11 Kasım 2012 Pazar

Gökova'nın tuzundan İstanbul'un tozuna


Geçen Pazar günü hava yine çok iyiydi ve hem denize girmek, hem Bodrum’un tenhalaşan Gökova sahilinin tadını çıkarmak için Mazı’ya gittik. Bodrum’dan dört arabalık konvoy yapıp yola çıktık. Mazı sahiline vardığımızda bütün tesislerin kapanmış olduğu gerçeğiyle yüzleşiverdik. Zaten tesis dediğim de üç beş sahil restoranı. Bunların bazılarında aynı zamanda odalar var, kalınabiliyor. Ama yiyecek içecek yer olmayınca Mazı’dan çıkıp Çökertme’ye doğru yola koyulduk. Ben Bodrum-Çökertme-Ören-Akyaka yolunu fırsat buldukça kullanıyorum. Sadece yazın kalabalık olduğundan tercih etmiyorum. Marmaris veya Fethiye taraflarına gideceksem Bodrum’dan sonra Milas-Yatağan-Akyaka yolundan gitmektense bu yolu kullanmayı istiyorum çünkü bu yol hem sakin, hem köy bağlantısı yolu olduğundan öyle sağında solunda binalar, benzinciler falan yok. Yer yer orman içinden, yer yer köylerin içinden geçen, bazen kıvrıla kıvrıla tırmanılan, bazen de Gökova sahiline paralel gidilen, etrafta kimselerin olmadığı nefis bir yoldur. İlkbahar veya sonbaharda, okullar açıkken ve dolayısıyla buralar boşalmışken Akbük’te deniz molası vermenin tadına doyulmaz onu da söyliyeyim. Böyle bir denizi bulamazsınız.

Bu mevsimde artık terkedilmiş Mazı sahili
İşte bu yolu kullandığım için biliyordum, Mazı ile Çökertme arasında zemin çok kötüydü. İri çukurlardan kaçarak araba kullanmak pek tatlı olmuyor. Hele son üç dört kilometresi toz içindeydi. Bu yaz yol yapılmış. Muhtemelen yaz sonuna doğru yapılmış çünkü dökülen mıcır nedeniyle yol hala kaygan. Ama eski haliyle kıyaslanmaz. Çökertme’deki birkaç yer kapanmış. Yaz başında gittiğim Çökertme adındaki tesisin açık olduğunu görünce sevindim çünkü yemekleri lezzetlidir. Çökertme’ye varıp Çökertme restorana kurulur kurulmaz kendimizi denize attık. Böylece 4 Kasım günü denize girdiğimizi kayıt altına alalım dedik. Hava harikaydı, deniz önceleri hafif çalkantılıydı ancak sonra sakinleşti. Ekibin bir yarısı kahvaltı ederken bir diğer yarısı olan bizler öğle yemeğine oturduk. Aynı masada çay ve bira da aynı anda içilince restorandakiler de hafiften şaşaladılar. Biz erken kalkan ekip olarak kahvaltıyı yapıp çıktığımız için direkt olarak kalamar, patlıcan ve biber kızartması, salata ve bira menüsüne daldık. Deniz sonrası, üstelik kasım ayında bize bu nimeti bahşeden doğaya teşekkürlerimizi sunaraktan günün tadını çıkardık. Hava erken kararmaya başladığından vakitlice yola çıkıp Bodrum’a dönüldü. Dönüş yolumuzda doğa bir akşam hoşluğu daha yapıp gökyüzünü pembe, erguvan ve mor renklerle bezedi.

Mazı'da kapanmış restoranların bahçelerinde portakal ve limon ağaçları öylesine duruyordu. Tabii topladık
Çökertme sahili
Çökertme
Denize girip yemek yediğimiz, Çökertme restoran. Kışın da açıkmış ve üstteki kapalı yerinde şömine var. Bu kış kalmacalı gelmeyi planladık


Çökertme'de yeni yapılan bir tesis. Gayet iyi görünüyor. Kışa açarsa burada da kalınır
Karşıda Datça görünüyor

Sonbaharda gölgeler uzamaya başladı


Ahmet ile Havaa'nın köpekleri Blacky bizden çok denize girdi
Bodrum'a dönüş konvoyumuz
Doğanın akşam gün batımı sürprizi

Bodrum'a girerken
Ertesi gün ise beni yine bir İstanbul seyahati bekliyordu. Yani başlıkta yazdığım gibi, Pazar günü Ege’nin tuzuyla haşır neşir olduktan sonra Pazartesi İstanbul’un tozuna gittim.
Biliyorsunuz İstanbul benim işim nedeniyle gittiğim ve gitmekten pek tat almadığım yer oldu artık. Sadece dostları görmek kısmı işin iyi yanı. Her gidişimde biraz daha uzaklaştığımı farkettiğim, doğup büyüyüp 48 yıl yaşadığım şehrin her geçen gün daha kötüye gittiğini görmek de hoş değil. Arkadaşlarımın, dostlarımın, iş yaptığım kişilerin orada yaşamak için ne bedeller ödediğini ancak uzaktan bakınca görüyorsunuz. Bir zamanlar aynı bedeli ödediğim için bunun ne anlama geldiğini çok net algılayabiliyorum. Sadece işin parasal yanı değil, daha önemlisi insan sağlığını tehdit edecek kadar gürültülü, kirli, düzensiz ve estetikten her geçen gün uzaklaşan ve de bir ortadoğu şehri olmaya doğru giden bir İstanbul görüyorum. İçindeyken anlaşılmıyor belki. Ama İstanbul Dubai gibi bir yer oluyor gibi. Üstüne üstlük tam benim gittiğim gün Taksim meydanı rezaleti için kazma vuruldu. Kazma kişilikli belediye ve daha üst düzey yöneticilerin, kazma beğeni ve zevklerinin eseri bir meydan yapımı başlamış oldu. İstanbul artık beni pek ilgilendirmiyor desem de bu zevksiz insanların elinde oyuncak olmasına içten içe üzülüyorum. Ama iş bir yerde orada yaşayanların meselesi. Memnunsalar sorun yok. Değilseler çok çalışıp engellemeliler. Başkanı seçimde değiştirmeliler vs...
Bu gidişimde iki gece üç gün kaldım. Şans eseri iş için gideceğim yerler metro ile ulaşacağım bölgeler olduğundan Taksim trafiği ile ilişkim olmadı. Bunun karşılığında gün içinde pek gün yüzü görmedim o ayrı. İstanbul’da eğer işin ve evin sahilde, bogazda değilse iki seçeneğin var. Ya gün ışığı görecek ama karşılığında gideceğin yer için ciddi zaman harcayacaksın. Ya da metro faresi olmayı göze alacak ama zamandan kazanacaksın. Eğer hem gün ışığı görmek hem gideceğin yere çabuk ulaşmak istiyorsanız o şehri bırakacaksınız.
En dayanılmaz olanı da herhalde metroda yolculuk edip, sabahları binlerce insanla beraber yürüyen merdivende güruh halinde gün yüzüne çıkarken sizi bekleyen iş yerinin bir plaza katındaki bir oda veya avm’de bir mağaza olması ve orada da gün boyu güneş ışığı görmemeniz. Bunun bünyede yaptığı tahribatı hekimler bilir deyip konuyu geçelim, yazarken göğsüme bir yumruk oturdu.

Metro için yeraltında saatlerimi geçirdim
İki günlük metro yolculuğum boyunca gördüğüm tek yeşillik...
Sabah işyerlerine gitmek için yeryüzüne çıkanlar
Benim iş yerim İstiklal Caddesi üzerinde. Yani kalabalık bir yerde ve tabii gürültülü. Her İstiklal Caddesinde yürürken aklıma aynı şey geliyor; Şu yarım saat içinde gördüğüm kadar insanı ben Bodrum’da bir ayda görüyor olabilir miyim? Bence öyle oluyor. Üstüme üstüme gelen insan sayısı, burada sakinliğe alıştıkça daha fazla hayret ettiriyor. Ofisim Hollanda Konsolosluğu’nu Tünel’e doğru geçerken ilk köşedeki binada. Hemen karşımızdaki sokaktan The Marmara Pera otelinin önüne çıktığım için ve orada taksi bulduğum için aylardır Taksim tarafına geçmeden işimi halledip Bodrum’a dönüyorum. Bu gidişimde bir elektronik parça almak için Demirören’in binasına gitmem gerekti. Bu sayede ilk kez o binayı gördüm. Yetmedi içine girdim. Özetle, bu kadar kötü bir yapı beklemiyordum. Bana Demirören’i hatırlattı ama. Hani azman ve kaba bir yapı. İçimden duygularımı yansıtacak gerekli lafları ederek binadan kaçtım. Umarım bir daha yolum oraya düşmez ve görmem.
Bu gidişimde iş yerimi Bodrum’a taşıma görüşmelerimi de yaptım. Artık ayda bir iki gün kullandığım bir ofis için öyle bir binada öyle bir ofise ihtiyacım kalmadı. Üstelik de sokağa atıyor gibi hissettiğim ciddi bir kira da ödemekteyim. Muhtemelen Bodrum’da bir ofis oluşturacağım. Hem belki iş yaptığım dostlar da bu sayede arada toplantı için Bodrum’a gelirler. Onlara da bir iyiliğim dokunmuş olur. Öyle ya, mesela kışın güneşli bir gününde sabah toplantı yaptıktan sonra deniz kıyısında balık yemek fena mı olur?
Üç günüm çok yoğun geçti. Sunum hazırlıkları, sunumlar, toplantılar derken yorulmuşum. İki akşam yine dostlarla beraber oldum. İlk akşam Bodrum’a yerleşmek için adımını atan, bunda payım olduğunu da bildiğim için ayrıca sevindiğim, hocalık dönemimden Mimar Sinan’dan öğrencim olan Ahmet Coka ile Asmalımescit’te Boncuk’ta buluştuk. O akşam hem sabah erken kalkıp Bodrum’dan gelmiş olmamdan, hem gün boyu sıkı çalışmış olmamdan, çok yorgundum. Yine de birkaç saat, güzel mezeler yiyip içtik. Ertesi akşam artık -bu blogu izleyenler yakinen biliyorlar- bizim çeteyle Cavit’te bir araya geldik. Ağustos ayında Haluk Yalıkavak’a gelmişti, bir hafta beraberdik. Sonra Eylül ayında Yıldırım, Dildade ve Amirim Selçuk Bodrum’a gelmişlerdi, birkaç gün de onlarla birlikteydik. Ardından ekim ayında ben İstanbul’a gittiğimde bir akşam Sabahattin’de buluştuk. Bu sefer de Asmalı Cavit gecesi yaptık. Kadro daha da genişti, çok iyi oldu.

Asmalı Cavit'ten... Soldaki limon ve zeytinyağlı çiğ enginar çok başarılıydı
Boncuk'un mezelerinden. Topik, civezli peynir, balık pastırması ve yine çiğ enginar
Dildade kendi işini kendi görür
Bir yanımda Yıldırım ve Dildade... diğer yanımda Uğurcan, Ayşe ve Haluk
Ayşegül, Selçuk ve Yıldırım... Cavit'te
Dildade ve Uğurcan ile Cavit'te
Böyle böyle Çarşamba akşamına geldik. 18:00 uçağı için Yeşilköy’e vardım, bir kahve içtim ki uçağa almaya başladılar. Yine kafamı koltuğa yaslayınca gözlerim kapanmaya başladı. 55 dakikalık uçuş sonrası Bodrum’daydım. En sevdiğim an olan, uçağın kapısından çıkar çıkmaz yüze vuran ılık hava ile temas sonrası kanımın temizlenmeye başladığını hissediyorum. Özlenen birine kavuşmanın heyecanını duyuyorum desem abartmış olmam, vallahi de durum bunun gibi birşey.

Yukarıdaki Bodrum'a giriş fotoğrafından sonra bu da İstanbul'dan çıkış fotoğrafım olsun

İnince bir an önce arabama binip Bodrum’a varmayı istiyorum. Öyle de yaptım. İstanbul o gün soğumaya başlamıştı, ama Bodrum’a ineceğim için buraya uygun giyinmiştim. Arabayı eve bırakıp, deniz havası alaraktan sahil boyu yürüyüp Mahmut Kaptan’a vardım. O ilk yudum rakı ve zeytinyağına bandığım ocakta kızartılmış ekmek, olmak istediğim yerde olduğumu bir daha hatırlattı. Bodrumlu hayat başka. Çok başka...

İstanbul dönüşü Bodrum'a varır varmaz Mahmut Kaptan'da ilk kadeh ve ahtapot salatası
Süslü Celal o akşam Mahmut Kaptan'ın yanında bize akordeon çalıp söyledi

6 yorum:

  1. Çok kötü aklımı çeliyorsunuz!

    YanıtlaSil
  2. allahim sana geliyorum...neyse az kaldi az..

    YanıtlaSil
  3. Merhaba Serdar bey,

    Öncelikle blogunuz benim açımdan çok faydalı ve heveslendirici olduğunu bilmenizi isterim.

    Verdiğiniz emek, yazdıklarınız, çektiğiniz fotoğraflar beni her seferinde ege'de yaşam için tabir-i caizse güdülüyor. Ege'den kastım Datça aslında. Ben de sizin gibi cesaretimi toplar toplamaz Datça'da soluğu alırım inşallah.

    Yalnız anlam veremediğim bir husustan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Twitterda sizi takip etmek istediğimde (nick'im alavara )bilmediğim bir nedenden ötürü sizin tarafınızdan bloklandığımı gördüm. Daha önce bir temasımız olduğunu zannetmiyorum. En azından sebebini öğrenirsem sevinirim.

    Yazılarınız için tekrar tebrik ve teşekkürlerimle,
    Serhat

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,

      Öncelikle en kısa zamanda cesaretinizi toplayıp Datça'ya yerleşip, huzurlu bir hayata geçmenizi dilerim.
      Twitter meselesine ben de anlam veremedim çünkü bu güne kadar sadece hakaret eden iki kişiyi blokladım. Yani sizi bloklamış değilim. Twitter'ın azizliğine uğramışım. Sizden ricam bir daha dener misiniz lütfen?

      Sil
  4. Serdar bey,

    Tekrar merhaba...

    Her denememde maalesef aynı hatayı alıyorum.
    "You have been blocked from following this account at the request of the user."

    Saygılar

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçekten bir anlam veremiyorum, sebebini de bilmiyorum. Bunun bir çaresi var mı diye bakacağım. Eğer siz biliyorsanız yazar mısınız?

      Sil