28 Eylül 2012 Cuma

Yalıkavak doğumlu Neriman


Bu hafta hayvan hakları ile ilgili hafta olunca, ben de blogda bugünü Neriman'a ayırdım

Neriman kedimin adı. Türk filmlerindeki hafif vamp kadın tiplemesinin bende çağrıştırdığı isim bu, o yüzden adını Neriman koydum. Bizi bulduğunda 1 aylığı biraz geçmişti herhalde. 2009 yılının Kasım ayının güneşli bir Cumartesi günü Bodrum’daki evden Yalıkavak’taki eve gitmiş, verandada oturuyorduk ki yakında bir yerden miyavlama sesi duyduk. Hemen yan balkondan bağırıyormuş. Sonbaharın sonları geldiğinde Yalıkavak’ta emekliler dışında pek kimse kalmaz. Nereden gelmişse gelmiş, sahil bölgesinde bizi buldu. Bodrum’daki eve alalım ısrarlarına kulak tıkayıp ufaklığı verandada bıraktım. Bir hayvanın sorumluluğunu almak istemememin yanısıra ara ara işlerim için İstanbul’a gittiğimden kediyi ne yapacağım, kime bırakacağım diye de düşündüğümden yüz vermedim. Ama itiraf edeyim o akşam da zor uyudum, ya köpekler saldırırsa filan...

Sonuç? Tabii ki Neriman 3 yıldır benimle beraber. Ertesi sabah ilk iş tekrar Yalıkavak’a gidip, epey aradıktan sonra evin arkasındaki restoranın damında, köpeklerden canını kurtarmış, korkudan titrerken bulduk. Tam adına yaraşır bir kişiliği var. Kraliçeliğini ilan ettiği evin bahçesinde gezinmeye kalkan erkek kedileri kovalayıp bahçe dışına atıyor. İlk zamanlarındaki oyunculuğu hafif azalsa da bir küçük topla yine yarım saat tek başına hoplayabiliyor. Bu aralar biraz şişmanladı da. Her Pazartesi diyete başlayacak ama olmuyor işte.

Neriman'ın bizi bulduğu gün
Bodrum'a getirdiğim gün
Evde yalnız yaşadığımızdan bana çok fazla alışmasın diye fazla yüzgöz olmadık. O da bunu anladı, artık sadece kış akşamları ben üst katta müzik dinlerken ya da film seyrederken usulca gelip, yanıma yatıp ellerimi yalıyor. Resimlerde görüldüğü üzere henüz birkaç aylıkken, ben çalışırken hep tepemdeydi. Omzuma oturup dikkatle ekrana, yaptıklarıma bakıyor ara sıra mırıldanıyordu. Galiba taslaklar hakkında fikir beyan ediyordu ama ben pek dilini anlamıyorum.
İlk aylarda ben çalışırken sırtıma çıkardı. Neyse ki artık bu huyunu unuttu
Yazın tekrar Yalıkavak’a göçtüğümde önce pek memnun olmadı. Bilirsiniz kediler evini benimser ve öyle yer değiştirmekten hoşlanmaz. Ancak Yalıkavak'a hemen uyum sağladı. Evimin bulunduğu yerde üç tane iri köpek var. Özellikle aralarında adı Çekiç olanı en irisidir ama en iyi huylusudur. Çekiç geceleri evin balkonunun dibinde yatar. Neriman yanından geçerken hiç yüz göz olmaz. Neriman da ara sıra o yatarken kulağına pati atıp öyle geçer, araları iyi. Onun dışındaki köpeklerle arası pek iyi değil. Bazen eve geldiğimde kendisini çatıda, bazen de ağaçta bulmamın nedeni bu olmalı.

Henüz iki aylıkken

Neriman'ın her iki evde de yatağa gelmesi yasak. Ama Yalıkavak'taki yan komşumuz bu konuda benden daha hoşgörülü olduğundan ve eskiden kendi kedisine de izin verdiğinden Neriman'a ses çıkarmıyor. Ve tabii Neriman geceleri komşumun evinde yatıyor. Komşum Canan Hanım bazen Neriman'ı rahatsız etmemek için yatağın ucuna kıvrıldığını anlatıyor. Neriman hükümet gibi kedi yani...


Sabahları ise, balkon kapısını açarken çıkardığım tıkırtı duyulur duyulmaz Neriman ok gibi yan evden çıkıp benim balkona geliyor çünkü mama sorumlusu benim, malzeme bende. O anda benden iyisi yok. Gece tekrar komşuma dönüyor. Bodrum'daki eve geçene kadar böyle yaşayacağız. Bodrum'da yine benimle başbaşa kalacak mecburen.

Bu pozu neden Neriman adını taktığımı çok iyi anlatıyor 

Benden fırça yediği bir gün
Bu da kışın Bodrum'da güneş çıktığındaki hali
Çekiç balkonun dibinde uyuklarken. Neriman ile arası çok iyi
Bu da Neriman hanımın son fotoğrafı
Yazları ben Yalıkavak'tayken Bodrum'daki evin bahçesinde kimse olmadığından, bahçe yavrulayacak kediler için ideal mekan. Her yaz sonu Bodrum'a döndüğümde bahçede dört beş yavru ve analarını buluyorum. Bu yaz da aynı durum söz konusu ve tahmin edeceğiniz gibi Neriman bundan hiç hoşlanmıyor. Bahçede hakimiyeti kurana kadar bir hafta boyunca kovalamaca ve pataklama sesi duyuyorum. Sonunda hepsini gönderen Neriman bahçedeki kraliçeliğini ilan ediyor. Yalnız bu yaz nereden gelmişse gelmiş, bahçede bir de horoz var. Kardeşim adını Rıfkı koymuş. Geçen hafta gittiğimde bahçenin dışına kovaladım. Umarım geri dönmemiştir. Neriman için hiç hoş bir durum değil.

Neriman Bodrum'un en bilinen veterineri Ahmet Kurt’un ve personelin de gözağrısı. Yavruyken İstanbul’a gidiş gelişlerimde evde yalnız kalmasın diye onlara pansiyoner olarak bırakıyordum. Neriman'ın çok iyi huylu bir kedi olduğunu söylüyorlar. Dışı Neriman ama içi hakikaten çok yumuşak bir kedi. Tanıştırayım...


26 Eylül 2012 Çarşamba

Yalıkavak'ta rutin bir hafta


Tabii yazın burada günlerim sabah denize gir, öğlen uyu, akşam nerede yiyelim içelim rutininde geçmiyor. Öncelikle burada hayatı çalışmadan sürdürebilmek için bir finansör arayışındayım yeri gelmişken bunu buradan belirtmeyi görev sayarım. O finansör bulunana kadar kendi başımın çaresine bakmak durumunda olduğumdan çalışıyorum. Neyse ki işim laptopumun ve internet bağlantısının olduğu her yerden yapılabildiğinden burada yaşayabiliyorum. Burada yaşamak için para kazanmam, para kazanmam için de çalışmayı sürdürmem gerekiyor ya. İşte hal böyle olunca bazı haftalar oldukça sakin ve burası ölçülerinde normal ve sıradan geçebiliyor. Belki ara sıra buradaki normal geçen günlerimi, haftalarımı yazmam bloğu izleyenler için yararlı olabilir diye düşündüm. Hani hep laylom, hep Datça, Fethiye, Selimiye, Marmaris filan gezmiyorum, o bakımdan...
İyisi mi geçtiğimiz bir haftayı aktarayım. Burada –yani halen yaz olduğundan Yalıkavak’ta- günlerim nasıl geçiyor, bir fikir versin.

Bodrum'a taşınırken onbeş günde bir gelip giderim, toplantıya giderken giyerim diye epey bir giysimi ofiste bırakmıştım.  Gerek kalmadı, toparladım Bodrum'a getirdim. Yavaş yavaş ofisi de boşaltıyorum
Oteldeki odamdan İstanbul manzarası... en sevdiğim (!), gri haliyle
Bilenler biliyor, bilmeyenler için yazayım, ben bir grafik tasarımcıyım. Son onbeş yıldır bu işin “kurum kimliği” konusunda kafa yormaya başlamıştım. Beş yıldır da sadece bu dalda iş üretiyor, danışmanlık yapıyorum. Kurum kimliği için önce bir “kurum” gerekiyor, o da yetmez kurumun kimliğe ihtiyacı olduğunu fark ederek, bunu talep edecek nitelikte olması gerekiyor. Dolayısıyla büyük kurumlarla işim oluyor ve bu tür kurumlar da iş dünyasının başkenti İstanbul’da bulunuyor. Yani servis verdiğim müşterilerimin tümü İstanbul’da olduğundan ayda bir bazen iki kere İstanbul’a gidiyorum. Bu gidişlerim yaz aylarında tüm sektörlerin rehavete girmesiyle birlikte birbuçuk ayda bire iniyor ve bundan çok memnunum. Geçtiğimiz hafta da yeni bir proje için İstanbul’a gittim. Müşterilerimin çoğu direkt olarak beni bulurlar ama bazen de ajans kanalıyla bir araya geliriz. Bu proje de epey önemli, büyük bir proje ve beni bulan/öneren Türkiye’nin itibarlı bir ajansı. Malum, blogda işlerimle ilgili marka adı, kurum adı vermediğim için buraya ajansı da kimlik hazırlayacağımız markayı da yazmıyorum. Geçen pazartesi yani 17 Eylül günü saat 15 civarı Maslak’ta ajansın merkezinde bir araya gelecektik. O sabah denize girdim, yüzdüm. Kahvaltımı yaptım. Öğlen 13:30 uçağı için 12’yi biraz geçe evden çıktım. İşlemleri internetten hallettiğim, biniş kartımı bastığım ve bagajım da olmadığı için direkt uçağa gittim. Tam zamanında kalktık, tam zamanında indik ve 15:30’daki toplantıya 15 dakika erken gittim biraz oyalandım bile. O gün İstanbul’da okullar açıldığından millet arabasını çıkarmamış olmalı ki Yeşilköy-Maslak 20-25 dakika kadar sürdü. 

Benim için İstanbul demek iki toplantı arası yemeği geçiştirmek, yani hayatı da geçiştirmek demek
İstanbul'da arada yenen sandviçlerle hayat geçiyor
Toplantıdan sonrası boştu, ofise uğrayıp otele geçecek ve akşam kadim dostum Haluk ile Asmalı Cavit’te rakı içmek üzere buluşacaktık. Araya bir toplantı daha girdi, Maslak’tan Akmerkez’e geçip o görüşmeyi de yapıp otele öyle döndüm ki pilim azalmıştı. Bodrum’da hayatımın yavaş aktığını söyleyip duruyorum. Daha o sabah da rutin bir sabah olarak başlamış, denize girmiş Ege’nin kadife gibi suyuyla gevşemiştim. Üstüne yarım günlük İstanbul koşturması fazla geldi. Hiç dinlenmeden duş yapıp Asmalı Cavit’e gittim. Biraz sonra Ahmet Coka aradı, o da geliyorum dedi. Böylece masada iki ayrı nesilden üç grafik tasarımcı olarak sohbete daldık. İkinci küçük Tekirdağ biterken kalkıldı çünkü ertesi gün yine iki toplantım vardı ve akşam Yalıkavak’ta Çardaklı Memet’in yerinde rakıya bekleniyordum.
Ertesi gün sabaha karşı gök gürültüsü ile uyandım. İşte beni böyle havalar çok sıkıyor. Yağmuru hiç sevmem. Gri havadan nefret ederim. İstanbul’un toz gibi yağan sinsi yağmuru ise İstanbul’u terk ederken bir daha görmeyeceğim için çok sevindiğim şeylerin başında geliyordu. İstanbul’da yaşamak her gün daha zorlaşırken öyle yağmurlu havalarda hayat daha daha da zorlaşıyor. Yalıkavak’taki evden çıkarken hava raporunda İstanbul’a yağabileceğini görünce dolabı açıp yağmurluk aradım ama Bodrum’daki evde bırakmışım. E normal tabii, Yalıkavak’a en son mayıs ayında yağmıştı daha da damla düşmedi. Otelin kapısından çıkar çıkmaz uyanık bir girişimci “Al bay, bayan 10 TL” diye şemsiye satıyordu, kaptım bir tane. O günü de iki toplantıyla bitirdim. Arada yarım saat ofise uğrayabildim. Planımda kuzenim Hakan’ın Lale Plak mağazasına da uğramak, CD alışverişi yapmak vardı ama ancak hatır sormak için beş dakika uğrayabildim ve ver elini havalimanı. Uçak zamanında 18:00’de kalkıp yine zamanında inince beni Yalıkavak’ta Çardaklı’da masada bekleyen kadim dostlara saat 20’de yetiştim.
İstanbul’a gitmeden bir gün önceki Pazar günü, İstanbul’a her gidişimde bir araya geldiğim ekipten genellikle fotoğraflarına yer verdiğim dostlarımdan Yıldırım, Selçuk ve Dildade, Gündoğan’a tatile gelmişlerdi. Pazar akşamı birlikte yedik içtik ve siz devam edin ben bir İstanbul yapıp geleyim deyip Pazartesi onlardan ayrılmıştım. Salı akşamı dediğim gibi masaya yetiştim.

Mahallemizin plajında bu hafta şezlonglar artık bize kaldı
Denizde bazen hiç kimse olmuyor, bazen de iki üç kişi oluyor
Eylül ile birlikte insanlar gidince ortalık sakinleşti ve doğa da buna uydu.
Bu hafta sabahları Yalıkavak sahilindeki yürüyüş parkurumdan
Çarşamba sabahı, iki günlük İstanbul tozunu, pasını ve ruhumdaki tahribatını atmak için erken kalkıp önce Yalıkavak sahilinde yürüdüm sonra da yüzdüm. Normal ayarlarıma dönünce hayata yeniden iyi bakmaya başladım.
Ekiple akşamları farklı yerlerde yiyip içtik. Pazar akşamı Yalıkavak’ta Deniz Kızı’nda, Salı Çardaklı’da, Çarşamba Bodrum’un içindeki Berk Balık’ta ve Perşembe akşamıysa Gümüşlük’te Limon’daydık. Biz Bodrum’da yaşayınca, özellikle yazın gelen giden dostumuz çok olduğundan arka arkaya gecelerde dışarıda yiyip içmeye alışığız. Sonra birkaç gün ara veriyoruz tabii. Ama bizim İstanbul ekibi bizim kadar antrenmanlı olmadığı için son akşam dağıldılar. Bir önceki rakılı Berk Balık gecesinden sonra kahve içmek için Zazu’ya uğramıştık. Bizim Ahmet kahveden önce ortaya tekila şişesini getirince dağılma orada başladı. Benim sekizinci gecem, dostların da beşinci gecesiydi ve piller bitti. Burada insan büyük şehirlere, mesela İstanbul’a göre daha fazla içebiliyor. Ertesi sabah da birşey olmamış gibi kalkabiliyor. Ama bunun için burada epey bir süre yaşamanız, oksijeni, iyotu yıllar içinde vücudunuzun emmesi şart. Temiz hava, egzosa ve kirli havaya alışık bünyede rahatsızlık yaratabiliyor. İki günde hemen adapte olunmuyor.

Dildade ve Yıldırım İstanbul'dan geldiler... Limon'dayken
Selçuk da İstanbul'dan gelen ekipten. Berk Balık'tayken
Yıldırım ve Dildade ile Berk Balık'ta
Beşinci akşam ekibin pili bitince Limon'da bir şişe şarabı dört kişi içtik
Perşembe günü arkadaşlar İstanbul’a döndüler ben de normal hayatıma döndüm. Yani sabahları yürüyüş veya bisiklet, sonra deniz. Kahvaltı üstüne çalışmaya başlamaca. Saat akşamın beşine kadar evden pek çıkmadan çalışıyorum. Eğer hava çok sıcaksa arada bir deniz kaçamağı oluyor o ayrı.

Akşamüstü bisiklet turundan sonra denize girmek iyi geliyor
Şu sponsor işi şaka tabii ama işimi bir şekilde yavaş yavaş devretmeyi, bir tür koçluk yaparak, İstanbul’a daha da az giderek buradan götürmeyi istiyorum. Daha doğrusu yol gösterici, yönlendirici olarak çalışmaktan söz ediyorum. Yani altmış yaşında logo tasarlamak benim için çok cazip değil. Bazı projelerde beraber olduğumuz, şirketinin Türkiye temsilcisi gibi çalıştığım Chermayeff & Geismar Studio ortağı, artık Amerika’nın tasarım duayeni Ivan Chermayeff gibi olmak bana göre değil. Chermayeff seksen yaşına geldi hala senede bir iki New-York’tan buraya geliyor, ya da başka ülkelere gidiyor, sunum yapıyor. Onun hayata bakışı ile benim bakışım farklı. Ben eğer becerebilirsem o yaşlara gelmeden önce bir küçük tekneyle Gökova’da gezinmeyi istiyorum.

İşlerin arasında zaman yaratıp Mahmut Kaptan'ın kitabı üzerine de çalışıyorum. Bakarsınız bundan sonra hayatımı kitap yaparak kazanırım, belli mi olur?
Geçtiğimiz on gün içinde Limon'a üç kere gittik. Bu Kalimnos ile Leros adaları arasından güneşin batışı
Limon'dan 
Limon'dan
Bu da rakılı gün batımı soframız... Yine Limon'da
Cumartesi günü Bodrum'da kuzeyden esen etkili bir rüzgar vardı. Bu gibi durumlarda Yalıkavak'ın denizi tatsız olur çünkü Yalıkavak kuzeye bakar. Böyle olunca yarımadanın güneye bakan koylarına kaçarız ve orada sakin denize ulaşırız. İşte cumartesi günü de yolu uzatarak Yalıkavak-Gümüşlük-Kadıkalesi-Turgutreis üzerinden Akyarlar'a gittim. Dönüşü de aynı yoldan geri dönerek değil, Bodrum istikametinde yaptım. Böylece Akyarlak-Karaincir-Bağla-Ortakent üzerinden Yalıkavak'a vardım. Bu da yarımada turuna yakın bir etaptı ve 110 km tuttu. 

Kuzey batıya dönük Turgutreis'te deniz dalgalıyken...
... burunu dönünce birkaç kilometre sonra Akyarlar'da deniz sütliman olabiliyor
Akyarlar
Karaincir
Yahşi tepeleri... bu evleri kim niye alır ki? Evinizin anahtarını sahilde unuttunuz mu yandınız
Haftasonu Gümüşlük
Gümüşlük
Gümüşlük
Biraz önce söylediğim gibi, böyle üst üste yenip içilen gecelerin sonunda ara veriyorum. Bu akşam beşinci akşam ve program Deniz Kızı’nda, denizin üstündeki platformda bulunan masaya oturup güneşi batırmak. Burada yaşadığım için şükretmek. Bize olağanüstü ahtapotları cömertçe sunan Ege’ye ve onu iyi pişiren ustaya teşekkür edip kadehlerimizi sağlığa kaldırmak.


Bu videoyu dün akşam çektim. Yani Deniz Kızı'na gittik ve orada kaydedip yazıyı yazdığımın ertesi akşamı ekliyorum.





16 Eylül 2012 Pazar

Bodrum'da çok iyi şeyler yiyip, içiyoruz


İyi yemeğe verdiğim paraya acımam da üstüme başıma alacağım gömleğe, pantalona vereceğim paraya acırım. Hayata bakışım böyle, yapacak bir şey yok. Konuya fayda/maliyet açısından bakarsanız yediğiniz en fazla birkaç saat sonra yok olduğuna göre yemeğe yatırım yapmak akıllıca değil. Gençlik yıllarımda aile büyüklerimden bu konuda çok zılgıt yemişliğim vardır. Herkes ev alırken sen gece gezmelerine, yemeğe para saçıyorsun derlerdi. Bayram harçlığıyla yaşıtlarım kıyafet veya top falan alırken, ben harçlığı o yaşta bile yemeğe veya gezmeye yatırır ertesi güne dımdızlak uyanırdım. Üniversitede grafik eğitimi yıllarımda ikinci sınıftayken ilk işimi almıştım. Yaz tatilinde yaptığım o işten ciddi para kazanmıştım. O yaştaki gençten beklenen o parayı kışın gerektiğinde harcaması için biriktirmesi olur değil mi? Ben ise o parayla hayatımda ilk defa Bodrum’a gelmiş, o zamanlar Bodrum’un en pahalı iki mekanı Körfez ve Han’da paraları yemiş, onbeş günde sıfırı tüketmiştim. Çok iyi hatırlıyorum, Harem otogarına indiğimde cebimde eve gidecek minibüs parası vardı o da galiba elli kuruştu. Yediğim para ise bin liraya yakın bir paraydı galiba. Bunu neden anlattım derseniz, bu benim hayatımda hep var olan bir durum o yüzden anlatıyorum.

Roma'da bir öğlen şaraplarken
Selanik'te bir pazar öğlen yemeği
Paris'te midyeli menüye dalmışken. Karşımda o zamanlar Takva'daki rolü için sakal bırakan Güven 
Paris'e gidip kahveyi Starbucks'ta içmek en hafif deyimiyle ayıp. Paris'i kendine özgü kafeleriyle yaşamalı 
Sevilla'da bir şarküteriye girmiş kendimden geçmiştim
Paris’e tahminen on kere gitmişimdir. İstanbul’dan sonra sokaklarını en iyi bildiğim kent orasıdır. Tabii bunda iki yüz senedir trafiğin değişmemesinin, sokak, cadde isimlerin aynen kalmasının payı büyük. Yani iktidar değişince Pompidou bulvarı Sarkozy bulvarı olmuyor da ondan. Paris’te bir yeri belleyeceksem oradaki restorandan, bistrodan referans alıyorum. Palet barını geç sağdan ikinci sokak, Bourse lokantasının olduğu pasajın yüz metre arkası gibi. Çünkü Paris’e her gidişim en az beş altı gün için olurdu ve ben her akşam başka yerde yer, keşfe çıkardım. Yeni lezzetler, yeni mekanlar arardım. Dergilerden takip ederdim. Öğlen yemeğini bir parkta baget ile geçireceksem de hangi şarküterinin iyi olduğunu öğrenir, sandviçimi orada yaptırır parka öyle giderdim. Paris’ten İstanbul’a dönerken Virgin’den alınmış onlarca CD ve şarapla dönerdim. Yemeye harcadığım para da otel ve uçak masrafımdan kat kat fazla olurdu. Yani yine üstüme başıma birşey almazdım. Yıllar içinde yurt dışında hangi bölgede hangi şehre gittiysem, katedral veya müzelerden değil restoranlardan, barlardan, sebze meyva satılan pazarlardan tarif yapabilir oldum. Bu bir zevk. Yemek, yiyecek alışverişi ve içkiden aldığım tadı hayatta çok az şey veriyor. Yani Paris’e gidip Starbucks’ta kahve içenlerden değilim. Kahve kokusunun insanı çağırdığı ara sokaklardaki semt kafelerini hep tercih ettim. Onun için de ömrü hayatımda üç kere Mc Donalds’a gittim, ki ikisi yurt dışında mecburiyettendir. Biri gecenin bir saati Almanya’da Heidelberg’te açık yer bulamamaktan, diğeri Prag-Dresden arasında araba kullanırken otoyoldeki tek seçenek olduğu için. İlki nerede derseniz, tabii ki açıldığı hafta İstanbul Taksim’deki ilk şubesiydi. Şimdi emin olamadım mesela, Mc Donalds mı yazılır yoksa Mac Donalds mı? İlgim bu kadar.

Çökertme'de sürpriz bir şekilde, öylesine bir yer diye girdiğimiz mekanda çok lezzetli kalamar yedik
Gemibaşı'nın sofrasında giriş aşaması. Sonra gelişme ve sonuç geliyor
Aykut'un Dükkan'ından
Deniz Kızı'ndan
Sait'te mevzuya giriş
Yalıkavak'ta Gülten Abla'da bir öğlen yemeği
Hal böyle olunca İstanbul’da yaşarken de haftada iki üç akşam dışarıda yerdik. Otuz yaşına kadar bütçemin izin verdiği yerlerde gezinirdik. Ki bu mekanlar da genellikle eve yakın olduğu için Fenerbahçe Kulübü, hemen yanındaki Galatasaray tesisleri, Todori ve Koço olurdu. Sonra otuzlu ve kırklı yaşlarımda evim boğaz sahilinde olunca Kadıköy yerini boğaza bıraktı. Şimdi artık olmayan Rumelihisarı’ndaki Han ve Karaca, yine artık yok olan Bebek’teki Yeni Güneş, Ai Baba, rahmetli Nüsret’in yeri Set Balık... Sonraları Marina, İskele... Bir ara Ece. Tabii boğaz kıyısında olmayan Sabahattin benim için her dönemin en iyisiydi, halen de aynı fikirdeyim. Asmalımescit bozulmadan önce şarap içmek için Flamm. Meyhane olarak önceleri Yakup ve Refik, sona doğru onların yerine tercih ettiğim Cavit. Arada Cibalikapı Balıkçısı, Giritli, Karaköy Lokantası’nı da saymalıyım. Unuttuğum da olmuştur. Ama demek istediğim şu ki, iyi yemek, iyi mezeyi bütçe sınırlarımı zorlayarak buldum.
Sonra bu blogda birçok kez anlattığım gibi hayat beni Bodrum’a getirdi. Bodrum’un beni çeken birçok özelliğini sayabilirim. İklimi, kasabanın dokusu, şusu busu. Ama bu sebepler içinde yemek kültürü çok önemli bir yer tutuyor. Açık söyliyeyim, buraya yerleşmeden önce sayısız defa geldim gittim ama yemek konusunda bu kadar iyi olduğunu fark etmemiştim. Her yerleşim yerinde olduğu gibi Bodrum’un da bir dışarıdan gelen yerli-yabancı turiste gösterdiği yüzü var, bir de bizim gibi burada yaşayanlara gösterdiği yüzü. Bu yüzü de doğal olarak kışın çok yakından tanıyorsunuz.

Deniz Kızı'nın en sevdiğim masası 33 numaralı masa
Gümüşlük Limon'da ilkbaharda şaheser bir pazar kahvaltısı
Berk Balık'tan
Dükkan'da ahtapot salatası
Berk Balık
Dükkan'ın menüsü. Sade ve günlük
Ortakent Gebora'da akşamüstü sofrası
İstanbul’da yukarıda saydığım yemek yediğim mekanlarda iyi şeyler yedim. Bu inkar edilmez. Benim için balık ve deniz mahsülü çok önemli ve dünyanın en iyi balığının lüfer olduğuna dair herkesle iddiaya girerim. Palamut ve lakerda da İstanbul’a özgü eşsiz lezzetler. Ama kalamar ve ahtapotun nasıl yapılması gerektiğini buraya yerleşince öğrendim. Kimse kızmasın, İstanbul’da yediklerimiz kalamara ve ahtapota çok benziyor ama o kadar. Burada da tabii iyisi var kötüsü var. Turistik yerde dondurulmuşunu bile iteleyenler var. Onları ayrı yere koyuyorum.
Bir diğer mesele buradaki corafyanın sunduğu eşsiz otlar ve mezeler. Deniz börülcesi, hardal otu, turp otu, kaya koruğu ve bunun gibi onlarca otu yıllarca İstanbul’da yedim. Ama aynen kalamar ve ahtapot için söylediklerimi bu otlar için de söyleyeceğim, İstanbul bunların yeri değil. Ege mutfağı adı altında yapanlara da gittim ı-ıh. Artık benim için İstanbul’a gidince meyhanelerde barbunya, patlıcan, lakerda, çiroz, sardalya gibi mezeler yemek en doğrusu. Ot ve deniz mahsüllerinin iyilerine burada çok alıştık, zorlamanın anlamı yok.
Rakı konusuna gelince. Buraya gelen arkadaşlarımla içki içtiğimiz gecelerin sabahlarında ilk lafları “yahu o kadar içtik sabah hiç birşey olmadan uyandık. İstanbul’da olsak yatağa yapışır, başımız ağrırdı” olur. Muhtemelen sizlerin de başına aynı şey gelmiştir. Öyle sanıyorum ki bunun en temel nedeni buradaki temiz hava, oksijen bolluğu ve iyot. Mesela bu akşam İstanbul’dan gelen kadim dostlarım Yıldırım, Amirim ve Seyyare ile denizin tam üstünde, Deniz Kızı’nda rakı içeceğiz. Konu bol, en azından bir kilo rakı biter. Yarın uyandıklarında eminim aynı şeyi söyleyeceklerdir. İstanbul’a dönünce bu satırları okuyunca teyid ederler.
Yazın burada hayatım kışa göre daha hareketli geçiyor. Çünkü gelen giden kışa oranla çok daha fazla. Kışın ise hayat daha ağır tempoda akıyor. Böyle deyince yanlış anlaşılmasın, yazınki hayatım İstanbul’dakine göre zaten yarı hızda. Kışı da varın siz düşünün. Hal böyle olunca haftada iki veya üç gece dışarıda, dostlarla yiyip içerek geçiyor. Artık şunu yapıyoruz; eğer gece uzayacak, farklı yerlere uğranacaksa çok yemeden, mezeyle geçiştirmeyi tercih ediyoruz. Ama sadece balıkçıda yiyip üstüne belki bir yere daha uğranacaksa o zaman balıklı bir menüyü tercih ediyoruz. Bir de eğer Mahmut Kaptan’a gideceksek başka hiç bir yere uğramıyor, Kaptan’ın ideal mezeleriyle mide şişmeden dengeli meze/rakı oranını tutturuyoruz.

Mahmut Kaptan'ın çok acayip lezzetteki kalamar ızgarası
Mahmut Kaptan'da ilk kadeh seramonisi
Sait'ten 
Sait'in iç temizleyen söğüş tabağı... ikramdır
Saraybosna köftecisinde Saraybosna mantısı 
Yine Saraybosna köftecisinden, pleskevitsa

Çardaklı'da ilk kadeh
Deniz Kızı'nın sahili
Deniz Feneri'nin karides söğüşü
Bu blogda yediğimiz içtiğimiz yerleri paylaşıyorum. Bu yazıda şöyle genel bir toparlama yapayım istedim. Yazı geçirmek için Yalıkavak’a geliyorum. Burada iki favori mekanım vardı. Sait ve Çardaklı. Bu sene üçüncüyü kattım. O da Deniz Kızı. Deniz Kızı da marinayı Sait’e doğru yani Geriş tarafına doğru geçtikten sonra ilk tepenin bitiminde. Sahipleri buranın yerlisi bir aile. İşleten Murat’ı ise iki yıl önceden Cumbalı isimli mekanı Memet ile birlikte işletirlerken tanımıştım. Memet şimdi Çardaklı’yı işletiyor. Murat da Deniz Kızı’nda. Sağolsun her defasında izzet ikramda bulunur. Burası da kendimi iyi hissettiğim yerlerden biri oldu. Sait zaten benim için yılların yeri. Kışını daha çok sevdiğimi kendisine de söylüyorum. Yazın çok kalabalık oluyor ve müşteri profili biraz canımı sıkıyor. O yüzden temmuz ve ağustos aylarında gitmiyorum. Geçen akşam gittiğimde garsonlar yanıma gelip “Abi sezonu açtın demek ki artık yaz bitti” dediler. Bu saydığım üç mekan dışında arada sırada uğradığım, çarşı içindeki Paprika’yı da saymak isterim. Paprika Ahmet Bey ve eşinin işlettiği küçücük bir mekan. Çarşı bölgesinde, önünden insanların gelip geçtiği çok sevimli bir yerdir. Müşterisi yazın İngiliz ağırlıklı olur. İddialı bir mutfağı yok gibi görünür ama mezeleri iyidir. Zaten deniz mahsülü tanımlamasına uyan bir yer değil, öyle bir dertleri de yok. Et çeşitleri de vardır ve ben satır ile hazırlanan etini severim. Ama benim için balık hep ön planda olduğundan, Yalıkavak da yarımadanın en iyi balıkçılarının olduğu koyların başında geldiğinden akşamlar genellikle balıkçılarda geçiyor. Bunun yanı sıra Yalıkavak’ın meşhur Kavaklı köftecisi varken iki yıldır Saraybosna köftecisi de eklendi. Kavaklı her zaman doludur, yazın millet ayakta sıra bekler. Bu yaz beş altı kere gittiğim Saraybosna köftecisinden çok memnun kaldığımı söylemeliyim.

Orfoz'dan
Orfoz'da istiridye
Orfoz'da peynirli kidonya
Orfoz'un ahtapot ızgarası 
Deniz Feneri'nin ılık ahtapotu, çingene salatası ve közlenmiş patlıcanı
Deniz Feneri'nde karidesi ızgara yaptırmış, öylece masaya istemiştik
Mahmut Kaptan'ın bar tezgahı
Gemibaşı'nın inanılmaz deniz mahsüllü pilavı. Bir de Zazu'da çok iyi yapılır
Zazu'nun kışlık bölümü
Kış geldiğinde ise mekanlarımız daha çeşitleniyor. Tabii yine balık ve deniz mahsülü ağır basan mekanlara gidiyorum. Şöyle bir sayarsam; Deniz Feneri, Gemibaşı, Berk en sık gittiğim balıkçılar. Daha seyrek gittiğim yerler olarak, balıkçılar çarşısındaki Tratta ve Evgenia ile Meyzen’i de saymam lazım. Meyhane olarak da Mahmut Kaptan tektir, rakipsizdir. Deniz mahsülü dışında kış geceleri biz bize kaldığımız Aykut’un mekanı Dükkan’ın yeri apayrıdır. Balık değil de sadece deniz mahsulü yemek istediğimizde ise Orfoz vardır. Bizler yukarıdakinin şanslı kullarıyız ki Orfoz gibi bir lezzet mekanına sahibiz. İstanbul’da böyle bir lezzeti ben bulamadım. Bulan olur da yazarsa pek memnun olurum, gider dener, dua ederim.

Kışın en soğuk günlerinden birinde Deniz Feneri
Karışık ege otlarından yaptığım otlu yumurta
Deniz Feneri
Berk Balık
Meyzen'den
Yine Çökertme'de çok iyi levrek yemiştik
Tüm bunların dışında Zazu kışın değişmez mekanımız. Arada canım et yemek ve şarap istediğinde en iyisini Zazu’da bulduğum için maceraya girmem. Zazu zaten benim hergün uğradığım bir mekan. Sahipleri Ahmet ve Mehmet Kurşuncu kardeşler İstanbul’dan yaklaşık yirmi yıllık dostlarım. Ya kahve içerim, ya bir yolluk alırım, ya yemek sonrası uğrar bir kadeh de orada içerim. Yani evden çıktığım her gün saat kaç olursa olsun uğradığım bir yerdir Zazu. Benim gibi burada yaşayan birçok dostumla da buluşma mekanımızdır.
İstanbul’a gidince bazen yeni mekanlarda yeni lezzetler tadarken ahtapota, kalamara laf ediyorsam çenemi tutamamamdan ve burada çok iyilerine her an ulaşabilmem yüzündendir. Tek eksiğim lüfer ve lakerda. Lakerdayı İstanbul’a her gidişimde tadıyorum ama lüfere zaten İstanbul da hasret. Oradaki dostlarla bu konuda farkımız kalmadı malesef.

Bodrum pazarında ege otları
Deniz börülcesi alır mıydınız? Bu da Bodrum pazarından
Kışın gelen dostlarımıza sorun söylesinler... Bodrum kışının tadı çok farklıdır (Mahmut Kaptan'dan)
Hep söylediğimi bir kez daha tekrar ediyorum; yazın Bodrum’a gelip gitmiş olabilirsiniz. Sevmiş ya da kalabalığından, fiyatlarından nefret etmiş olabilirsiniz. Eğer burayı tanımak, iyi balık, iyi Ege mezeleri tatmak istiyorsanız ekim ile mayıs ayları arasında gelmenizi öneririm. Zaten bir kez gelirseniz, her sene gelirsiniz. Eğer gelirseniz ve yukarıda adını andığım mekanlara giderseniz benden selam götürün. Muhtemelen birinde karşılaşırız. Karşılaşamazsak da şimdiden afiyet olsun. Sağlığınıza...