16 Eylül 2012 Pazar

Bodrum'da çok iyi şeyler yiyip, içiyoruz


İyi yemeğe verdiğim paraya acımam da üstüme başıma alacağım gömleğe, pantalona vereceğim paraya acırım. Hayata bakışım böyle, yapacak bir şey yok. Konuya fayda/maliyet açısından bakarsanız yediğiniz en fazla birkaç saat sonra yok olduğuna göre yemeğe yatırım yapmak akıllıca değil. Gençlik yıllarımda aile büyüklerimden bu konuda çok zılgıt yemişliğim vardır. Herkes ev alırken sen gece gezmelerine, yemeğe para saçıyorsun derlerdi. Bayram harçlığıyla yaşıtlarım kıyafet veya top falan alırken, ben harçlığı o yaşta bile yemeğe veya gezmeye yatırır ertesi güne dımdızlak uyanırdım. Üniversitede grafik eğitimi yıllarımda ikinci sınıftayken ilk işimi almıştım. Yaz tatilinde yaptığım o işten ciddi para kazanmıştım. O yaştaki gençten beklenen o parayı kışın gerektiğinde harcaması için biriktirmesi olur değil mi? Ben ise o parayla hayatımda ilk defa Bodrum’a gelmiş, o zamanlar Bodrum’un en pahalı iki mekanı Körfez ve Han’da paraları yemiş, onbeş günde sıfırı tüketmiştim. Çok iyi hatırlıyorum, Harem otogarına indiğimde cebimde eve gidecek minibüs parası vardı o da galiba elli kuruştu. Yediğim para ise bin liraya yakın bir paraydı galiba. Bunu neden anlattım derseniz, bu benim hayatımda hep var olan bir durum o yüzden anlatıyorum.

Roma'da bir öğlen şaraplarken
Selanik'te bir pazar öğlen yemeği
Paris'te midyeli menüye dalmışken. Karşımda o zamanlar Takva'daki rolü için sakal bırakan Güven 
Paris'e gidip kahveyi Starbucks'ta içmek en hafif deyimiyle ayıp. Paris'i kendine özgü kafeleriyle yaşamalı 
Sevilla'da bir şarküteriye girmiş kendimden geçmiştim
Paris’e tahminen on kere gitmişimdir. İstanbul’dan sonra sokaklarını en iyi bildiğim kent orasıdır. Tabii bunda iki yüz senedir trafiğin değişmemesinin, sokak, cadde isimlerin aynen kalmasının payı büyük. Yani iktidar değişince Pompidou bulvarı Sarkozy bulvarı olmuyor da ondan. Paris’te bir yeri belleyeceksem oradaki restorandan, bistrodan referans alıyorum. Palet barını geç sağdan ikinci sokak, Bourse lokantasının olduğu pasajın yüz metre arkası gibi. Çünkü Paris’e her gidişim en az beş altı gün için olurdu ve ben her akşam başka yerde yer, keşfe çıkardım. Yeni lezzetler, yeni mekanlar arardım. Dergilerden takip ederdim. Öğlen yemeğini bir parkta baget ile geçireceksem de hangi şarküterinin iyi olduğunu öğrenir, sandviçimi orada yaptırır parka öyle giderdim. Paris’ten İstanbul’a dönerken Virgin’den alınmış onlarca CD ve şarapla dönerdim. Yemeye harcadığım para da otel ve uçak masrafımdan kat kat fazla olurdu. Yani yine üstüme başıma birşey almazdım. Yıllar içinde yurt dışında hangi bölgede hangi şehre gittiysem, katedral veya müzelerden değil restoranlardan, barlardan, sebze meyva satılan pazarlardan tarif yapabilir oldum. Bu bir zevk. Yemek, yiyecek alışverişi ve içkiden aldığım tadı hayatta çok az şey veriyor. Yani Paris’e gidip Starbucks’ta kahve içenlerden değilim. Kahve kokusunun insanı çağırdığı ara sokaklardaki semt kafelerini hep tercih ettim. Onun için de ömrü hayatımda üç kere Mc Donalds’a gittim, ki ikisi yurt dışında mecburiyettendir. Biri gecenin bir saati Almanya’da Heidelberg’te açık yer bulamamaktan, diğeri Prag-Dresden arasında araba kullanırken otoyoldeki tek seçenek olduğu için. İlki nerede derseniz, tabii ki açıldığı hafta İstanbul Taksim’deki ilk şubesiydi. Şimdi emin olamadım mesela, Mc Donalds mı yazılır yoksa Mac Donalds mı? İlgim bu kadar.

Çökertme'de sürpriz bir şekilde, öylesine bir yer diye girdiğimiz mekanda çok lezzetli kalamar yedik
Gemibaşı'nın sofrasında giriş aşaması. Sonra gelişme ve sonuç geliyor
Aykut'un Dükkan'ından
Deniz Kızı'ndan
Sait'te mevzuya giriş
Yalıkavak'ta Gülten Abla'da bir öğlen yemeği
Hal böyle olunca İstanbul’da yaşarken de haftada iki üç akşam dışarıda yerdik. Otuz yaşına kadar bütçemin izin verdiği yerlerde gezinirdik. Ki bu mekanlar da genellikle eve yakın olduğu için Fenerbahçe Kulübü, hemen yanındaki Galatasaray tesisleri, Todori ve Koço olurdu. Sonra otuzlu ve kırklı yaşlarımda evim boğaz sahilinde olunca Kadıköy yerini boğaza bıraktı. Şimdi artık olmayan Rumelihisarı’ndaki Han ve Karaca, yine artık yok olan Bebek’teki Yeni Güneş, Ai Baba, rahmetli Nüsret’in yeri Set Balık... Sonraları Marina, İskele... Bir ara Ece. Tabii boğaz kıyısında olmayan Sabahattin benim için her dönemin en iyisiydi, halen de aynı fikirdeyim. Asmalımescit bozulmadan önce şarap içmek için Flamm. Meyhane olarak önceleri Yakup ve Refik, sona doğru onların yerine tercih ettiğim Cavit. Arada Cibalikapı Balıkçısı, Giritli, Karaköy Lokantası’nı da saymalıyım. Unuttuğum da olmuştur. Ama demek istediğim şu ki, iyi yemek, iyi mezeyi bütçe sınırlarımı zorlayarak buldum.
Sonra bu blogda birçok kez anlattığım gibi hayat beni Bodrum’a getirdi. Bodrum’un beni çeken birçok özelliğini sayabilirim. İklimi, kasabanın dokusu, şusu busu. Ama bu sebepler içinde yemek kültürü çok önemli bir yer tutuyor. Açık söyliyeyim, buraya yerleşmeden önce sayısız defa geldim gittim ama yemek konusunda bu kadar iyi olduğunu fark etmemiştim. Her yerleşim yerinde olduğu gibi Bodrum’un da bir dışarıdan gelen yerli-yabancı turiste gösterdiği yüzü var, bir de bizim gibi burada yaşayanlara gösterdiği yüzü. Bu yüzü de doğal olarak kışın çok yakından tanıyorsunuz.

Deniz Kızı'nın en sevdiğim masası 33 numaralı masa
Gümüşlük Limon'da ilkbaharda şaheser bir pazar kahvaltısı
Berk Balık'tan
Dükkan'da ahtapot salatası
Berk Balık
Dükkan'ın menüsü. Sade ve günlük
Ortakent Gebora'da akşamüstü sofrası
İstanbul’da yukarıda saydığım yemek yediğim mekanlarda iyi şeyler yedim. Bu inkar edilmez. Benim için balık ve deniz mahsülü çok önemli ve dünyanın en iyi balığının lüfer olduğuna dair herkesle iddiaya girerim. Palamut ve lakerda da İstanbul’a özgü eşsiz lezzetler. Ama kalamar ve ahtapotun nasıl yapılması gerektiğini buraya yerleşince öğrendim. Kimse kızmasın, İstanbul’da yediklerimiz kalamara ve ahtapota çok benziyor ama o kadar. Burada da tabii iyisi var kötüsü var. Turistik yerde dondurulmuşunu bile iteleyenler var. Onları ayrı yere koyuyorum.
Bir diğer mesele buradaki corafyanın sunduğu eşsiz otlar ve mezeler. Deniz börülcesi, hardal otu, turp otu, kaya koruğu ve bunun gibi onlarca otu yıllarca İstanbul’da yedim. Ama aynen kalamar ve ahtapot için söylediklerimi bu otlar için de söyleyeceğim, İstanbul bunların yeri değil. Ege mutfağı adı altında yapanlara da gittim ı-ıh. Artık benim için İstanbul’a gidince meyhanelerde barbunya, patlıcan, lakerda, çiroz, sardalya gibi mezeler yemek en doğrusu. Ot ve deniz mahsüllerinin iyilerine burada çok alıştık, zorlamanın anlamı yok.
Rakı konusuna gelince. Buraya gelen arkadaşlarımla içki içtiğimiz gecelerin sabahlarında ilk lafları “yahu o kadar içtik sabah hiç birşey olmadan uyandık. İstanbul’da olsak yatağa yapışır, başımız ağrırdı” olur. Muhtemelen sizlerin de başına aynı şey gelmiştir. Öyle sanıyorum ki bunun en temel nedeni buradaki temiz hava, oksijen bolluğu ve iyot. Mesela bu akşam İstanbul’dan gelen kadim dostlarım Yıldırım, Amirim ve Seyyare ile denizin tam üstünde, Deniz Kızı’nda rakı içeceğiz. Konu bol, en azından bir kilo rakı biter. Yarın uyandıklarında eminim aynı şeyi söyleyeceklerdir. İstanbul’a dönünce bu satırları okuyunca teyid ederler.
Yazın burada hayatım kışa göre daha hareketli geçiyor. Çünkü gelen giden kışa oranla çok daha fazla. Kışın ise hayat daha ağır tempoda akıyor. Böyle deyince yanlış anlaşılmasın, yazınki hayatım İstanbul’dakine göre zaten yarı hızda. Kışı da varın siz düşünün. Hal böyle olunca haftada iki veya üç gece dışarıda, dostlarla yiyip içerek geçiyor. Artık şunu yapıyoruz; eğer gece uzayacak, farklı yerlere uğranacaksa çok yemeden, mezeyle geçiştirmeyi tercih ediyoruz. Ama sadece balıkçıda yiyip üstüne belki bir yere daha uğranacaksa o zaman balıklı bir menüyü tercih ediyoruz. Bir de eğer Mahmut Kaptan’a gideceksek başka hiç bir yere uğramıyor, Kaptan’ın ideal mezeleriyle mide şişmeden dengeli meze/rakı oranını tutturuyoruz.

Mahmut Kaptan'ın çok acayip lezzetteki kalamar ızgarası
Mahmut Kaptan'da ilk kadeh seramonisi
Sait'ten 
Sait'in iç temizleyen söğüş tabağı... ikramdır
Saraybosna köftecisinde Saraybosna mantısı 
Yine Saraybosna köftecisinden, pleskevitsa

Çardaklı'da ilk kadeh
Deniz Kızı'nın sahili
Deniz Feneri'nin karides söğüşü
Bu blogda yediğimiz içtiğimiz yerleri paylaşıyorum. Bu yazıda şöyle genel bir toparlama yapayım istedim. Yazı geçirmek için Yalıkavak’a geliyorum. Burada iki favori mekanım vardı. Sait ve Çardaklı. Bu sene üçüncüyü kattım. O da Deniz Kızı. Deniz Kızı da marinayı Sait’e doğru yani Geriş tarafına doğru geçtikten sonra ilk tepenin bitiminde. Sahipleri buranın yerlisi bir aile. İşleten Murat’ı ise iki yıl önceden Cumbalı isimli mekanı Memet ile birlikte işletirlerken tanımıştım. Memet şimdi Çardaklı’yı işletiyor. Murat da Deniz Kızı’nda. Sağolsun her defasında izzet ikramda bulunur. Burası da kendimi iyi hissettiğim yerlerden biri oldu. Sait zaten benim için yılların yeri. Kışını daha çok sevdiğimi kendisine de söylüyorum. Yazın çok kalabalık oluyor ve müşteri profili biraz canımı sıkıyor. O yüzden temmuz ve ağustos aylarında gitmiyorum. Geçen akşam gittiğimde garsonlar yanıma gelip “Abi sezonu açtın demek ki artık yaz bitti” dediler. Bu saydığım üç mekan dışında arada sırada uğradığım, çarşı içindeki Paprika’yı da saymak isterim. Paprika Ahmet Bey ve eşinin işlettiği küçücük bir mekan. Çarşı bölgesinde, önünden insanların gelip geçtiği çok sevimli bir yerdir. Müşterisi yazın İngiliz ağırlıklı olur. İddialı bir mutfağı yok gibi görünür ama mezeleri iyidir. Zaten deniz mahsülü tanımlamasına uyan bir yer değil, öyle bir dertleri de yok. Et çeşitleri de vardır ve ben satır ile hazırlanan etini severim. Ama benim için balık hep ön planda olduğundan, Yalıkavak da yarımadanın en iyi balıkçılarının olduğu koyların başında geldiğinden akşamlar genellikle balıkçılarda geçiyor. Bunun yanı sıra Yalıkavak’ın meşhur Kavaklı köftecisi varken iki yıldır Saraybosna köftecisi de eklendi. Kavaklı her zaman doludur, yazın millet ayakta sıra bekler. Bu yaz beş altı kere gittiğim Saraybosna köftecisinden çok memnun kaldığımı söylemeliyim.

Orfoz'dan
Orfoz'da istiridye
Orfoz'da peynirli kidonya
Orfoz'un ahtapot ızgarası 
Deniz Feneri'nin ılık ahtapotu, çingene salatası ve közlenmiş patlıcanı
Deniz Feneri'nde karidesi ızgara yaptırmış, öylece masaya istemiştik
Mahmut Kaptan'ın bar tezgahı
Gemibaşı'nın inanılmaz deniz mahsüllü pilavı. Bir de Zazu'da çok iyi yapılır
Zazu'nun kışlık bölümü
Kış geldiğinde ise mekanlarımız daha çeşitleniyor. Tabii yine balık ve deniz mahsülü ağır basan mekanlara gidiyorum. Şöyle bir sayarsam; Deniz Feneri, Gemibaşı, Berk en sık gittiğim balıkçılar. Daha seyrek gittiğim yerler olarak, balıkçılar çarşısındaki Tratta ve Evgenia ile Meyzen’i de saymam lazım. Meyhane olarak da Mahmut Kaptan tektir, rakipsizdir. Deniz mahsülü dışında kış geceleri biz bize kaldığımız Aykut’un mekanı Dükkan’ın yeri apayrıdır. Balık değil de sadece deniz mahsulü yemek istediğimizde ise Orfoz vardır. Bizler yukarıdakinin şanslı kullarıyız ki Orfoz gibi bir lezzet mekanına sahibiz. İstanbul’da böyle bir lezzeti ben bulamadım. Bulan olur da yazarsa pek memnun olurum, gider dener, dua ederim.

Kışın en soğuk günlerinden birinde Deniz Feneri
Karışık ege otlarından yaptığım otlu yumurta
Deniz Feneri
Berk Balık
Meyzen'den
Yine Çökertme'de çok iyi levrek yemiştik
Tüm bunların dışında Zazu kışın değişmez mekanımız. Arada canım et yemek ve şarap istediğinde en iyisini Zazu’da bulduğum için maceraya girmem. Zazu zaten benim hergün uğradığım bir mekan. Sahipleri Ahmet ve Mehmet Kurşuncu kardeşler İstanbul’dan yaklaşık yirmi yıllık dostlarım. Ya kahve içerim, ya bir yolluk alırım, ya yemek sonrası uğrar bir kadeh de orada içerim. Yani evden çıktığım her gün saat kaç olursa olsun uğradığım bir yerdir Zazu. Benim gibi burada yaşayan birçok dostumla da buluşma mekanımızdır.
İstanbul’a gidince bazen yeni mekanlarda yeni lezzetler tadarken ahtapota, kalamara laf ediyorsam çenemi tutamamamdan ve burada çok iyilerine her an ulaşabilmem yüzündendir. Tek eksiğim lüfer ve lakerda. Lakerdayı İstanbul’a her gidişimde tadıyorum ama lüfere zaten İstanbul da hasret. Oradaki dostlarla bu konuda farkımız kalmadı malesef.

Bodrum pazarında ege otları
Deniz börülcesi alır mıydınız? Bu da Bodrum pazarından
Kışın gelen dostlarımıza sorun söylesinler... Bodrum kışının tadı çok farklıdır (Mahmut Kaptan'dan)
Hep söylediğimi bir kez daha tekrar ediyorum; yazın Bodrum’a gelip gitmiş olabilirsiniz. Sevmiş ya da kalabalığından, fiyatlarından nefret etmiş olabilirsiniz. Eğer burayı tanımak, iyi balık, iyi Ege mezeleri tatmak istiyorsanız ekim ile mayıs ayları arasında gelmenizi öneririm. Zaten bir kez gelirseniz, her sene gelirsiniz. Eğer gelirseniz ve yukarıda adını andığım mekanlara giderseniz benden selam götürün. Muhtemelen birinde karşılaşırız. Karşılaşamazsak da şimdiden afiyet olsun. Sağlığınıza...



3 yorum:

  1. Serdar bey akşamın bu saatinde yapılırmı bu zulüm bize,şaka bir yana muhteşem manzaralar gösterdiniz yine bize sağolun.Kasım ayında yolum Bodruma düşecek,birkaç güne ne sığar bilmem ama bu mekanları ve harika yemekleri denemek için gün sayıyorum.Keyfiniz bol,sağlığınız yerinde,yazılarınız çok olsun.Saygılar.

    YanıtlaSil
  2. Son derece doğal olmak , kendin gibi davranmak ,hayatı samimi duygularla yaşamak , hiç kimsenin onayına ihtiyaç duymamak , onaylanmamaktan korkmamak . Ve şimdi ki yaşam için en zor olan bunlar. Başarınız için tebrik ederim .

    YanıtlaSil
  3. Serdar Bey.. Öyle güzel yazmış, öyle güzel fotograflar paylasmissiniz ki.. Atlayıp gelesim var:))

    Selamlar,

    Candan

    YanıtlaSil