28 Mayıs 2012 Pazartesi

Bodrum'dan Gökova'ya giderken Çökertme

Bodrum'dan Marmaris, Datça veya Köyceğiz, Fethiye'ye gitmek için önce Akyaka'ya gelmelisiniz. Akyaka'ya da gelmek için Bodrum'dan çıktıktan sonra Milas'a varmalı, oradan dağlara vurup Yatağan'ı geçip, sağa dönüp Muğla merkezine varmalısınız. Muğla'dan sonra tepelere tırmanıp Sakar Geçidi'ne gelirsiniz. Oradan aşağıya inerken keskin virajlardan yukarı oflaya puflaya çıkan araçları görürsünüz. Ve bir virajı aldığınızda Gökova boylu boyunca uzanır ki görende bir acayip duygu uyandırır. Eğer uyandırmıyorsa o kişiyi Bitlis, Tunceli ne bileyim işte oralara alalım derim.

Baharda fotoğrafını çektiğim ağaç...
... bu da dünkü hali


Gökova benim için Ege'nin ta kendisidir. Bu kadar güzel bir körfez ancak Ege'de olur dedirtir. İşte Bodrum'dan Akyaka'ya varmak için anlattığım yolları aşmanız lazım. Bir diğer seçenek ise Bodrum'dan çıktıktan sonra ya Kızılağaç'tan ya da Güvercinlik çıkışında hemen sağdaki Mumcular'dan girip sahili izleyerek Akyaka'ya varmaktır. Bu yol gerçekten Ege'nin kokusunu duymak istiyorsanız seçmeniz gereken rota. Yol boyu sağınızda Gökova'yı görerek, kokusunu içinize çekerek, arada çam ormanlarından, arada zeytinliklerden ve köylerden geçerek Akyaka'ya varırsınız. Varırsınız da biraz zaman alır. Diğer yoldan daha kısadır ama hem yolda sizi durduracak manzarası boldur, hem dayanamayıp gireceğiniz koyları vardır. Yol yer yer virajlıdır. Telhlikeli bir yol denemez ama biraz zordur. Ve bu yılki sert kıştan sonra bazı bölgeleri delik deşik olmuştur. Mayından kaçar gibi gidiyorsunuz. Bu da hızınızı keser. Eğer ben gideceğim yere bastırıp gitmeyi severim, arada oyalanmaktan hoşlanmam diyenlerdenseniz bu yol size göre değil. Yok eğer araba yolculuğunda gezerek, durarak gitmeyi sevenlerdenseniz siz benimle bu yolu izleyin.

Bodrum - Güvercinlik- Mumculur üzerinden Çökertme rotası

Anayol bu haritada kalın çizili rota. Yani Bodrum-Milas-Yatağan-Muğla-Akyaka.
Alttaki rota da anlattığım yolu gösteriyor. Ben üst resimdeki rota ile bu resimdeki ince çizili Yol 2 yazan noktadan sonrasını birleştiriyorum
Mazı'dan Gökova'ya bakış. Karşısı Datça yarımadası

Çökertme sahilinden Datça'ya doğru



Geçtiğimiz aylarda iş için Bodrum'dan Antalya Kemer'e giderken ilk kez bu yolu kullanmıştım. Daha önceki yıllarda bu rotanın sadece Bodrum - Mazı arasını gitmiştim. Ki bu da Bodrum-Akyaka etabının dörtte biri demektir. Daha sonra Nisan ayında yine bu yolu kullanarak Fethiye-Marmaris-Kumlubük rotasını gezdim. Bu yol bende bağımlılık yaptı. Neden daha önce kullanmadın derseniz, etrafın lafına inanmamdan dolayı derim. Sakın gitme, lastiği yolda bırakırsın, yolun bozukluğundan dolayı burnundan gelir gibisinden laflara kandım ve denemedim. Ne zamanki Datça'daki dostum Fevzi Bodrum'a arabayla geldi, yolculuk üzerine konuşurken bu rotayı anlata anlata bitiremedi ve bende şafak attı. Bir, daha önce söyleyenleri düşündüm bir de Fevzi'yi. Kimin hayata bakışı bana daha yakın diye baktım. Sonra bu yolu kullanır oldum.






Dün -yani pazar günü- hem Çökertme'ye gidelim hem sezonun ilk denizine Gökova'da  gireyim dedim ve Çökertme'ye gittik.
Çökertme benim evden tam 56 km. Yani Bodrum merkezden bu kadar tutuyor. İki şekilde ulaşabilirsiniz. Daha kısa olan yol, hemen Bodrum'dan çıkarken sağdaki Yalı tabelasından girince. Ancak Kızılağaç'tan sonra kayrak taşı ocaklarının arasından geçiyorsunuz ve kamyonlar yolu delik deşik etmiş. Aslında delik deşik demek biraz iyimser kalıyor, ortada yol mol kalmamış. Bir kere gittim ama hoş değil. Biraz daha uzatınca Mumcular üzerinden Yeniköy'e varıp oradan Mazı sapağından gidebiliyorsunuz. Yol boyu köylerden, yemyeşil tepelerden geçiyorsunuz. Bu bölge Bodrum gibi makilik değil. Bildiğiniz yeşili var. Ara sıra ağaçlıklı yollardan geçiyorsunuz, ara sıra tepelere tırmanıyorsunuz kadraja Gökova giriveriyor. Karşıda Datça size bakıyor. Bazı yüksek tepelerden Datça'nın da ardını görebiliyorsunuz. Hele hava puslu değilse...
Çökertme'ye daha önceki gidişlerim hep kışın veya baharda olduğu için etrafta kimseleri görmüyordum. Hele bir defasında başıma geleceği tahmin ettiğimden yanımda sandviç yapıp gitmiştim. Çünkü kışın açık bir tesis bulmayı bir yana bırakın oturan insan bile bulmak neredeyse mümkün değil. Herkes daha yükseklerdeki köylerde yaşıyor. Ama o kış güneşinde sahilde tek başıma oturup Datça'ya karşı o sandviçi yerken aldığım hazzı anlatamam. Çökertme'ye yaza doğru hareketleniyor. Bir önceki geçişimde yavaş yavaş tadilat sesleri başlamıştı. Dün gittiğimizde ise artık sezona hazır olduklarını gördüm. Hala bazı yerlerde hazırlık sürüyor ama tekneler gelip gitmeye başlamış.









Çökertme mavi yolculuğa Bodrum'dan çıkanların ya gidişte ya dönüşte uğradıkları bir koy. Kara yolu güzergahı üzerinde olmadığından biraz önce anlattığım gibi arabayla gelmek pek revaçta değil. Ama dün şahit oldum ki henüz sezon başlamamışken bile basbayağı bir tekne trafiği oldu. Tekneler sahildeki restoranlara geliyor, yemek yiyorlar, biraz dinlenip denize falan girip yolculuklarına devam ediyorlar. Arada gecelemek için iskelelere bağlananlar da oluyor.
Biz en sondaki Çökertme restorana attık kapağı. Sahilindeki şezlonglara uzanıp havanın ve denizin tadını çıkardık. Benzer şekilde beş altı tesis var. Hepsinin de önünde büyük iskeleler bulunuyor. Yazın ardı ardına teknelerin gelip gittiğin görür gibi oldum. Çökertme restoran henüz açmış, bazı eksikleri vardı ama öncelikle şuni söylemeliyim ki ben bunca yer gezdim, bu kadar temiz tuvalet, duş görmedim. Sonuçta yedi yıldızlı tatil köyü tuvaleti ile kıyaslamıyoruz tabii. Ama gerçekten tertemiz, bakımlı, isterseniz duşakabinli banyolarda duş yapabiliyorsunuz. Yerlerde bir tek kum tanesi yok. Gerçekten pırıl pırıl bir restoran tuvaleti. Böyle olunca insan oradaki yiyeceğe de güveniyor. Deniz kıyısında şezlongta bira patates sonrası çok iyi tarator sosu eşliğinde gayet lezzetli kalamar tava yedik. Ortaya da bir kilodan biraz fazla tutan levrek ızgara yaptırdık. Üç veya dört bira, üç su, iki kahve, patates tava, kalamar tava, levrek ızgara için 150 TL verdik. Bütün bir günü geçirdik, denize girdik, uyuduk ve akşam üzeri Bodrum'a döndük.



Çökertme Milas'a bağlı bir köy. Öncesindeki Mazı Bodrum'un bir köyü. Çökertme'nin nesi meşhur diye sorsam birçok kişi "türküsü" diyecek ama bu doğru değil. Çünkü Çökertme türküsündeki Çökertme ile bu Çökertme'nin ilgisi yok. O Çökertme bugün Yalıkavak sahilindeki Halil Efe ve Gülsüm heykelinin olduğu Çökertme caddesinin olduğu bölgedir. Çökertme ile ilgili yazıları tararken bu yanlış bilginin çok yaygın olduğunu gördüm. Neredeyse tamamına yakını Gökova'daki Çökertme ile türküyü ilişkilendirmiş. Oysa ilgisi yok. Çökertme türküsü ile ilgli bir yazı yazmıştım, ilgilenenler için linki buraya alıyorum; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/02/cokertme-turkusunun-hikayesi-ve-heykeli.html
Bu yaz eğer fırsat bulursam tekneyle Gökova turu yapmak istiyorum. Çökertme'yi denizden görmek ilginç olur.

video


21 Mayıs 2012 Pazartesi

İstanbul'da, Bodrum'a yerleşmiş eski bir İstanbul'luyum


İstanbul’a gidiş gelişlerim buradaki hayatımı gözden geçirmeme fırsat veriyor. Sadece bu değil, başka düşüncelerimi, aldığım kararları da gözden geçirmemi sağlıyor. Bu son gidiş gelişimi arabayla yapınca, yol boyu bunları ve İstanbul üzerine düşünmeye çok zamanım oldu. İstanbul ile ilgili düşüncelerimi biraz yazmak istiyorum. Çünkü Bodrum’daki hayatım temelde İstanbul üzerine düşüncelerimin değişmesi sonunda oluştu. Eğer ben İstanbul’da kendimi iyi hissetseydim belki Bodrum’a yerleşme kararımı bu kadar rahat veremezdim.
Daha önce yazdığım gibi Bodrum düşkünlüğüm üniversite yıllarımda başladı. Artarak sürdü. Ama eğitim, iş kurma, para kazanma derdi, ilişkiler, bundan on yıl öncesine kadar işimin bırakın Bodrum’u Ankara’da bile yapılamayacak bir iş olması gibi nedenler Bodrum’a gelişimi durdurdu veya yavaşlattı. Yanılmıyorsam 2005 yılının Mayıs ayıydı. Aşağıda resmini göreceğiniz Pendik’deki feribot iskelesindeydim, bir toplantı için Gemlik’e gidecektim ve feribotu bekliyordum. Harika bir hava vardı. Sıcak sayılacak bir mayıs sabahında iskelede beklerken –çok net hatırlıyorum- denizden gelen iyot kokusunu içime çektim. 


Üzerimde toplantı için giydiğim kumaş bir pantalon, gömlek ve o zamanki gri ve büyük arabamda arkada asılı ceketim duruyordu. Feribot kuyruğunda ise aralarında Bodrum’daki, Marmaris’teki yazlıklarına göç eden emeklileri izliyordum. Arabaları tıka basa doldurmuşlar, tencere tava yazlığa gidiyorlardı. Üstlerinde rahat kıyafetler, şortlar falan. Bense sıkıcı bir toplantıya –şimdi isim vermiyeyim- büyük bir bankanın iştiraki olan bir işletmeye sunuma gidiyordum. Emeklileri basbayağı kıskandım. Dedim ki kendi kendime; ben de güneyde bir hayat kurmak için hangi yaşımı bekleyeceğim? Çok iyi hatırlıyorum -o zamanlar evliydim- karımı aramış, iskelede güneye gidenleri görüp imrendiğimi söylemiştim. Belki bu yazıyı okuyunca Derya da bu konuşmayı hatırlar. Sonra ne oldu? Feribot geldi, ben Gemlik’e gittim, sunumu yaptım. Yönetim kurulunun yarı resmi KİT yöneticisi kimlikli kişileriyle hiç aynı frekansta olmadığımı görüp sunumu kısa kesip İstanbul’a dönmüştüm. Yeni taslaklar isteyen o kuruma da kendileriyle çalışmayacağımı söylemiştim. Büyük ihtimalle o ruh halimle o gün, artık kafamın uyuşmadığı kimselerle iş yapmak istemediğime kesin karar verdiğim gün oldu. Bu anlattığım günden tam dört yıl sonra, bu sefer bir nisan ayı sabahında yine aynı iskeleden feribota bindim ve bu sefer İstanbul’u, İstanbul’daki hayat tarzımı ardımda bırakmış olarak Gemlik’e değil Bodrum’a doğru yola çıktım. İşte geçtiğimiz Çarşamba günü yukarıdaki fotoğrafı bu hikaye hatırlayıp, özellikle çektim.

Karaköy civarında turlarken
Kimi için buraları çok sevimli, yaşanmışlık duygusu veren yerler gibi geliyor olabilir...
Nohut ve pilav... Ne diyeyim?
Benim artık İstanbul’u sevmediğim doğru. Ama şunu söylemem lazım ki ben bu günkü İstanbul’u sevmiyorum. Çocukluğumun geçtiği İdealtepe’deki yaz aylarını, gençliğimin geçtiği Kalamış ve sonra Fenerbahçe’yi, orta yaşa doğru giderken uzun zaman geçirdiğim Rumelihisarı ve Bebek’i severdim. Hepsinin yeri ayrı. Ancak 2000 sonrası değişen İstanbul benim için katlanır bir durum olmaktan çıktı. Türkiye’ye hakim olan muhafazakar ve din temelli anlayış, o yaşama üslubu benim için çok ters ve bana çok uzak. O insanları sevmiyorum. Bu çok net. Onlarla birlikte olmak, birlikte yaşamak, onları yolda, orada burada karşımda görmek istemiyorum. Buna ötekileştirmek mi denir ne denir bilmiyorum, umursamıyorum. Bunların yanında İstanbul’da yaşamanın artarak getirdiği sorunları da çekmek istemedim. Bir yerden bir yere gitmenin üç saat aldığı bir kentte yaşamak benim için cazip değil. O kent dünyanın en güzel kenti de olsa o sıkıntıyı çekmek istemediğimden artık İstanbul’da değilim. İstanbul’da yaşadığını söyleyip denizi hiç görmemişlerin ağır basmaya başladığı bir İstanbul’u sevmem söz konusu bile değil. Hal böyle olunca hafta sonları Kapalıçarşı’yı gezerim, Sultanahmet’te turlarım, Pera’da eğlenir, Boğaziçi’nde rakı içerim gibi İstanbul’da İstanbul’lu olarak yapılacakların hiç cazibesi kalmadı. Çünkü bunları yapmak için ödemem gereken bedeli ödemek istemiyorum. Onun için bana hiç mi özlemiyorsun diye soranlara cevabım çok açık; özlemiyorum. Köprüden geçerken boğazı seyretmeyi seviyorum diyemiyorum. Artık bana birşey ifade etmiyor. Bodrum’daki hayatımı bu blogda anlatıyorum. Yediğim, içtiğim, gittiğim, gördüğüm, gezdiğim her şey bu blogda var. Artık üç yılda buranın huzuruna, yalınlığına, sakinliğine iyici alıştım, tadına vardım. Üstelik burası İstanbul’dan çok daha temiz ve çok daha medeni. Önünüzdeki araç durduğunda kimse kornaya basmıyor. Yere tüküren çöp atan yok gibi. Medeniyet derken bunları kastediyorum.
Bir feribot iskelesi kuyruğu neleri hatırlattı?


Mecidiyeköy manzarası
Aydın Söke manzarası
Akın Balık
Akın Balık
Geçen haftaki üç günlük istanbul seyahatimi anlatırken ikinci günüyle ilgili notları bu yazıya saklamıştım. Biraz onlardan söz edeyim. Salı öğlen yemeğinde ailemizin büyüğü halam ve kuzenlerle Karaköy’deki Akın Balık’ta buluştuk. Özellikle Sema’nın tarzına çok uygun bir yer Akın Balık. Sema da birlikte gitmemizi çok istiyordu, ancak bu sefer zaman bulabildik, öğlen gittik. Yeri çok hoş. Haliç’e karşı, eski İstanbul silüeti filan. Ama yine dilimi tutamayıp söyleyeceğim; salaşlık ile pislik aynı şey olmamalı. İstanbul’da salaş dedin mi pis olmasını göze alacaksın. Bodrum’da da, mesela Yalıkavak’ta Akın Balık benzeri salaş balıkçılarımız var ama tertemizler. Buradakilerin garsonları efendi, servis iyi, yediklerimiz lezzetli. Akın Balık’ın garsonları her an bela çıkaracakmış gibiler. Hani eskilerin deyimiyle “yüzünün rabbiyesili silinmiş” arkadaşlar. Ben levrek ızgara yedim. Kötü denmezdi. Ama alıştığım lezzeti bulamadım. Salata çok kötüydü. Bizim masada keyfimiz iyiydi onun için bunlara takılmadan biramızı içip sohbetimizi ettik. Bir daha gider miyim? I-ıh... Öyle bir mekan daha temiz ve özenli olsa gidilir. Yeri güzel çünkü. Üstelik su için plastik bardak vermelerine ayrıca hayran oldum. Akşam giden bir arkadaşım rakı için de plastik bardak verdiler dedi. Bilmem onun yalancısıyım.

Leyla (Kiko) ve halam...
Sema (Sirmo)
Hakan
Salı akşamı, Bebek’te yaşarken neredeyse haftada bir gittiğimiz Kuruçeşme’deki Marina balıkçısına gittik. Buraya gitmeyeli dört yıl oldu galiba. İş için gelişlerimden birinde müşterilerle bir öğlen yemiştik ama hem iş yemeklerinden hiç hazzetmiyorum, hem de öğlen içki içmiyorum. En fazla, eşlik etmek için bir tane bira, o kadar. Yani Marina’nın tadına varamamıştım. Bu sefer Marina’ya birlikte gittiğimiz ekip yoktu ama Marina’nın manzarasını, mezelerini, balıklarını özlemişim, çok iyi geldi. Garsonlarla ve şef ile epey lafladık. Onlar da ellerinden geleni yaptılar, epey şımarttılar doğrusu. Soslu patlıcanı gibisini hiç bir yerde yiyemediğim Marina’dan yine çok memnun ayrıldım. Masamıza geçerken karşı masadan birini tanır gibi oldum ama çıkaramadım. Bodrum’a dönünce Zazu’da bir arkadaşım “Marina’da görülmüşssün” deyince anladım ki burada karşılaşmışız.

Marina Balıkçısında rakımı yudumlarken manzaraya dalıp bu civarda geçen on yıllarımı hatırladım

Çarşamba sabahı annemi ve kedisini de alıp Bodrum’a doğru yola çıktık. Gelirken git gide grileşen gökyüzü bu sefer git gide mavileşti, laciverte döndü. İstanbul’a giderken sıkan ve yoran yol, Bodrum’a giderken ne sıkıyor ne yoruyor. Grilikten, kirden, pis havadan pis çevreden ve suratsız, meymenetsiz, işini sevmeden yapan, hayatı sevmeden yaşayan, hiç gülmeyen insanlardan kurtulmanın hazzıyla Bodrum’a, annemin evinin olduğu Akyarlar’a vardık. O akşam bavulları bıraktığımız gibi doğru Mehtap’a attık kendimizi. 

Yolda Bodrum yazısını görmek iyi geliyor
Akyarlar'dan Kos'un ışıkları
Anne kahvaltısı
Akyarlar'dan Kos'a bakış
Akyarlar'ın sevimli balıkçı barınağı


Akyarlar'ın köy pazarı
Bu da Karaköy'ün perşembe pazarı
Mehtap Akyarlar’da, yarımadanın iyi balıkçılarından birisi. Eskiden evim yokken Bodrum’a gelişlerimde annemde kalırdım ve her geldiğimde ilk işim Mehtap’a gitmek olurdu. Yani üstümdeki İstanbul kıyafetleriyle uçaktan direkt Mehtap’a geçerdim. Bu sevdiğim bir ritüeldi. Bu kez de üstümde Bodrum kıyafetleriyle geldiğim İstanbul’dan yine Mehtap’a gittim. Ama bu gidişim tatil için Bodrum’a gelmiş bir İstanbul’lu olarak değil, Bodrum’a yerleşmiş eski bir İstanbul’lu kimliğiyle oldu.

18 Mayıs 2012 Cuma

Arabayla Bodrum-İstanbul-Bodrum seyahatinin birinci bölümü

Bir kuruma kimlik sunumu yapmam gerekiyordu, dolayısıyla bana yine İstanbul yolu gözüktü. Bu sefer uçakla değil arabayla gitmek istedim. Yılda en az bir kere Bodrum-İstanbul-Bodrum yolunu arabayla yapmam gerekiyor çünkü yıl içinde ofiste malzeme birikiyor. Uçakta yanımda ağırlık yapacağı için taşımadığım kitaptı, hediyeydi derken küçük bir ardiye durumu oluşuyor. Stokları eritmek için arada bir araba ile gidip gelmem şart. Bu sefer de Pazartesi sabahı İstanbul’un Anadolu yakasında Maltepe’de bir toplantım vardı. Ben de Pazar sabahı arabayla Bodrum’dan yola çıktım.
Bodrum'dan yola çıkmadan önceki hazırlık
Yalova’dan Pendik’e geçtim ve geceyi Kartal’daki Park 156 otelinde geçirdim. Geçen ay İstanbul’a gittiğimde de aynı müşterimle toplantı vardı ve yine aynı otelde kalmıştım. Daha önce yazmıştım, bu oteli çok seviyorum. Çok katlı, kimliksiz –hatta kimlikleri kimliksizlik olan- zincir otellerde kalmayı hiç sevmiyorum. Bu bloğu izleyenler artık biliyor, İstanbul’da ofisime yakın olduğu için Pera Tulip otelinde kalıyorum. Resepsiyondakiler, kat hizmetlileri, garsonlarla selamlaşıp hal hatır sorar olduk. Ben otelden temizlik, İstanbul’un Tepebaşı’sının el verdiği oranda sessizlik ve rahatlık arıyorum. Bunlar da Pera Tulip’te var. Anadolu yakasında kalacaksam da işte bu Park 156’da kalmayı tercih ediyorum. Burası 70’li yıllarda denize girilen Kartal’ın sahilinde bir motelmiş. Zaman içinde İstanbul’u bitirdiğimiz gibi Marmara’yı da bitirince artık denize girilmez olmuş, bu binalar da terk edilmiş. Sabiha Gökçen’in devreye girmesiyle o yaka hareketlenince ardı ardına oteller yapılmaya başlandı. Akıllı biri de burayı canlandırmış. Gerçi ne zaman gitsem birkaç misafir dışında kalan görmüyorum. Bir gün kapanacak diye korkuyorum. Bizim millet marka meraklısıdır ya, büyük otellerde kalmayı bir halt sanır. Oysa burası iki katlı, gayet temiz ve düzgün, yemyeşil, ağaçlıklı bir mekan.



Bakımlı bahçesiyle Park 156
Bu sefer İstanbul’da üç gece kaldım. Yine hem iş hem özel olmak üzere oldukça yoğun bir program vardı. Bu seyahati ikiye bölerek anlatayım, üstünde konuşacak, söyleyecek şeylerim var. İstanbul seyahatlerim bir anlamda benim hayatımı da gözden geçirmeme fırsat veriyor. İstanbul, Bodrum, hayatı değiştirme, şehirde yaşama konularında da birkaç laf edeyim istedim. Onun için böleyim diyorum, uzun ve sıkıcı olmasın.
Pazar sabahı bahçede kahvaltımı yapıp arabama atladım ve sabah sekize doğru Torba kavşağından yakıtımı alıp yola çıktım. İstanbul’a en son tam bir yıl önce arabayla gitmiştim. Milas çıkışındaki yol inşaatı genel olarak bitmiş, arada bir bölümü duruyor. Bafa gölü yolunda inşaat sürüyor ve en erken seneye biter gibi. Ortalık toz duman. Yazın o yolu kullananlar çok sıkıntı çekecek. Hele klimaları yoksa bittiler. Cam açmak mümkün değil. 

Bafa
Bafa
Bafa'da yol yapımı
Bafa'da 8-10 km'lik bir bölümde yol bozuk
Bafa’dan sonra Söke’nin ip gibi yolunu bitirince otobana girip İzmir’e vardım. Bafa’daki zaman kaybına rağmen Torba kavşağından İzmir’e ikibuçuk saatte vardım. Hem de yolda hız sınırı olan 110 kilometreye (yüzde on toleransı katarsak 121 kilometre) dikkat ederek. Sadece otobanda biraz sınırı aştım o kadar. Otobandaki tünelde radar olduğunu biliyorsunuz değil mi? Dikkatli olun. İzmir’de durmadan taa Susurluk’a kadar devam ettim. Susurluk’ta doğal olarak pisboğazlık yaptım. Yolculuklarda, tatillerde yediğime içtiğime hiç dikkat etmiyorum. Bodrum’da sebze, ot, balık ve rakı ağırlıklı besleniyorum. İstanbul’da veya tatillerde ise rakının yanında ne olursa yiyorum. Şaka bir yana yılda en fazla üç dört defa döner yiyorum mesela. Bu seyahatte iki hakkımı tükettim. Bunun gibi börekmiş, şuymuş buymuş fark etmiyor, yolculukta gözüm birşey görmüyor. Yalova’dan Pendik’e 15:15 ve 16:30 feribotları vardı. Yolu kestiremediğimden, yine bakım çalışmalarına takılıp gecikirim diye acele etmeden 16:45’e yetişmeyi planladım. Gayet makul hızda gittim ve 15:30’de Yalova’daydım. Hani biraz sıksam bir önceki feribota binebilirmişim. 

Puslu bir havada Söke ovasının görünümü
İp gibi Söke yolu
Söke ovasında rüzgar enerjisi tribünleri
Gemlik
Gri Marmara havası, gri yollar
Bu fotoğrafın bu seyahatle ilgili yok. Ama çok gri gökyüzü olan fotoğraflar olduğunu fark ettim, ruhum sıkıldı araya eski bir yolculuktan bir Ege fotoğrafı koymak istedim.
Kaldığımız yerden devam edeyim. Gri havalı bir Yalova feribot iskelesi fotoğrafı
Ruhumu karartan içimi sıkan grilikte bir deniz fotoğrafı
Bu görüntünün de bu seyahatle ilgili yok ama üstteki fotoğraftan sonra iyi gelir diye düşündüm. Burası Bodrum
Sonrasında Pendik’e geçip otele yerleştim, biraz dinlendim ve yemeğe çıktım. Anadolu yakasındaki balıkçıları pek bilmiyorum. Bir bildiğim Cunda var. Ondan da sıkıldım. Twitter kanalıyla birkaç arkadaşa sorup soruşturdum, Küçükyalı İdealtepe bölgesindeki Çapari’yi övdüler. Atladım bir taksiye verilen adrese gittim. Benim çocukluğum yazları İdealtepe’de geçti. Ailemizin orada büyük bahçeli, tam anlamıyla bir sayfiye evi vardı. Biz bir ara orada dokuz kuzen ve dört aile birlikte büyüdük. Yazları kalabalık aile ortamında geçirmenin tadını bilirim ve o tad damağımda öylece kaldı. İdealtepe’deki o evden en son bizim aile ayrıldı. Yaz kış Kalamış’a taşındığımızda 1978 yılıydı. O zamana kadar Kadıköy yakası bizim için “sayfiye” yeriydi. Bu konuyu bir başka yazıda anlatmak isterim. Neyse, Çapari bizim çocukken denize girdiğimiz arkadaşlarımızın yalısının biraz ilerisinde. Tabii tadilat görmüş, değişmiş ama bina aynı. Eskiden yalının iskelesinin olduğu yerde taksiden inmek garip oldu. İçeri girer girmez hemen Bodrum’a sık gelen arkadaşlarıma denk geldim. Yahu biz Bodrum’a gelmek için didinirken sen niye buralara geldin diye takıldılar. Masama oturdum, servise gelen garson bir ara çok sık gittiğim -artık olmayan- Asmalımescit’teki Flamm’ın bir garsonu çıktı. İstanbul’un yıllardır gelmediğim bir semtinde yabancılık çekmedim yani. Çapari’de ne yediysem memnun kaldım. Servis çok iyiydi. Mezeler öyle. Hele susamlı levrek dedikleri soğuk mezeye ben on numarayı verdim gitti. Yan masamda, yaşları 35 civarı dört tip olmasa daha da iyi olacaktı. Bütün yemek boyu hangi sitede daire kaç para, hangi araba kaç para? Sadece para konuştular. Hayat onlar için bu mu gerçekten merak ediyorum. En iyi daireyi, arabayı, tekneyi alsan ne olacak? Sen hayattan ne alıyorsun, hayatına ne katıyorsun ona bak. Yol yorgunluğu üzerine güzel bir yemek ve rakının etkisiyle gözler kapanmaya başlayınca otele döndüm.


Çapari'nin lezzetli mezeleri



Ertesi sabah işimizi gücümüzü bitirip, toplantımızı yapıp bu sefer Avrupa yakasına, Beyoğlu tarafına ofise geçtim ve Pera Tulip’e yerleştim. Ofiste birikmiş birkaç işi halledip akşam bizim grafik cuntayla buluşacağımız Karaköy Lokantası’na geçtim. Her gelişimde mutlaka görmek istediğim arkadaşlarım var. Bu arkadaşlarımla üniversiteyi birlikte okuduk. Birer ikişer yıl arayla mezun olduk. Okul döneminden sonra bir dönem aynı ajansta birlikte çalıştık. Yazları birlikte tatil yaptık. O yıllarda benim kırmızı vosvosa doluşup sık sık Assos’a tatile giderdik. Hafta sonları kaçamak yapardık. Bodrum o yıllarda hem yolları hem otomobil teknolojisi nedeniyle 12 -14 saat süren bir yolculuktan sonra ulaşılabilen yer olduğundan öyle kolay gidilmezdi. Sonraki yıllarda herkes başka ajansta veya kendi işinde çalıştı ama aşağıda fotoğraflarını göreceğiniz Haluk, Yıldırım ve Uğurcan ile otuzbeş yıldır hiç kopmadık. Sonunda ben Bodrum’a yerleşerek su koymuş olsam da her İstanbul’a gelişimde bir araya geliyoruz. Bizleri yetiştiren Yurdaer ve Bülent hocaları da gelişlerimde görmek, bu ekiple bir arada rakı içmek bu gelişlerin en hoş tarafı. Akşamı da Karaköy Lokantası’nda noktaladıktan sonra İstanbul seyahatimin ikinci gününü de bitirmiş oldum.


Her İstanbul seyahatimin değişmez uğrak yeri Tünel'deki Lale Plak


Galata meydanında durup etrafı seyrettim. Galata küf, toz kokuyor. Böyle bir ortamda yaşayamam dedim...
 Karaköy vapur iskelesinden İstanbul'un en sevdiğim manzaralarından biri
Yurdaer ve Bülent hocalar
Melis ve Yıldırım
Haluk ve Uğurcan
Bodrum-İstanbul etabını yaparken gözüme takılan birkaç şeyi eklemek istiyorum.
- Bodrum’dan kuzeye, Ege’den Marmara’ya çıktıkça göğün rengi değişiyor. Ege’nin koyu ve yoğun mavisi yerini açık maviye ve İstanbul’a gelince içinde grisi bol bir maviye veya başka deyişle mavisi az griye bırakıyor.
- Kuzeye çıktıkça içinde mescit bulunan benzinciler başlıyor. Bu benzincilerin bana denk gelenlerinin hepsi leş gibi pis tuvaletleri olan benzinciler. İslami nedenden ötürü “alaturka” tabir edilen tuvaletleri var ve pislikten geçilmiyor, leş gibi kokuyorlar. Dolayısıyla “temizlik” ve “iman” kavramlarının hiç de iyi bir ilişkisi olmadığını görüyorsunuz. Yani temizlik imandan falan gelmiyor. O inanılmak istenen bir klişe, gerçekte yok.
- Trafikteki kural ihlalleri İstanbul’a yaklaştıkça artıyor. Sağdan geçmeler, slalom yapmalar, riskli sollamalar...
- Tabii kuzeyde trafik de belirgin biçimde artıyor. Hele kamyon ve TIR yoğunluğu.
- Bodrum Yalova arası yanlış hatırlamıyorsam yedi yerde radar vardı.
- İDO feribotlarının büfesini Cafe Nero işletmeye başlamış. Kendilerini kutluyorum; çünkü aydınger inceliğinde ve şeffalığında kaşarlı tostu icat etmişler. Çay da karton bardakta veriliyor. Eski vapurların ince belli çay bardaklarını hatırladım. Herşey gittikçe zevksizleşiyor, sıradanlaşıyor.

Bir sonraki yazıda İstanbul’daki ikinci günümü, Akın Balık’ı, Kuruçeşme’deki Marina balıkçısını, artık Bodrum’da yaşayan eski bir İstanbul’lu gözüyle izlenimlerimi, duygularımı ve dönüş yolculuğumu anlatayım.