12 Ekim 2012 Cuma

Bodrum'lu hayatımı İstanbul finanse edince


Bodrumlu hayatımı İstanbul’daki işimle finanse ettiğim sürece Bodrum-İstanbul arası gidiş gelişlerim sürecek. Yani İstanbul’a bayıldığımdan gitmiyorum, gitmek zorunda olduğum için gidiyorum. Bana kalsa üç dört ayda bir, üç dört günlüğüne giderim yeter. Ama dediğim gibi işimin merkezi, ofisim orada ve iş yaptığım bütün kurumlar orada. Bodrum’da hiç müşterim yok. Çünkü burada benim yaptığım işi talep edecek kurum yok. Hatta Türkiye’de İstanbul dışında kalan yerlerdeki kurumları toplasanız iki elin parmaklarını geçer mi emin değilim. Bugüne kadar İzmir’den bir, Ankara’dan da üç müşterim oldu. Kalan müşterilerimin –ki otuz otuzbeşi halen faal olarak iş yaptığım kurumlar olmak üzere yaklaşık altmış civarındadırlar- tümü İstanbul’da. Hal böyle olunca da benim gidiş gelişlerim kaçınılmaz. Ancak grafik tasarımı bırakıp burada - diyelim ki bir dükkan açarsam o zaman tamamen burada yaşayabilirim. Şimdilik bu da söz konusu olmadığına, grafik tasarım dışında bir işi bilmediğime göre böyle sürecek. Ama aklımda planlar uçuşuyor o da ayrı.

Bu gidişim son zamanların en uzun süreli gidişi oldu. Üç gece dört günümü İstanbul’da geçirdim. İstanbul’a iş için gittiğimden, en kısa sürede en fazla işi yapmayı hedeflediğimden günlerim çok yoğun geçiyor. Her güne bir toplantı koymak yerine iki üç toplantı koyarak İstanbul’da kalış süremi kısaltmaya bakıyorum. Bu durum, Bodrum’daki sakin ve ağır akan hayatımdan sonra bana epey hızlı geliyor. Döneceğim gün artık gücümü tüketmeye başlıyor, bir an önce bitse de gitsek duygusu başlıyor ve gözüm sık sık saate takılıyor.

İstanbul Hoşgeldin diyor
Pazartesi sabahı da genellikle yaptığım gibi 09:00 uçağı ile İstanbul’a gittim. Pist bakımı nedeniyle onbeş dakika kadar geç kalktık ve ellibeş dakika sonra Yeşilköy’e indik. Daha taksiye binip de havalimanından ancak çıkmıştık ki Florya’daki kavşakta trafik tıkandı. Epey bir süre milim milim gittikten sonra açıldı. Bu İstanbul’un “hoşgeldin”leri böyle oluyor. Otele yerleşip ofise gittim, çalışmaya başladık. Salı bir, Çarşamba iki, Perşembe ise bir toplantım vardı. Perşembe son anda iki toplantı daha çıkınca son günün yorgunluğu iyice bastırdı. Dönüş için uçağa bindiğimde yorgunluktan yarım saat uyuya kalmışım.

Pazartesi akşamı akrabalarımla Asmalımescit’teki Boncuk’ta buluştuk. Birkaç aydır bir araya gelemiyorduk, bir yandan sohbet bir yandan Boncuk’un mezeleri ve rakı derken gece hızlı geçti. Bu arada Boncuk’ta yediğim palamut, bu seyahatte yediğim en iyi palamut oldu.


Yufkaya sarılı köfteyi ilk kez yedim, çok lezzetliydi. Öğlen yemeği için gitmiştik. Adı Köşe mi neydi unuttum
Boncuk'un palamutu
Ertesi sabah Akmerkez’de bir görüşmem oldu. Akşam iş güç bitince Emre’nin sergisine gidildi. Emre Senan benim ta öğrenciliğimden abim sayılır. Ben grafik bölümünde öğrenciyken Bülent Erkmen ve Yurdaer Altıntaş hocamdı, Emre de yeni mezun olmuş onların asistanıydı. Yani dostluğumuz 1978 yılına dayanıyor. Sonra benim mesleğe ilk başladığım yıl olan 1981 yılında o zaman yeni kurulan Yorum ajansta ben grafik tasarımcı Emre art direktördü. Daha sonra Emre o zamanki adıyla Markom’un kurucularından oldu, ben de askere kadar kalan bir yılımı Markom’da yine birlikte çalışarak geçirdim. Bu arada ikimizin de birer vosvosu vardı ve diğer arkadaşlarla beraber (hala görüştüğüm bizim meşhur Cuma ekibi) Assos seyahatleri yapardık. Yine yıllar geçti bu sefer ben de Emre de bizim okulda –ki artık ismi Mimar Sinan olmuştu- hoca olarak bulunduk. Dokuz yıl sonunda benim hocalık dönemim bitti ve bir süre sonra da Bodrum’a taşındım. Ama bu arada 2008 yılında Emre ile birlikte şimdiki ofisi tuttuk. O reklamcılığı bırakmıştı ve artık bir tasarım ofisi olarak devam edecekti. Ben de zaten onbeş yıldır o konuda çalışıyordum ve böylece bir ofisi ikimiz paylaşmaya başladık. Benim elli yaşımı kutlamak için gittiğim Bosna’ya Emre ve Ayşegul ile birlikte Yurdaer hoca da gelmişti. Yani diyeceğim o ki Emre Senan ile yollarımız çok sık kesişti. İşte salı günü Emre’nin Galeri Apel’deki sergisine Yurdaer Hoca ile birlikte gittik. Bir anlamda üç kuşak bir arada gezdik sergiyi. Her zamanki gibi Emre’nin mizah yanı baskın kişiliğinin izlerini gördüğüm serginin adı “Ani Paçavra”. Askerlik ile ilgili anılarından yola çıkmış. 


Emre kendi sergisinde, Galeri Apel'de...
Yurdaer Hoca sergiyi Emre ile birlikte gezerken. Hocanın eli belinde olduğuna göre birazdan fırça gelebilir...
Üç kuşak bir aradayız. Kendi fotoğrafımızı kendimiz çektik
O akşam bizim sözünü ettiğim Cuma ekibiyle Balıkçı Sabahattin’de buluşacaktık ve bu kez Yurdaer Hoca da katılıyordu. Sergiden çıktığımızda saat beşbuçuktu. O saatten sonra biraz Sultanahmet’te geziniriz dediysem de hoca bundan hiç hoşlanmadı ve doğru Sabahattin’e gidelim isteyince emir büyük yerden deyip boynumu büktüm ve Sabahattin’e gittik. Saat altıydı masaya oturduk. Ekip sekize doğru geldi. Yedik, içtik, güldük, takıldık. Kalktığımızda gece onikiydi ve altı saatlik mesaimi tamamlamıştım. Ertesi sabah da toplantım olduğundan yine telefonun alarmını kurarak yattım. Bu konu çok can sıkıcı. Bodrum’a yerleştiğimden beri sadece sabahları havalimanına gideceğim günler alarm kuruyorum. Kalan günlerde ise kışın horozlarla, yazın ise civardaki köpeklerin bağrışmaları ile uyanıyorum. Her ikisi de alarmın sinir bozucu sesinden daha iyi. Alarm kurmak şehir hayatının zorlaması. Burada öyle bir derdim yok neyse ki. Ama şuna inanıyorum, alarm ile uyanan kişinin sabahının mutlu başlaması pek mümkün değil. Burada işim gereği laptopum saat dokuzda açık olmalı. Hizmet verdiğim kurumlardan sabah erken gelen mailleri saat dokuzda cevaplamam gerekebiliyor. Alarm kurma ihtiyacı olmamasının nedeni ise burada iyi işleyen biyolojik saat. Eğer şehirde trafikte her gün cebelleşiyorsan, evinden işine gitmek bile sıkıntı kaynağı oluyorsa, şehrin kalabalığı, pisliği ve gürültüsünün yanı sıra bir de suni havalandırılan plazalardaysan tabii gece iyi uyuyamazsın, sabah da kalkamazsın. Burada biraz önce yazdıklarımın hiç biri yok. Üstelik sakin ve ağır akan bir hayat, ruha iyi gelen Ege’nin havası var. Sen de kendine iyi bakıyorsan alarm ile işin olmaz.


Sabahattin'da şömine yanmaya başlamış
Yurdaer hoca ile Sabahattin'de
Hem üniversiteden hem Kalamış'tan mahalle arkadaşım Haluk...
Dildade ve Yıldırım. Yıldırım üniversitede sınıf arkadaşım. 
Amirim lakaplı Selçuk
Bu da Sabahattin'de yediğimiz palamut ızgara. İlk kez Sabahattin'de şikayet edecek birşey bulduk. Balığı pişiren usta kurutmuştu. Tamamını bitiremedik
Oğuz... Oğuz da mimardır
Kaldığım yerden anlatmayı sürdüreyim. Çarşamba sabahı yine bir toplantı için alarm kurup uyanıp, otelde hızla kahvaltı yapıp dışarı fırladım. Bu sefer toplantı mekanı Esentepe’deydi. O gün ofiste yoğun çalıştıktan sonra akşam Twitter’ın bana kazandırdığı dostlarla buluşmak üzere Karaköy Lokantası’na yollandım. Murat ve Şeyda çok sevimli genç bir çift. Yaz başında Bodrum’a gelmişlerdi ve birlikte yiyip içmiştik. Ömer Yılmaz ile daha önce hiç karşılaşamamıştık. Bu sefer –hani derler ya şeytanın bacağını kırdık. Benim üçüncü rakı akşamım olması nedeniyle hafif yorgundum ama antrenmanlı olmanın faydasını görüp geceyi rahat bitirebildim. Sohbet çok iyiydi. Murat ve Ömer mimar oldukları için ağırlıklı mimari bir sohbet döndü. O camia her zaman ilgimi çeker ve tanıdığım mimar sayısı da az değil. Bu arada Şeyda da meslektaşım.


Karaköy Lokantasından bir detay
Henüz müşteriler gelmeden Karaköy Lokantası
Murat ve Şeyda Şahin ile Bodrum'daki Gemibaşı'nın rövanşında Karaköy Lokantasında
Sonunda şeytanın bacağını kırdık... Gecenin mimarı Ömer Yılmaz
Perşembe son günümdü ve yine sabah bir toplantım olduğundan bu sefer Maslak’ta bir ajansa gittim. Normalde o gün başka işim yoktu ve planım kuzenim Hakan’ın Lale Plak mağazasına uğrayıp yeni gelen caz albümlerinden bir seçme yapmaktı. Ama bir gün önce çok önemli ve geleneksel bir Türk markası arayıp tanışmak, görüşmek istedi. Bir saat tahmin ettiğim toplantı iki saatte yakın sürdü. O biter bitmez bir başka müşterim telefonda uzunca bir görüşme yapmak istedi, İstanbul’da olduğumu söyleyince hemen geldiler ve ben saat üç civarı Şimdi kafede yemek yedikten hemen sonra orada kahve eşliğinde görüşmeyi yaptık. Ofise dönüp çantamı alıp çıktım ve uçağa yetiştim. Her İstanbul seyahatimde olduğu gibi bu sefer de öğlen yemeklerimin saatleri şaştı. Bu benim için önemli bir detay olduğu için vurguluyorum. İstanbul’daki hayat sizin düzeninizi bozuyor çünkü koşullar bunu hazırlıyor.


Ofisin benim kullandığım bölümünü boşalttım. Kiraya vermek istedik ama müşteri çıkmadı. Muhtemelen bu ofisi bırakıp başka yere geçeceğiz. Şimdilik Emre ile aynı odayı kullanıyorum. Bu da manzaramız
Emre ile ortak kullanmaya başladığımız oda



Ofiste, Emre'nin işlerinden biri





Bazı projelerde işbirliği yaptığım arkadaşım Selin
Selin ve Özge iş başında
Perşembe akşamı 18:00 uçağına bindim ve yukarıda dediğim gibi bir süre uyuya kalmışım. Artık mevsim gereği Bodrum’a indiğimde hava kararmış oluyor. Uçağın kapısının açılmasıyla ılık ve kekik kokulu hava yüzüme çarptı, kendime geldim. Arabama atladığım gibi, yol boyu camı açık tutarak Ege kokusunu içime çekerek Yalıkavak’a vardım. Çantamı bırakıp derhal sahilde bir yürüyüş yaptım. Yalıkavak iyice boşalmış. Bu hali, dört günlük İstanbul koşturmasından sonra nasıl iyi geldi tahmin edersiniz. Çardaklı’ya Mehmet’e gidip kendime barbun ızgara söyledim. İki üç kadeh ile o barbunları bitirip yürüyerekten eve gittim ve kendimi yatağa attım. Her zamanki gibi saat sekizde kendiliğimden uyandım. Gözümü Bodrum’da açtığım için kendimi iyi hissettim ve balkona çıkıp derin derin nefes aldım. O an İstanbul’un kirli ve tozlu havasının ciğerlerimden çıkıp gitti.


4 yorum:

  1. Plastik bardakla viskinin yanyana durmasına izin veren başka bi grafik sanatçısı görmemiştim daha önce ;-)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ama onlar önemli bir tasarım mağazasının ürünü olan porselen bardaklar :)

      Sil
    2. hah şimdi tam sanatçı işi oldu ;-)Merkeze hoşheldiniz bu arada, birgün size bir yerde rastlarım muhakkak.

      Sil
  2. Gece 02.00 itibariyle Ege bize de kollarını açtı, çok şükür.
    :)

    YanıtlaSil