26 Eylül 2012 Çarşamba

Yalıkavak'ta rutin bir hafta


Tabii yazın burada günlerim sabah denize gir, öğlen uyu, akşam nerede yiyelim içelim rutininde geçmiyor. Öncelikle burada hayatı çalışmadan sürdürebilmek için bir finansör arayışındayım yeri gelmişken bunu buradan belirtmeyi görev sayarım. O finansör bulunana kadar kendi başımın çaresine bakmak durumunda olduğumdan çalışıyorum. Neyse ki işim laptopumun ve internet bağlantısının olduğu her yerden yapılabildiğinden burada yaşayabiliyorum. Burada yaşamak için para kazanmam, para kazanmam için de çalışmayı sürdürmem gerekiyor ya. İşte hal böyle olunca bazı haftalar oldukça sakin ve burası ölçülerinde normal ve sıradan geçebiliyor. Belki ara sıra buradaki normal geçen günlerimi, haftalarımı yazmam bloğu izleyenler için yararlı olabilir diye düşündüm. Hani hep laylom, hep Datça, Fethiye, Selimiye, Marmaris filan gezmiyorum, o bakımdan...
İyisi mi geçtiğimiz bir haftayı aktarayım. Burada –yani halen yaz olduğundan Yalıkavak’ta- günlerim nasıl geçiyor, bir fikir versin.

Bodrum'a taşınırken onbeş günde bir gelip giderim, toplantıya giderken giyerim diye epey bir giysimi ofiste bırakmıştım.  Gerek kalmadı, toparladım Bodrum'a getirdim. Yavaş yavaş ofisi de boşaltıyorum
Oteldeki odamdan İstanbul manzarası... en sevdiğim (!), gri haliyle
Bilenler biliyor, bilmeyenler için yazayım, ben bir grafik tasarımcıyım. Son onbeş yıldır bu işin “kurum kimliği” konusunda kafa yormaya başlamıştım. Beş yıldır da sadece bu dalda iş üretiyor, danışmanlık yapıyorum. Kurum kimliği için önce bir “kurum” gerekiyor, o da yetmez kurumun kimliğe ihtiyacı olduğunu fark ederek, bunu talep edecek nitelikte olması gerekiyor. Dolayısıyla büyük kurumlarla işim oluyor ve bu tür kurumlar da iş dünyasının başkenti İstanbul’da bulunuyor. Yani servis verdiğim müşterilerimin tümü İstanbul’da olduğundan ayda bir bazen iki kere İstanbul’a gidiyorum. Bu gidişlerim yaz aylarında tüm sektörlerin rehavete girmesiyle birlikte birbuçuk ayda bire iniyor ve bundan çok memnunum. Geçtiğimiz hafta da yeni bir proje için İstanbul’a gittim. Müşterilerimin çoğu direkt olarak beni bulurlar ama bazen de ajans kanalıyla bir araya geliriz. Bu proje de epey önemli, büyük bir proje ve beni bulan/öneren Türkiye’nin itibarlı bir ajansı. Malum, blogda işlerimle ilgili marka adı, kurum adı vermediğim için buraya ajansı da kimlik hazırlayacağımız markayı da yazmıyorum. Geçen pazartesi yani 17 Eylül günü saat 15 civarı Maslak’ta ajansın merkezinde bir araya gelecektik. O sabah denize girdim, yüzdüm. Kahvaltımı yaptım. Öğlen 13:30 uçağı için 12’yi biraz geçe evden çıktım. İşlemleri internetten hallettiğim, biniş kartımı bastığım ve bagajım da olmadığı için direkt uçağa gittim. Tam zamanında kalktık, tam zamanında indik ve 15:30’daki toplantıya 15 dakika erken gittim biraz oyalandım bile. O gün İstanbul’da okullar açıldığından millet arabasını çıkarmamış olmalı ki Yeşilköy-Maslak 20-25 dakika kadar sürdü. 

Benim için İstanbul demek iki toplantı arası yemeği geçiştirmek, yani hayatı da geçiştirmek demek
İstanbul'da arada yenen sandviçlerle hayat geçiyor
Toplantıdan sonrası boştu, ofise uğrayıp otele geçecek ve akşam kadim dostum Haluk ile Asmalı Cavit’te rakı içmek üzere buluşacaktık. Araya bir toplantı daha girdi, Maslak’tan Akmerkez’e geçip o görüşmeyi de yapıp otele öyle döndüm ki pilim azalmıştı. Bodrum’da hayatımın yavaş aktığını söyleyip duruyorum. Daha o sabah da rutin bir sabah olarak başlamış, denize girmiş Ege’nin kadife gibi suyuyla gevşemiştim. Üstüne yarım günlük İstanbul koşturması fazla geldi. Hiç dinlenmeden duş yapıp Asmalı Cavit’e gittim. Biraz sonra Ahmet Coka aradı, o da geliyorum dedi. Böylece masada iki ayrı nesilden üç grafik tasarımcı olarak sohbete daldık. İkinci küçük Tekirdağ biterken kalkıldı çünkü ertesi gün yine iki toplantım vardı ve akşam Yalıkavak’ta Çardaklı Memet’in yerinde rakıya bekleniyordum.
Ertesi gün sabaha karşı gök gürültüsü ile uyandım. İşte beni böyle havalar çok sıkıyor. Yağmuru hiç sevmem. Gri havadan nefret ederim. İstanbul’un toz gibi yağan sinsi yağmuru ise İstanbul’u terk ederken bir daha görmeyeceğim için çok sevindiğim şeylerin başında geliyordu. İstanbul’da yaşamak her gün daha zorlaşırken öyle yağmurlu havalarda hayat daha daha da zorlaşıyor. Yalıkavak’taki evden çıkarken hava raporunda İstanbul’a yağabileceğini görünce dolabı açıp yağmurluk aradım ama Bodrum’daki evde bırakmışım. E normal tabii, Yalıkavak’a en son mayıs ayında yağmıştı daha da damla düşmedi. Otelin kapısından çıkar çıkmaz uyanık bir girişimci “Al bay, bayan 10 TL” diye şemsiye satıyordu, kaptım bir tane. O günü de iki toplantıyla bitirdim. Arada yarım saat ofise uğrayabildim. Planımda kuzenim Hakan’ın Lale Plak mağazasına da uğramak, CD alışverişi yapmak vardı ama ancak hatır sormak için beş dakika uğrayabildim ve ver elini havalimanı. Uçak zamanında 18:00’de kalkıp yine zamanında inince beni Yalıkavak’ta Çardaklı’da masada bekleyen kadim dostlara saat 20’de yetiştim.
İstanbul’a gitmeden bir gün önceki Pazar günü, İstanbul’a her gidişimde bir araya geldiğim ekipten genellikle fotoğraflarına yer verdiğim dostlarımdan Yıldırım, Selçuk ve Dildade, Gündoğan’a tatile gelmişlerdi. Pazar akşamı birlikte yedik içtik ve siz devam edin ben bir İstanbul yapıp geleyim deyip Pazartesi onlardan ayrılmıştım. Salı akşamı dediğim gibi masaya yetiştim.

Mahallemizin plajında bu hafta şezlonglar artık bize kaldı
Denizde bazen hiç kimse olmuyor, bazen de iki üç kişi oluyor
Eylül ile birlikte insanlar gidince ortalık sakinleşti ve doğa da buna uydu.
Bu hafta sabahları Yalıkavak sahilindeki yürüyüş parkurumdan
Çarşamba sabahı, iki günlük İstanbul tozunu, pasını ve ruhumdaki tahribatını atmak için erken kalkıp önce Yalıkavak sahilinde yürüdüm sonra da yüzdüm. Normal ayarlarıma dönünce hayata yeniden iyi bakmaya başladım.
Ekiple akşamları farklı yerlerde yiyip içtik. Pazar akşamı Yalıkavak’ta Deniz Kızı’nda, Salı Çardaklı’da, Çarşamba Bodrum’un içindeki Berk Balık’ta ve Perşembe akşamıysa Gümüşlük’te Limon’daydık. Biz Bodrum’da yaşayınca, özellikle yazın gelen giden dostumuz çok olduğundan arka arkaya gecelerde dışarıda yiyip içmeye alışığız. Sonra birkaç gün ara veriyoruz tabii. Ama bizim İstanbul ekibi bizim kadar antrenmanlı olmadığı için son akşam dağıldılar. Bir önceki rakılı Berk Balık gecesinden sonra kahve içmek için Zazu’ya uğramıştık. Bizim Ahmet kahveden önce ortaya tekila şişesini getirince dağılma orada başladı. Benim sekizinci gecem, dostların da beşinci gecesiydi ve piller bitti. Burada insan büyük şehirlere, mesela İstanbul’a göre daha fazla içebiliyor. Ertesi sabah da birşey olmamış gibi kalkabiliyor. Ama bunun için burada epey bir süre yaşamanız, oksijeni, iyotu yıllar içinde vücudunuzun emmesi şart. Temiz hava, egzosa ve kirli havaya alışık bünyede rahatsızlık yaratabiliyor. İki günde hemen adapte olunmuyor.

Dildade ve Yıldırım İstanbul'dan geldiler... Limon'dayken
Selçuk da İstanbul'dan gelen ekipten. Berk Balık'tayken
Yıldırım ve Dildade ile Berk Balık'ta
Beşinci akşam ekibin pili bitince Limon'da bir şişe şarabı dört kişi içtik
Perşembe günü arkadaşlar İstanbul’a döndüler ben de normal hayatıma döndüm. Yani sabahları yürüyüş veya bisiklet, sonra deniz. Kahvaltı üstüne çalışmaya başlamaca. Saat akşamın beşine kadar evden pek çıkmadan çalışıyorum. Eğer hava çok sıcaksa arada bir deniz kaçamağı oluyor o ayrı.

Akşamüstü bisiklet turundan sonra denize girmek iyi geliyor
Şu sponsor işi şaka tabii ama işimi bir şekilde yavaş yavaş devretmeyi, bir tür koçluk yaparak, İstanbul’a daha da az giderek buradan götürmeyi istiyorum. Daha doğrusu yol gösterici, yönlendirici olarak çalışmaktan söz ediyorum. Yani altmış yaşında logo tasarlamak benim için çok cazip değil. Bazı projelerde beraber olduğumuz, şirketinin Türkiye temsilcisi gibi çalıştığım Chermayeff & Geismar Studio ortağı, artık Amerika’nın tasarım duayeni Ivan Chermayeff gibi olmak bana göre değil. Chermayeff seksen yaşına geldi hala senede bir iki New-York’tan buraya geliyor, ya da başka ülkelere gidiyor, sunum yapıyor. Onun hayata bakışı ile benim bakışım farklı. Ben eğer becerebilirsem o yaşlara gelmeden önce bir küçük tekneyle Gökova’da gezinmeyi istiyorum.

İşlerin arasında zaman yaratıp Mahmut Kaptan'ın kitabı üzerine de çalışıyorum. Bakarsınız bundan sonra hayatımı kitap yaparak kazanırım, belli mi olur?
Geçtiğimiz on gün içinde Limon'a üç kere gittik. Bu Kalimnos ile Leros adaları arasından güneşin batışı
Limon'dan 
Limon'dan
Bu da rakılı gün batımı soframız... Yine Limon'da
Cumartesi günü Bodrum'da kuzeyden esen etkili bir rüzgar vardı. Bu gibi durumlarda Yalıkavak'ın denizi tatsız olur çünkü Yalıkavak kuzeye bakar. Böyle olunca yarımadanın güneye bakan koylarına kaçarız ve orada sakin denize ulaşırız. İşte cumartesi günü de yolu uzatarak Yalıkavak-Gümüşlük-Kadıkalesi-Turgutreis üzerinden Akyarlar'a gittim. Dönüşü de aynı yoldan geri dönerek değil, Bodrum istikametinde yaptım. Böylece Akyarlak-Karaincir-Bağla-Ortakent üzerinden Yalıkavak'a vardım. Bu da yarımada turuna yakın bir etaptı ve 110 km tuttu. 

Kuzey batıya dönük Turgutreis'te deniz dalgalıyken...
... burunu dönünce birkaç kilometre sonra Akyarlar'da deniz sütliman olabiliyor
Akyarlar
Karaincir
Yahşi tepeleri... bu evleri kim niye alır ki? Evinizin anahtarını sahilde unuttunuz mu yandınız
Haftasonu Gümüşlük
Gümüşlük
Gümüşlük
Biraz önce söylediğim gibi, böyle üst üste yenip içilen gecelerin sonunda ara veriyorum. Bu akşam beşinci akşam ve program Deniz Kızı’nda, denizin üstündeki platformda bulunan masaya oturup güneşi batırmak. Burada yaşadığım için şükretmek. Bize olağanüstü ahtapotları cömertçe sunan Ege’ye ve onu iyi pişiren ustaya teşekkür edip kadehlerimizi sağlığa kaldırmak.


Bu videoyu dün akşam çektim. Yani Deniz Kızı'na gittik ve orada kaydedip yazıyı yazdığımın ertesi akşamı ekliyorum.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder