraki yıllarda açılan İstinye Park’ı ise hiç görmedim. Açıldığında İstanbul’daydım, henüz Bodrum’a yerleşmemiştim ama o sıralar hayata başka bakmaya başladığımdan olsa gerek, alış veriş merkezinin içine girmeyi istememiştim. Kendi çapımdaki aydınlanmamı yaşamadan önceki son durağım Akmerkez oldu yani. Çarşamba günü ofis katlarından birine toplantıya gittiğimde ruhumun nasıl sıkıldığını anlatmamam. Güneş girmeyen, basık tavanlı bir ofis. Toplantı odaları falan. Karşılarındaki ekrana kilitlenmiş çalışanlar. Tamam ben de bütün gün bu ekrana bakıyorum ama neyse ki kafamı çevirince yeşili ve Ege’nin lacivertini, masmavi Bodrum gökyüzünü görüyorum. 

Selin ile önden gidip masaya kurulduk
Acıkmıştım, mezeler dokunmadan fotoğraflayacak kadar sabrım yoktu.
Çarşamba günü toplantılar bittikten sonra akşam Asmalı Cavit’e gider, iki kadeh atar, ertesi gün yola çıkacağım için de erken yatarım diye düşündüm. Ama düşünceler hayat pratiğine uymayabiliyor tabii. Ofiste bazı projelerde birlikte çalıştığım arkadaşım Selin’e akşam bir yerde yiyelim, içelim dedim. O da hemen eşi Ahmet’i aradı ve on dakika içinde program yapıldı. Asmalı Cavit, oldu Safi Meyhane. Daha önce görmediğim bir mekandı, merak da ediyordum. Biz gidip mezeleri seçerken Selin’in eşi Ahmet de geldi, rakılar şaraplar söylendi, sohbete başladık. Derken Coka aradı. Coka da Hülya ile birlikte Cavit’e gidiyorlarmış, neredesiniz diye sordu. Onlar da katıldılar, sohbet koyulaştı, rakının biri gelip biri gider oldu ki ertesi günün iş günü olduğu akıllara geldi. Bıraksalar bar bar gezecek kıvama gelmiştik ama ah şu iş günü olması... Bakın Bodrum’da bu iş de daha kolay oluyor. Çünkü ertesi gün her ne kadar iş günü olsa da havasından olsa gerek, zımba gibi kalkıyorsunuz. Üstelik evden çıkıp trafiğe girip bilmemne plazaya gitmiyorsunuz. Hadi ben ev ofis düzeninde çalışıyorum. Ama bir ofisim de olsa muhtemelen bisikletle on dakikada giderdim. Yani burada hayat kolay. Her gün ortalama iki saatinizi trafiğe harcamadığınız bir hayatı düşünsenize.
Evet, Safi Meyhane’yi anlatıyordum. O akşam anlayacağınız, epey içildi. Safi'nin mezelerini yiyelim, balık veya ana yemek işine girmeyelim dedik. Favası limonluydu. İlginç geldi. Bizim burada fava daha yoğundur ve üstünde kırmızı soğanı olur. Limonlu güzel olmuştu. Patlıcana sarılı tulum peyniri vardı, tuzlu geldi ama peynir öyle bir peynir ne yapsınlar? Barbunya pilakisi normaldi. Cacığı Yunan usulü, yani yoğun olan caciki versiyonuydu. Ama sonra gelen karides güveç çok sıradan, kalamarı ise yenmeyecek kadar kötüydü. Zaten geri gönderdik. Mezeler iyi başladı ve gittikçe bozuldu. Ortam güzel, biraz modern bir meyhane anlayışı denemişler. Dekorasyon meyhaneden çok bir restoran havasında. Ama olabilir, bu da bir denemedir. Tabii orada eskiden var olan mekanın da bunda etkisi var mı bilmiyorum. Havalı bir bar, club vardı. Kapıda bodyguard'lar valeler falan. Havası bir sezonda söndü, kapattılar. Safi Meyhaneye bir şans daha vereceğim. Tatmadığım mezelerini ve köfte gibi, pirzola gibi yemeklerini deneyeceğim. Sonra son kararımı veririm. Şimdilik sınıfta bırakmadım ikmale bıraktım diyelim. Bu arada Safi Meyhane Mey İçkinin bir projesiymiş. Bodrum'daki projesi çökmüştü. Çarşıya girişte ilk sağ aralıkta, eskiden Orhan'ın meyhanesinin ve diğerlerinin olduğu yere "Meyhaneler Sokağı" dediler. Güzelleştirdiler, uğraştılar ama mekanları zorla bir şekle soksan da o aslında ne olması gerekiyorsa onu oluyor. o meyhaneler artık tekilacı oldu. İstanbul'da Fransız Sokağı denemesi gibi sonu hüsran. Son bir not; lütfen ukalalık yapıyor demeyin ama Bodrum'da o kadar iyi deniz mahsülü yiyoruz, o kadar iyi meyhanelerde yiyip içiyoruz ki, notumuzun kıtlığı ondandır.

İstanbul'dan ayrılırken
Feribotu beklerken
39 derecede Akhisar'dan Manisa'ya giderken
Bazen yollarda tasarımını yaptığım işleri görünce kaydediyorum. Karınca da onlardan
Selin de Ahmet Coka da Mimar Sinan’da hocalık yaptığım dönemde öğrenci arkadaşlarım. Tabii benden ne kadar hoca olursa o kadar hocalarıydım. Son dört yıldır da Selin ile aynı ofisi paylaşıyoruz. Coka’yı da twitter sayesinde yeniden buldum. Derken onun güneye yerleşme planları üzerinde konuşmaya başladık. Yakında Coka ve Hülya da Bodrum yarımadasına yerleşecekler listesinde.

Eflatun ve mor renge doğru giden Bafa gölü ve dağlar
Söke ovası
Söke'de gün batımı
İzmir otobanının Söke çıkışına yakın bir kamyoncu tesisi. Benden başka bir araç vardı o kadar. Bellik artık iş yapmıyor. Terk edilmiş gibiydi

Aynı tesis
Ertesi gün yani Perşembe günü işleri halledip öğlen yarım feribotuyla Bandırma’ya doğru hareket ettim. Bu sefer erken bayram tatiline çıkanlar nedeniyle feribot tam anlamıyla doluydu. Yine birkaç tanıdığa denk geldim. Bandırma’ya indikten sonra arabanın gps ekranındaki pusula rotamın güney olduğunu göstermeye başladı. Gittikçe renkler ısındı. Havanın ısısı da buna eşlik etti. Manisa’yı 39 derecede geçtim. İzmir otobanından sonra Ortaklar ve Söke ovasına vardığımda güneş batmaya başlamıştı. Bafa’ya vardığımdaysa göl ve dağlar mora bürünmüş haldeydi. Yolun kenarına çekmiş bir tanker şoförü gördüm. Manzara onu da o kadar etkilemiş olmalı ki tankere dayanmış karşı dağlara bakarak sigara tüttürüyordu. Normalde Ortaklar’da durup çöp şiş ve ayran menüsünü ıskalamazdım ama evde şaraplı bir menünün beklediğini bildiğimden yola devam ettim. Otobandaki yarım saat çay molası dahil altıbuçuk saatte Bodrum’a vardım. Bayram tatili –özellikle Çeşme yol ayrımına kadar İzmir’de trafiği etkilemişti. Söke’ye vardığımda kendimi ait olduğum Ege’de hissediyorum. Oysa ben İstanbul’da doğdum ve 48 yıl orada yaşadıktan sonra buraya yerleştim. Ama doğduğun değil, doyduğun değil, mutlu olduğun yer senin oluyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder