27 Şubat 2012 Pazartesi

Bodrum'a yerleşmek istiyorum... ama


Üç gündür Bodrum’da tam bahar havasını yaşıyorduk. Ta ki bu sabaha kadar. Sabaha karşı gök gürültüsü ile uyandık. Üstüne şiddetli bir yağmur bastırdı. Sonra hafifledi ve kuşlar cıvıldamaya başladı. Ama öyle böyle değil, baharın müjdesini verircesine şakıyorlardı. Kışın buralar sessizdir. Benim evimin olduğu bölge özellikle daha da sessiz bir mahalle. Sabahları horoz sesiyle uyanıyorum. Arada kuşlar da cıvıldaşır ama dedim ya; bu sabahki başka türlüydü. Baharın gelmekte olduğunu duyuruyorlardı.

Geçen hafta Cuma günü öğlen saatlerinde Bodrum pazarından dönerken Zazu'da bizim ekibi gördüm. Güneşe doğru dönüp, üstte bir t-shirt ile Şubat’ın 24’ünde oturup kahve içmenin ne demek olduğunu düşünsenize. Muhtemelen o saatlerde İstanbul’da, Ankara’da gri ve yağışlı bir hava vardı ve muhtemelen bu satırları okuyanların büyük bir çoğunluğu iş yerlerinde, ofislerinde cuma bitse diye bekliyorlardı. Zaten kış bitmek bilmedi diyorsunuzdur. Bu havalarda bunalmışken üstüne yavaş yavaş bahar gelmeye başladığında kafalarda bir soru, gizlendiği kıvrımlardan çıkmaya başlar. Daha önce de yazmıştım; bu soru “ne zaman artık bu şehirden kurtulacağım, ne zaman Bodrum’a yerleşeceğiz? “ sorusudur. Bahar insanın kanını kaynatır, cesaret verir. Bu heyecanla içki masalarında, sohbetlerde “Tamam artık ben de güneye yerleşeceğim” demeye başlanır. Ne zaman ki ciddi ciddi düşünülür, o zaman “ama”lar da ortaya çıkar…

Bahar bahçeme uğradı, yeşillikler coştu

Bu ev Yalıkavak sahilinde. Önünde yazları araç trafiğine kapalı dar bir yol var ve sonrası deniz. Zeytin ağaçları altında, sabah uyandığınızda karşınızda masmavi Ege... düşünsenize 

Bodrum’a yerleşmek istiyorum ama…

Yaşınız, cinsiyetiniz, medeni durumunuz, geliriniz, işiniz ne olursa olsun bir şekilde güneye yerleşmeyi düşünmeye başlamışsanız aklınız çelinmiş demek ki. Eğer sırtınızda yumurta küfesi yoksa –ki bizim konumuzda küfe yumurta ile değil genellikle çocukla doludur- o zaman önemli bir handikapı aşmışsınız demektir. Çünkü anne babalar Bodrum’a taşınma konusu gündeme geldiğinde “ama çocuğun okulu” diye dert ederler. İstanbul’da süper çocukların gittiği bir okul var ve ben bilmiyorsam ve bunu düşünenlerin çocukları o okula gidiyorsa diyecek lafım yok. Ama İstanbul’daki okullar pek şahane de diğerleri kötü mü? Eğer o kadar şahane olduğuna, çocuğunuz muhteşem bir eğitim aldığına inanıyorsanız boşverin Bodrum’u. Ama burada da iyi okullar olduğunu söylersem ne düşünürsünüz? Çocuğunuzun tertemiz havada, doğal çevrede, züppeleşmemiş yaşıtlarıyla, hayatın içinde büyüyecek olmasını önemsiyorsanız burası size uyar. Eğer 10 yaşında elinde iPhone’lu bir velediniz varsa siz çoktan kaybetmişsiniz. Yazları Türkbükü’ne gelin sizin için tamamdır. Diğeri bünyenize fazla gelir.

İyi eğitimden sadece Alman Lisesi, Avusturya Lisesi gibi yabancı okullardaki eğitimi anlıyor ve bu iş için çocuklarınızı gece gündüz kurslara taşıyıp onlara çocukluklarını yaşatmayan ebeveynlerdenseniz bence zaten Bodrum’a yerleşmeyi düşünmüyorsunuzdur. Yine muhtemelen bu yazıyı da okumuyorsunuzdur. Çünkü o mantalite farklı bir mantalite.



Her şeyin gerçeğini bulabileceğiniz bir hayatınız olabilir. Adaçayı saplarını fincanınıza daldırırken bir zamanlar ofisinizdeki sallama poşette içtiğiniz adaçaylarını hatırlayıp gülebilirsiniz

Marketlerden dünya para vererek aldığınız marka zeytinyağlarından daha ucuz ve çok daha lezzetli isimsiz, köylülerin yaptığı zeytinyağıyla tanışınca eskiden yediklerinize makina yağı muamelesi yapacaksınız
Her zaman güneş yok. Bu da kışın Gümüşlük...
Yazın insanların birbirini ezdiği Barlar sokağının Ocak ayındaki lodos fırtınası sonrası hali
Ama güneşli kış günü daracık Bodrum sokaklarının arasında gezinmenin tadı başka oluyor
Bodrum’a yerleşmek istiyorum ama… ah şu işler di mi? Bir türlü yoluna koyamadınız gitti. Ne beklediğinizi bilmiyorum ama hem o olsun, hem bu olsun, hem o borç bitsin, hem yeni araba gelsin, hem hem hem… Eğer güneyde bir kasabaya yerleşmek istiyorsanız özgürlüğünüze düşkünsünüz demektir. Ama bilirsiniz, özgür olmak için birşeylerden vazgeçmek lazım. Sizi şehir hayatına bağlayan bağlardan kurtulmayı beceremezseniz hiç bir zaman buralara gelemezsiniz. Bu bazen bir insan, bazen işiniz, bazen çevreniz olacak. Hiç birinden vazgeçmek istemiyorum diyebilirsiniz. O zaman size ya miras kalmalı ya talih kuşu ile aranız iyi olmalı ne diyeyim.



Güneye yerleşmek isteyenler şunu diyebilmeli; bu benim hayatım ve artık onu değiştirmek istiyorum. Bunun için beni engelleyen ne varsa onlardan vazgeçebilecek cesaretim ve gücüm var. Sonra da şunu yapabilmeli; benim şikayet ettiğim bir hayatım vardı, şimdi onu değiştirmeye başlıyorum. Kurtulmak özgürlük getiriyor. Şehirle ilgili şeyleri ardınızda bıraktıkça hafifliyorsunuz. Arabama eşyaları doldurup İstanbul’dan ayrılıp Bodrum’a doğru yola çıktığım bir Nisan sabahı İstanbul’u ardımda bırakırkenki coşkumu unutamıyorum. Binlerce kez geçtiğim köprüden Anadolu yakasına geçerken dikiz aynamda gökdelenleri gördüğümü hatırlıyorum da. Arkamda gri bir şehir ve Maslak, önümde 750 km sonrasında masmavi Ege, bembeyaz evlerle Bodrum. Buraya yerleşmeye gelenler hem şehri hem alışkanlıklarını terk ettikleri şehirde bırakmalılar.

Bu fotoğrafı geçtiğimiz ocak ayında bir akşamüstü yürüyüşteyken çektim.
Bu fotoğraf da İstanbul'u kar bastığı günlerden birinde çekildi
Bu da yine bir lodos fırtınasının ertesi günü. Kışın tamamında hep mavi gökyüzü yok
Bir kış günü, haftasonu yelken yarışları yapılırken
Geçtiğimiz hafta sonu -yani Şubat ayı içinde- Akyarlar'a balık yemeye gitmiştim. Bu fotoğraf o günkü havayı gösteriyor
Bodrum’a yerleşmek istiyorum ama… ya yapamazsam. Sonunda dönmek de var tabii. Gelip de dönen çok. Kişi kendini bilmiyorsa bu işlere kalkışmamalı. Ya da önce denemeler yapmalı. Eğer yapabiliyorsa yılın belli dönemleri gelip gitmeli. Uzun kalmalı. Mutlaka kışını görmeli, yaşamalı. Kendi kendine yetmeyen insanlar vardır. Mutlaka yanında biri, birileri olmalıdır. Tek başına sinemaya gidemezler. Meyhaneye hiç gidemezler. Ben öyle biri olmadığım için böyle dertlerim yok. Öyle sevgi pıtırcığı, kendini “arkadaş canlısı” olarak tarifleyen tipler için buralarda hayat zor. Burada da tabii ki arkadaşlıklar kurduk. Tabii ki sosyal bir hayatımız var. Akşamları bir araya geliyoruz, yiyoruz içiyoruz. Gülüyoruz, çok da eğleniyoruz. Hiç birimiz inzivaya çekilmek için gelmedik. Ama buraya yerleşmeye gelen insanın bir tarafında bir farklılık, aykırılık vardır. Demek istediğim şu ki burada kendi başınıza kalmanın tadına varacaksanız gelin. Misal geçen haftalarda arabaya atladığım gibi Selimiye, Datça gezip döndüm. Tek başıma uzun yolda araba kullanmanın tadı bambaşkadır mesela. Kimi içinse o yol tek başına çekilmezdir. Ya da hafta sonu bir koya gidip tek başınıza sahilde oturup kahve içimenin farklı bir hazzı vardır. Onun gibi işte.


Yağmurlu bir günde, çalışma odamın penceresinden...
Yine Ocak ayında bir pazar günü sakin Bodrum sahili
Deniz bile hareket etmeye üşenmiş...
Yılbaşından sonraki haftalardan birinde evde bir pazar kahvaltısı hazırlığı. Dikkat, kahvaltı bahçede yapılacak
Burada yaşamaktan dolayı çok mutsuz olan insanlar da biliyorum. Yanlış seçim yapmışlar. Ya işlerine uygun bir yer değilmiş Bodrum. Ya eskilerin deyimiyle naturalarına uymamış. Ya da çok farklı hayallere kapılmışlar. En sık yapılan hata “Bordum’a gider bir kafe açarım, üç beş kazanır yaşarım” zihniyetiyle buralara gelmeler. Hayat hiç de öyle kolay değil. Cihangir’de kafe açıp yaşamak kolay mı?



Zaman zaman bu konularla ilgili aklıma gelenleri paylaşmak istiyorum. Bugün bunlarla bitireyim. Birazdan sakin bir caz CD’si koyup İstanbul’dan getirttiğim Baskın Oran’ın kitaplarına devam etmeyi planlıyorum. Dalavera Memed’I bu akşam bitiririm. Hafta içinde blogda anekdotları aktarmaya devam ederim. Şimdi sakin mahallemize akşam çökerken, hava serinledi, yağmur atıştırıyor. Sokaklar boş olur, insanlar evlerine çekilir. Dışarıda çıt çıkmaz. Tam kendi kendinle kalıp kitap okuma ortamı…




24 Şubat 2012 Cuma

Eski Bodrum'luların hatıralarına ve anekdotlara devam


İstanbul’dan beklediğim kitaplar geldi. Bodrum ile ilgili öyle yüzlerce kitap yok diye yazmıştım. Olanları da Bodrum’daki kitapçılarda bulmak mümkün değil. Bu nasıl dükkancılıktır, niye bulundurmazlar, nasıl anlayıştır diye sormayın. Burası Bodrum. Muhtemelen akıllarına gelmiştir de üşenmişlerdir.


Baskın Oran’ın Dalavera Memet’in Bodrum Tarihi ve Enişte Gözüyle Bodrum adlı iki kitabını hemen okuyup bitirmek istiyorum. Kolay okunan, akıcı diliyle sizi de sohbete dahil eden kitaplar. Baskın Oran İstanbul bağımsız milletvekili adayı olduğu dönemde ben İstanbul’da yaşıyordum ve benim bölgemin adayıydı. O zaman oyumu kendisine vermiştim. Ben de bu konuyla ilgili bir anekdotumu aktarmak istiyorum; o yıllarda ofisimde birlikte çalıştığımız işlerimde bana yardımcı olan grafik tasarımcı arkadaşım Almanya’da doğmuş, üniversiteye kadar orada okumuş biriydi. Bazen Türkçe konusunda özellikle kelime bulmada sıkıntı çekebiliyordu. Baskın Oran lafı çevremizde çok sık geçiyordu. Bir gün bana “ya abi ben Baskın Oran’ın bir insan olduğunu yeni anladım. Hep istatikte kullanılan, ağırlığı olan bir oran, bir veri sanıyordum” dedi.

Bodrum’u Bodrum yapan unsurlardan biri de insanları. Hele 1930’lu yıllardaki mübadele ile gelen Girit, İstaköy ve Rodos’luların Bodrum’a kattıkları çok renk var. Toplumsal hayatı, yemek anlayışını, mutfağı, hayat tarzlarını etkilemişler. Bodrum’un içine kapanık ve kapalı yerli toplumuyla önceleri tam kaynaşamasalar da kısa zamanda bütün olmuşlar. Bu süreçte yaşananlar başlı başına araştırma konusu. Gelenlerin ya az Türkçe bilmeleri ya hiç bilmeyip sadece Rumca konuşmaları sevimli yanlış anlamalara konu olmuş. Sizin yaptığınız tarhana çok güzel olmuş diyeceğine, sizin kerhane çok iyi olmuş demeleri gibi. Önceleri Türk’lerin mahallesi ile göçmenlerin yerleştirildiği ve adına Girit Mahallesi denilen mahalleler  ayrı dünyalarken kısa zamanda kaynaşmış. Birbirlerinden kız alıp vermişler. Yine de iki kesim arasındaki bazı farklar bugün bile kendini gösteriyor. Önceleri çok dikkat etmiyordum. Sonra okuyunca, merak edince gözlemlemeye başladım. Misal; benim oturduğum evin olduğu Eskiçeşme Mahallesi yüzlerce yıldır aynı isimle biliniyor ama o dönemde Adalardan göçmenler gelip de Bodrum’u terk eden Rumların mahallesine yerleşince orası Girit mahallesi olmuş ya. Bizim Eskiçeşme mahallesine de Türk mahallesi denir olmuş. Kale kasabanın tam ortasındadır. Yüzünüzü denize döndüğünüzde kalenin sağındaki koy Türk mahallesi, kalenin solundaki koy ise Girit mahallesi. İki mahalle arasındaki en belirgin fark, iki toplumun yaşama kültürünü yansıtan evlerin yapısında açıkça görülüyor. Bizim mahallede evler genellikle geniş bahçeli ve bahçeler duvarlarla çevrili. Benim evimde olduğu gibi bazı evlerde duvar adam boyundan yüksek. Bahçe gizli bir yaşama alanı olarak belirlenmiş. O dönemki Osmanlı yaşantısının bir tezahürü olsa gerek. Bahçelerin büyük olmasının iki nedeni var. Hem ailenin ihtiyacı olan temel sebzelerin yetiştirilmesi hem birkaç hayvanın ahırlarına yer açmak. Oysa Girit mahallesindeki –bir önceki yazıda belirttiğim gibi bu günkü adıyla Kumbahçe mahallesindeki evler ise küçük avlulu ve bir kapıyla avludan hemen dar sokağa açılıyor. Bahçe yok, evler yanyana. Her evin önünde iskemleler var ve mahalleli hayatı evde değil sokakta yaşıyor. Avlu kapısı gün boyu açık. Toplum açık. Bu bilgiden sonra dikkat ettim, günlük yürüyüşlerimde mutlaka Kumbahçe’den geçerken oraları bu gözle izliyorum. Şu günlerde hava ısınmaya başladı, hemen iskemleler sokaklara atılmış durumda. Yaşları 80 ve üzerindeki insanlar sokakta muhabbet ediyorlar. Kadınların çoğunda beyaz bir tülbent var. Erkekler genellikle ağızlıkla sigara içiyorlar. Daha bu öğlen yaptığım yürüyüşte gördüm. Bir dahaki sefere birkaç kare çekip blogda yayınlıyayım ki sizler de şahit olun.

Girit mahallesinden (Kumbahçe) bir sokak
Türk mahallesi denilen bölgedeki evlere tipik bir örnek. Yüksek bahçe duvarları göze çarpıyor
Türk mahallesinde eski bir zengin konağı
Bu da benim yaşadığım yüksek bahçe duvarlı ev
Bahçe kapısından görünüş
 Bodrum’lu denizcidir. Hele adalardan gelenler denizle daha da iç içe yaşadıklarından deniz onların hem ekmek kapısı, hem ulaşım yolu, hem vazgeçemedikleri bir tutkuları. Böyle olunca da hava ile ilgili bilgileri ve tahminleri kuvvetli. Gözlem deneyimleri de oluşmuş. Şimdi bundan sonra eski Bodrum ve Bodrum’lularla ilgili anekdotları veya sohbetleri yazayım. Araya bazı bilgileri de kendimden ekleyerek. Tabii yine Selçuk Erez’in ve Baskın Oran’ın kitaplarından aktarıyorum.


Bodrum’un renkli simalarından Dalavere Memet havadan bahsederken “Akşam güneş durulmaya doğru eğer Karaada’nın sağ tarafındaki burun ile İstanköy’ün (Kos) sol tarafındaki burun arasında oturmuş bulut varsa hava lodosa işaret. Yani ılık olur ve yağmur getirir. Ama eğer Adaboğazı üzerine oturmuş bulut varsa bu poyraza işaret. Soğuk getirir” diyor. Adaboğazı Bardakçı koyundan sonraki burun ile karşısındaki küçük adanın arısındaki sığ bölüm. Günlük tekne turları burada dururlar. Deniz türkuvazdır. Buraya akvaryum da denir. Bu bilgiyi öğrendikten sonra Dalavera’nın dediği yerlere bakıyorum da tahmin neredeyse hep tutuyor. İnsanın doğanın biraz içinde yaşaması böyle birşey aslında. Ben de geç olsa bile öğrenmeye çalışıyorum. İnternetten meteoroloji sitesine girip öğrenmekten daha zevkli.
Karaada'nın sağ ucuyla İstanköy arası diye tarif edilen yer soldaki bulutsuz bölge
Dalavera’dan naklen; “İspita Hasan (Dinç) Dayı vardı bir de, pazarda. Bugünkü Dinç Pansiyonun yerinde otrurdu. Evin altında da bakallık (bakkallık) yapıyo. İspita şimşek demek. Yani kıvılcım, ateş demek. Ufak bir teknesi vardı bunun; Fethiye, Datça, Marmaris bakal gibi alışveriş yapardı. Alaman Harbında (ikinci savaş) bunun teknesi battı. Bu İspita pazara da çıkardı. Patates satardı.Ama Türkçesi çok az, kırkbeş diyeceğine kirki beş, kirki beş diye bağırıyo. Köylünün biri duyuyo bunu, gelip ayırıyo patatesleri bi yana, bu kadar bi yığın yapıyo parayı veriyo. “Ne more bu?” dedi İspita. “yok more yok kirki beş!”. Adam almadı gari patatesi, pahalı geldi. İspita diyo okkası kırkbeş, adam anlıyo kırk okkası beş.


İspita’nın torunun bi cipi var. Bildiğimiz eski Willys ciplerden. Toparlamış, kocaman kalın lastikli havalı birşey. Bazen yolda görür, kaportasında “İspita” yazıyor bu nedir diye merak ederdim. Meğer Bodrum’un renkli siması İspita Hasan Dayı’nın torunuymuş.
Dalavera Memet’in bir g-string tarifi var ki evlere şenlik. Baskın Oran’dan naklediyorum; “Eve yaklaşıyoruz. Açık kumral saçlarını bayrak gibi dalgalandıran, kısacık blucin eteği kasıklarda, zargana gibi bir genç kızın yanından geçerken: "Memet abi, şu eteğe bak, dört parmak ya var ya yok, her an da düşebilir" diyorum. "Bundan iyisi de var. Hani apışaralarına yular gibi bişey koyuyolar, koyun budu gibi görünüyo?" diyor. G-string'in Bodrumca tarifi!
Bodrum’da yaşı yüze merdiven dayamış Girit göçmeni kadınlar arasında bir kulağı veya parmağı kesik olanların halen yaşadığı anlatılıyor. Bunun nedeni Yunan çetelerinin isyan çıkırdığı 1920’lerin Girit’inde küçük Türk kızlarının kulaklarındaki küpeleri veya parmaklarındaki yüzükleri acımasızca alma yöntemi.

Türk mahallesinin 1900 başlarındaki hali. Sahildeki cami Tepecik Camii
26 Mayıs 1915’te Bodrum’un sakin ve sessiz limanının önünde bir Fransız krüvazörü belirir. “Dublex” adındaki kruvazör kalenin açığına demirler ve denize bir kayık indirilir. Kayıkla iskeleye gelen subay kaymakamı görmek istediğini söyler. Kaymakam Faik Bey limana gelir. Subay Akdeniz’deki Alman gemilerine yakıtın Bodrum’dan sağlandığına inandıklarını onun için kenti, limanı ve gemileri arayacaklarını söyler. Kaymakam da bu iş için İstanbul’dan izin istenmesi gerektiğini belirtir ve 24 saat süre ister. Bu sürede izin mizin alınması mümkün değidir ve kaymakam aslında zaman kazanmak istemiştir. 24 saat içinde Bodrum’lular ve o sırada Bodrum’da görevli otuz otuzbeş jandarma kalede ve limanda mevzilenirler. Ertesi sabah 7:30’da gemi daha da kıyıya yaklaşır ve gemiden daha büyük bir kayık iner. İçine askerler doluşur. Kayığın burnuna da mitralyöz koyarlar. Gerek görürlerse zorla arama yapacakları anlaşılır. Askerler karaya çıktığında arama izni verilmeyeceği söylenir ve bir anda tüfekler ateşlenir. O gün üçbin mermi yakıldığı anlatılır. Fransız askerlerinin on sekizi öldürülür, on altısı esir edilir. Kaptanın gemisini kaleye çok yaklaştırması büyük bir hata olmuştur. Kaleden açılan ateşle de güvertedeki birçok asker ve subay da öldürülür. Esir alınan askerlerin kafalarına birer fes geçirilip Milas’a oradan İstanbul’a yollanırlar. Ölenler oraya yakın gömülürler. Barış zamanı Fransız hükümeti gelip onları alır götürür.
Geminin kaptanı çok kızar, gemiyi açığa çeker ve Bodrum’u bombalar. O tarihte kale hapishaneydi ve içinde altıyüz mahküm vardı. Bombardıman başlayınca kaymakam kale kapılarını açtırır mahkümları salıverir. Aslanlı kule bombalamada delinir ama kale sapasağlam ayakta kalır. Tepecik Camiinin bir duvarı ve minaresi yıkılır. Caminin yanındaki gümrük ofisinin duvarında bombalamanın tarihinin yazılı olduğu bir plaket dururdu. Restorasyondan sonra hala duruyor mu bilmiyorum, bakmam lazım. (Tepecik Camii ile ilgili daha geniş bilgi için eski bir yazıma bakabilirsiniz; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/01/tepecik-camii.html. Kayıtlara gore canlılardansa bir eşek, bir karga ve bir horoz kaybedilmiştir.

1900 başlarında Tepecik Camii
Tepecik Camii'nin bugünkü hali
Fransızlar bu işe çok hırslanmışlar. Bodrum’dan her geçişte mola verip, Bodrum’a birkaç mermi gönderip yola devam etmişler. Bu durum aylarca sürmüş. Halk bombalama başlayınca tepelere kaçışırmış. Bombalama artık son bulsun diye yarı Türkçe yarı Rumca namaz kılan Girit göçmenleri o aralar namazlarını “dio rekati” fazla kılmışlar.
Bodrum’un bombalandığını biliyor muydunuz? Bombalanma hikayesi bile matrak diyeceğim de ayıp olacak diye dilim varmıyor.

21 Şubat 2012 Salı

Eski Bodrum'a dair, oradan buradan


Önceki haftadan itibaren burada eski Bodrum’a dair hikayeleri ve o dönemlerin Bodrum’lularını anlatmaya başladım ya. Bu akşam ikinci bölümü yazayım istedim. Bu bölümde geçen hafta yaptığım gibi bir kişiyi değil, oradan buradan anekdotları, bilgileri aktarmak istiyorum. Selçuk Erez’in İstanköyaltı Bodrum’undan alarak, biraz da ekleyerek…
Bodrum şivesi de çok hoş. İlk zamanlar buranın yerlisi olan yaşlı amcalarla, teyzelerle konuşurken hiç anlamıyordum. Zamanla kulağım alıştı. Çevremde bu lehçeyi konuşan çok sayıda insan olmadığından kavramam yavaş gelişiyor. Yine de ilk geldiğim günlere göre iyiyim. Hiç olmazsa artık cumaları pazardaki tezgahından ot aldığım teyzemin yemek tariflerini biraz anlar hale geldim.
Bir iki şive örneği aktararak başlayalım.
“Neyleeem a Gülizar? Dongırak dongırak saçlarım vaadı. Bir yargından bir yargına… garayılanlar gibi. Kocam eline doladı da önüne gattıdı… Barka bile yolda gördü de ‘Tarlanın daşlısı gızın saçlısı’ diye atma attı. Künaanı çekem, birine su vediidim: Elimin güzelliğini ta gitti Bitezlerdi andım”. Demesi şu ki;“Neyliyeyim a Gülizar? Gür gür saçlarım vardı. Bir omzumdan bir omzuma karayılanlar gibi (dökülürlerdi)… Kocam (beni kaçırdığında) eline (saçlarımı) doladı da önüne kattı. (Bodrum’da çapkınlığı ile tanınmış, birden çok karısı olan) Barka bile yolda gördü de ‘Tarlanın taşlısı kızın saçlısı” diye laf attı. Günahını çekeyim; birine su vermiştim; elimin güzelliğini gitti Bitez’de andı.
Milas’ı bilirsiniz. Kara yoluyla İzmir yönünden gelirken içinden geçersiniz. Verimli ovası ve tarımdan zengin olmuş eşrafı vardır. Milas da Bodrum gibi Muğla’nın bir ilçesi. Milas karadadır, sahili yoktur. İki halk arasında tatlı bir çekişme ta 1900’lü yıllardan beri sürmekte. Havalimanı yapıldığında isminin ne olacağı çok tartışılmıştı. Havalimanı Milas’a 10-15 kilometre, Bodrum’a 30 kilometre mesafede. Aslında tam Güllük’de. Ama Bodrum deseler Milas’lı bozulacak. Milas deseler asıl hizmet vereceği nokta olan Bodrum’lu kızacak. Onun için havalimanının adı resmi olarak Milas-Bodrum Havalimanı.
Bodrum’un Girit’ten göçen önemli alilelerinden Nalbantoğullarından Turgut Bey bir Milas’lı ve Bodrum’lulunun konuşmasını aktarıyor. (Nalbantoğullarını ayrıca bir yazıda aktaracağım. Bodrum’un köklü ve mühim ailesi).
Otobüsle İzmir’den Bodrum’a gidiyoruz. Ağustos sıcağı basmış Milas’a yaklaşıyoruz. Bodrumlu başlar:- Milas şimdi ne kadar sıcaktır kim bilir?Milas’lı cevap verir:- Bodrum’unuz hırlı mı?- Hiç değilse bizde deniz var!- Akşama kadar denizde oturacak değilsin ya!- Müzelerimiz var…- Ey gari, çanak çömleğinize bakın da eylenin! Milas ile Bodrum arasında şive farkı da var. Minibüs durakta beklemektedir. Milaslının biri koşarak gelir, oturan hemşehrisine bir mektup verir:- Bangayı veriveceemin bu pusulaya?- Oluuu!- Ziraat bangasını- Ooodu başka banga yok ki zaten- Hemen viriveecemin?- Ukada möhöm mi? 
Bu iki kişi Bodrum’lu olsa nasıl söylerlerdi?
- Bu pusulayı bangaya verivecemisin?- Olur!- Ziraat bangasına- Orda başka banga yok ki zaten- Hemen verivecemisin?- O kadar mühim mi?
Kaleden Girit mahallesine giderkenki Aya Nikola kilisesi. Hani yıkılıp Halk Eğitim binası yapılan kilise
1940'ların Bodrum'u. Ağaçlıklı bölüm Girit Mahallesi
Girit Mahallesi'nin 40'lardaki hali
Soldaki büyük son ev bugün Halikarnas Disko. Bu fotoğraftaki hali de Girit göçmeni Nalbantoğulları Ailesinin konağı
Bu da geçen hafta çektiğim bir kare. Eski bir Rum evi. Kumbahçe mahallesinde
Bodrum Girit ve İstanköy’den göç aldı. Mübadelede Girit’ten gelenlerle Bodrum’dan gidenler yer değiştirdi. Osmanlı döneminde adı Rum Mahallesi olan mahalle Rumlar gidince yerleşen Giritlilerden dolayı Girit Mahallesi adını aldı. Her şeyin Türkleştirildiği ve Türkçeleştirildiği dönemde buraya da bir isim bulalım denmiş. Önce Cedit Mahallesi denmiş ama bu isim tutmamış. Daha sonra toprağı kumlu olduğu için, bahçelere koydukları toprak da zamanla kumlaştığı için buraya Kumlubahçe adını vermişler. Bugün yaşlı Bodrum’lular arasında hala Girit mahallesi diye söyleyenler var. Şimdiki Azmakbaşı’ndan Halikarnas Diskosu’na kadar olan bölge yani. Azmakbaşı’nda 30’lu yıllarda yan yana birkaç kahve varmış. Denizcilerin, balıkçıların müdavim olduğu kahveler. Şimdiki Halikarnas Disko’sunun olduğu yerde bir kilise varmış. Daha doğrusu Papazların kaldığı lojman ve ibadet de yapılan bir binadan söz ediliyor. Kiliseye dönüşmesi amacıyla inşaat başladığında savaş da patlak veriyor. Sonra o binayı Girit’ten göçen Nalbantoğulları alıyor. Etrafındaki geniş bahçesiyle o dönem Bodrum’un bittiği yer orası. Oradan sonra birşey yokmuş o yıllarda. Yani ne Paşatarlası var ne İçmeler.

Kumbahçe bir Rum mahallesiyken

Bu da Girit Mahallesi dönemi
Günümüzün Kumbahçesi

Nüfusu zaten az olan 30’ların Bodrum’un şimdinin tersine yazın nüfusu azalırdı. Balıkçılar denize açılır, karada çalışanlar da Söke’ye pamuk, Milas’a tütün toplamaya giderdi.
Bodrum’un yerlileri sığır keser ama işkembesini, başını, ayaklarını yemez atarlardı. Bodrum’un civarında çok güzel yaban otları biterdi. Adalılar, yani İstanköy ve Giritliler bunlardan çok güzel çok çeşitli yemekler yapardı. Radika, şevket-I bostan ya da kenker, strufiga gibi. Bodrumlular bunları bilmezlerdi, sonradan Giritlilerden öğrendiler. Bu nedenle radikanın Bodrum’daki adı Girit otudur.

Her cuma pazarına gittiğimde ot aldığım teyzem

Sonra yaprakları pancarınkine benzer, tıpkı bir insanı andıran, kökü, çükü tamam bir ot daha vardır. Avrupalılar “mandragora” derler. Girit’teki adı “kalovenitidi”. Yanılmıyorsam Datça’da gezinirken Knidos’ta dostum Fevzi’nin gösterdiği bu otun oradaki adı da “adamotu”. Hakikaten bir adama benziyor, isim çok uygun. Bu bitkiler Ege’nin bütün adalarında yetişir. Adalar Anadolu'nun uzantısı olduğundan, ondan koptuğundan flora aynıdır.
Bodrumlular, Giritlilerin karşı adalardan gelip böyle dağlarda, bahçelerde kendi kendine biten ne kadar ot varsa toplayıp yemek yapmalarına şaştılar, birbirlerine “Tarlana bir hayvan sürüsü, bir de Giritli girerse Giritliyi hemen çıkar. Valla ot bırakmazlar!” demeye başladılar.

1930’larda iyi ki Giritliler buralara gelmiş. Seksen yıl sonra bugün sülalesinin kökleri Bosna’da olan, İstanbul’da doğup 48 yıl orada yaşamış ben, artık bugün Bodrum’da yaşıyorum ve Giritlilerin mutfak adetlerini kendi ölçeğimde sürdürüyorum. Böyle bakınca hayat ne sürprizlerle dolu değil mi?

18 Şubat 2012 Cumartesi

Bodrum'un ruh verdiği, Bodrum'a ruh veren insanlar; Dalavere Mehmet

Bir gün Bodrum'un sokaklarını fotoğraflamak aklıma geldiğinde kasabayı mahallelere göre gezmeyi planladım. Böylece sınıflandırmak kolay olacaktı. Günlük yürüyüş ve gezi yolumun üzerinde olmayan sokakları çok iyi bilmiyordum. Hem merakımı gidermek hem de bir belge olması bakımından bu işe giriştim. Öyle bilimsel bir çalışma filan sanmayın, sadece basit bir arşiv oluşturmak istiyordum. Sokakları gezmeye başladıkça, mahalleler arasındaki yapı farklarının nelere dayandığını da merak etmeye başladım. "Yapı" tanımını iki anlamda kullandım, hem bina anlamında yapı hem mahallenin yaşama biçimi anlamındaki mahalleli yapısı. Biraz eskilere sorarak ama daha çok da yazılı kaynak arayarak bilgi kırıntıları toplamaya başladım.
Kumbahçe mahallesini gezerken gözüm bir sokak adına takıldı. Dalavere Mehmet Sokak. Bu arada farkettim ki kimi "dalavere" kimi "dalavera" yazıyor. Hangisi doğru diye TDK yazım kılavuzuna başvurunca "dalavere" yazımının önerildiğini gördüm. Ben de öyle yazıp okurdum. Sokak tabelasında da öyle yazıyor. Onun için ben de artık dalavere diye yazıyorum.

Bir dalavere olmasın diye iki tabela koymuşlar

Neyse, sokağın ismi ilgimi çekmişti. Blogda Kumbahçe mahallesi ile ilgili yazıda (http://bodrumluhayat.blogspot.com/2012/01/bodrumun-kumbahce-mahallesinin-sokak.html) da söz ettim. Aradan zaman geçti bir gün bir elektronik posta aldım. Gelen mesajda eşiyle birlikte günün birinde Bodrum Yalıkavak'a yerleşme planları yaptıklarını anlatan, bu konuda internette araştırırken benim bloguma rast gelen, Yalıkavak ile ilgili yazımı okuduktan sonra bazı diğer yazıları da okuyan bir beyefendi, Dalavere Mehmet ile ilgilendiğimi görünce bana yazmak ihtiyacı duyduğunu anlatıyordu. Özetle, Dalavere Mehmet konusunda Baskın Oran'ın bir kitabı olduğunu, ayrıca "Enişte Gözüyle Bodrum" diye yine Bodrum'a ilişkin bir kitabı daha olduğunu, bunların İlteşim Yayınları'ndan çıktığını anlatan çok içten bir mektuptu. Bu blog sayesinde çok dost edindim. Kimiyle tanıştım, karşılaştım. Yemekler yedik, rakılar içtik. Kimiyle sadece böyle sanal ortamda tanışıyoruz. Bana bu bilgileri veren Müjdat Tolu ile de blog sayesinde tanıştım. Cevabi mesajımda teşekkür ettikten sonra bir de Selçuk Erez'in "İstanköyaltı Bodrum" diye bir kitabını duyduğumu, Bodrum'da bulamadığımı, kütüphane dahil birkaç nüshasının olabileceği bilgisini aldım ama kitaba ulaşamadığımı anlattım. Yayınevini aradığımı ama onlarda da baskısının kalmadığını ekledim. Bir süre sonra Müjdat Bey'den zarif bir posta daha geldi. Kitabı bulduğunu bana hediye etmek istediğini yazıyordu. Kitabı bulduğuma mı sevineyim, böyle insanların karşıma çıktığına mı sevineyim, yoksa mahcubiyetime mi yanayım bilemedim. Sonuçta kitap bana ulaştı, hemen okudum ve çok sevdim. O kitapta da adı geçenlerle ilgili biraz bilgi toplamaya başladım. Mesela bazı insanlar hakkında Mahmut Kaptan ile konuşacağım. Körfez Restoran'ın sahibi Hasan amcayı da konuşturursam daha da bilgi toplarım. Ama Hasan amcaya yanımda hoş bir kadınla gitmem lazım. O zaman daha uzun ve verimli bir söyleşi olur.

Sokaktan bir detay

Kumbahçe, eski rum mahallesi. Mübadelede giden rumların evlerine Girit ve İstanköy (Kos) göçmenleri yerleştirilmiş. Bazıları da böyle kalmış
Müjdat Bey mesajında -sağolsun- Dalavere Mehmet kitabından bazı bölümleri de eklemiş. İstanköyaltı Bodrum kitabında da Dalavere Mehmet ile ilgili anekdotlar var. Oradan da yararlanacağım. Bu arada Bodrum'daki hiç bir kitapçıda Baskın Oran'ın kitapları bulunmuyor. Bodrum bir İstanbul değil. Hakkında binlerce kitap yok. Olanı da Bodrum'daki kitapçılarda yok. Bu da nasıl bir iştir anlamak mümkün değil. Ben de kitabı internetten buldum, bu hafta elimde olacağını tahmin ediyorum.
Bugünden itibaren ara sıra blogda eski Bodrum ile ilgili nev-i şahsına münhasır denilen, farklı ve Bodrum için önemli, özel kişilerden söz etmek istiyorum. Bodrum bu kişilere bir ruh verirken bu kişiler de farkında olmadan Bodrum'a bir ruh vermişler. Başta Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaç olmak üzere, Gavur Ali, Ali Cengiz, Paluko, Erol Ağan, Kasa Mehmet, Kefalukalı Konday bunlardan bazıları.



Kişileri uzun uzun bir yazıda anlatmaktansa, kısa kısa ama daha sık yazmayı planlıyorum. Çünkü elde görsel malzeme yok denecek kadar az olduğundan uzun yazı sıkar, okunmaz. O döneme ait eski Bodrum resimleri anlatılanla uygun düşecektir diye tahmin ediyorum.
Bu kadar uzun bir girişten sonra, Müjdat Tolu'nun izniyle, bana gönderdiği metinden, yani Baskın Oran'ın "Dalavere Mehmet" isimli kitabından bir bölümü paylaşayım. Bu arada adı verilen sokaktan da birkaç görüntü eklemek iyi olacak. Baskın Bey'i yazın yolda eşiyle birlikte yürürken görürüm. Kendisiyle tanışmadım. Bu yaz karşılaşırsak tanışmayı isterim. Kendisinden izin almadan kitabından alıntı yaptığım için affımı isterim. (Bir not; Baskın Oran'ın kitabında dalavere değil dalavera olarak yazılmış. Mutlaka bir nedeni vardır.)

Herkesin ağzında bir "Dalavera"dır gidiyor: Patlayan borunun nereden geçtiğini bulamadıysanız Dalavera'yı çağırın. Ağaç kurumaya başladıysa Dalavera baksın. O mezarın nerede olduğunu bilse bilse Dalavera bilir. Dam akıyorsa, tuvalet patladıysa, aman, hemen Dalavera! 
Bodrum'un en proleter ve en esprili adamı. Anlatıyor. 1936'dan başlıyor: "[Rodos'tan Bodrum'a yeni gelmişiz]. Bu Azmakbaşı var ya, orda Erkek Emine'nin evine göçtük. Ordan sona, bi Ayşanım var komşu, bize bi pavalı [favalı] trahana [tarhana] pişirdi koca tencere, ertesi gün. Biz trahanayı yedik, teyzem de evde, Fatma teyzem, Türkçe bilmezler hiç, annem tencereyi yıkadı, Ayşanım geldi almaya, teyze dedi ki: 'Ayşe Hanum, senin kerhane çok datlı oldu!' 'Trahana' diyeceğine kerhane diyo. Ayşanım diyo: 'Ne diyosun sen? Kerhane değil mori, trahane!'". 

Türkçe bilmiyorlar ki hiçbiri. Anadilleri Yunanca. Bu yüzden yerliler onlara "Yarı-cavur" diyor. Ben Bodrum'da son Türkçe bilmeyen Giritli kadınları bundan on yıl kadar önce yaşadım; kızları ve gelinleri aracılığıyla konuşuyorlardı. Dalavera Abem bakkal İspita ["kıvılcım"] Hasan'ı anlatıyor: "Bu İspita pazara da çıkardı. Patates satardı. Ama Türkçesi çok az, kırk beş diyeceğine 'Kirki beş, kirki beş!' diye bağırıyo. Köylünün biri duymuş bunu, gelip ayırdı patatesi, bu kadar bi yığın yaptı, parayı veriyor. 'Ne more bu? Yok more yok, kirki beş!'"
Bir aydan bu yana üzerinde dokuz tane villa karkası yükseliveren "yeşil alan" Şalvarağa Tepesi'ne adını veren Şalvarağa Mustafa'nın üçüncü oğlu Fırıncı İbram, ekmekleri elleyen kadınları azarlıyor: "Bre domuzlar, bre hınzırlar, yapmayın, ekmek de almayın, defolun gidin! Esselotsa yati unla tapsomya pataspatevyete! Okso mores! Okso more gaydares! Togolos ipsases? İda skata ipsases? Yani, diyor, defolun be eşekler ben ne bileyim kıçını mı tuttun b.kunu mu?!" 


Bir gün görevlinin biri Antalya'ya atanıyor, eşyalar ile çoluk-çocuğu önceden gönderecek, mavnacı Pervoli İbram geliyor, "Beyim, senin karıya vaporda kodum" diyor. Tabii bunu Dalavera, üstelik Feyhan da var kahvaltıda, vallahi on kere "Ayıp ama sölemesi. Söleyim mi? Söleyim mi?" dedikten sonra söyledi. Gerisini merak ediyorsanız: "Adam kızardı, bozardı, şey yapıcak, hücum etçek, Ali Eriş'in kardeşi Ahmet geldi, 'Beyim, bunlar konuşması öle, Türkçe kıt, bilmiyolar, kusuruna bakma bunun' dedi, o zaman aklı yattı adamın, çıkardı parasını verdi Pervoli'nin". 

Hınzırlığı çocukluktan
O zamanın Bodrumunda herkes başını bir tür peştemalla kapatıyor; Osmanlı'da baş her zaman kapatıldı, kadın ve erkek. Dalavera'nın muzipliği çocukluktan. Anasından "futa"sını istiyor, giyiyor, sokağa çıkıyor. "Baktım komşulardan iki dane sarhoş zilzurna. Yanımdan geçiyolar, ben tuttum Köfte Nazif'in kıçını böle bi çimdirdim. Döndü baktı, sarhoş ya, 'Allah Allah, böle edepsiz karıya hiç rastlamadım' diyo. Ben tabana kuvvet kaçtım".
Anası Ayşanım ne yapsın, koca alkolik, çocuk sıra sıra yedi tane. Mecbur şahin gibi olacak. Mesela Dalavera'yı yumurta satın almaya gönderiyor komşudan, evde kimse yokmuş, bizimki kovalıyor kuluçkaya yatmış tavuğu, yumurtaları koynuna doldurup geliyor. Yumurtalar siyaha boyanmış olduğu için anlıyor durumu Ayşanım, kestiriyor Dalavera'ya dut ağacından bir dal, soyduruyor da, basıyor sopayı. Hatta, bir gün Cevat Şakir'in ev dışındaki tuvaleti tıkanıyor (herkesinki evin dışında; Bodrum o sıralarda daha deveboynunu keşfetmemiş), çağırıyor çocuk Dalavera'yı, açtırıyor. İlk tuvalet açışı. Tam 50 kuruş veriyor, kağıt para! Doğru annesine. İftiharla. Sonuç: Elinden tutuluyor, C. Şakir'e götürülüyor, alnının teriyle kazandığı anlaşılınca rahatlanıyor. Dalavera niye doğruluktan hiç sapmadığını bu olayla izah eder. 

Madem öyle, neden adı "Dalavera"? Çünkü babasının lakabı böyle. Şöyle anlatıyor: "Şimdi, biz iki kişi gideriz, içki içiyoz de mi bura? Ben diyom: 'Şu evin yanında bekle beni'. Arkadaşım gidiyo. Babam bir-iki tane daha içiyo. Sen de malsahibi. Babam diyo: 'Ben afedersin, bi su dökem gelem, hesabı ödeyem'. Bi kaçar, para ödemeden, öle. Öteki lokanta öle, öteki lokanta öle, en sonunda lokantacının biri 'Amma dalavera bu!' dedi, ordan kaldı babamın adı Dalavera. Bana da ordan gari, miras!" 
 Diğer renkli kişiler ve anekdotlarda görüşürüz...