23 Kasım 2012 Cuma

Bir Bodrum pazarı günü


Buraya yerleşeli 3 yıl bitmek üzere. Öncesindeki yarı zamanlı Yalıkavak bölümünü de eklersek 5 yıl oldu diyebiliriz. Beni burada mutlu eden çok şey var ama ağzımın tadına düşkün birisi olduğumdan yeme içme meselesi ağırlıklı yer tutuyor. Yaşadığım yerde iyi yiyecek bulmam çok önemli. Beni iyi sebzesi, meyvası, balığı, deniz mahsulü olan, güneşi bol, denizi lacivert, sakin bir kasabaya bırakın, başka şey istemem.... diyecektim baktım ki Bodrum’u tarif ediyorum.
İstanbul’da ev ile iş arasında gider gelirken zamanım yolda veya gün içinde ofiste, toplantılarda geçtiğinden, yiyecek alışverişini ben de çoğunluk gibi hafta sonları süpermarketlerden yapıyordum. Rumelihisarı’nda otururken tek bir manavımız vardı, ondan da alış veriş yapmazdım, malı pek iyi gelmezdi bana. Bebek’te yaşarken ise iki manavımız vardı ama onlardan da alış veriş yapmak için bankadan kredi kullanmak gerekiyordu. Bebek Hürriyet gazetesinin bile pahalı olduğu tek yerdir. Yaşarken öyle derdik...
Dolayısıyla çoğu şehirli gibi ben de evin haftalık alışverişini süpermarketlerden yapardım. Arabayı ite ite reyon reyon gezer, sunulanın dışında seçenek olmadığından bulduğumuzu alırdım. Böyle böyle yıllar geçti. Bodrum’a tam zamanlı yerleşmeden önce yarı zamanlı Yalıkavak’a gelince perşembe günleri kurulan Yalıkavak pazarına gitmeye başladım. Bir iki gidişimden sonra şaşkına döndüm. Hem her şeyin tazesini, iyisini alıyorsun hem üçte biri para ödüyorsun. Her hafta da yenisi ve tazesi geliyor. Bu nasıl bir hayat yahu dedim kendi kendime. İstanbul’da Ece’de, Doğa Balık’ta bir porsiyon turp otuna verdiğim parayla Bodrum pazarından neredeyse bir çuval taze toplanmışını aldığımı görünce kendilerini bir güzel anıyorum.
Alacaklarım çok yer tutmayacaksa arabayla değil siyah makam bisikletimle gidiyorum
Eve gelince yıkadığım ve yemek yapmak üzere hazırladığım hardal otu
Salatası veya yemeği yapılan şevketi bostan. Parça kuzu etiyle terbiyelisi çok bilinir. Ben parça hindi etiyle yapıyorum, çok lezzetli oluyor.
Radika
Buradaki adı arap saçı olan rezene. Salatası veya parça etlisi mükemmel oluyor
Isırgan otu. Yumurtaya çok yakışıyor
Pancar. Yapraklarını kadınlar böreğe katıyorlar. Ben yumurtaya yakıştırıyorum
Bodrum içine de yerleşince sekizbuçuk ayım merkezde, üçbuçuk ayım Yalıkavak’ta geçmeye başladı. Böylece cuma günleri Bodrum pazarına giderken, yazları da perşembe günleri Yalıkavak pazarına gider oldum. Her iki pazarda da yeri olan bazı esnaf var ki artık belli şeyleri sadece onlardan alıyorum. Mesela bir Uyar Zeytincilik var ki başka yerden zeytin yiyemez oldum. Keza Çıngınoğlu’nun eski keçi ve İzmir tulumunun tadını yakaladım, bırakmıyorum. Bunlar iki pazarda da varlar. Ayrıca Bodrum pazarında ot aldığım bir teyzem, domates aldığım bir karı koca var mesela. Yalıkavak’ta da öyle fasulyecim, börülcecim, yumurtacım var.

Çintar denen mantar türü. Tadı bonfile gibi desem inanır mısınız?
Bugün aldığım küçük karnabaharlar. Tanesi 50 kuruştu

Soldaki hindiba, sağdaki turp otu


Şifahane...

Adaçayı
Bunlar da dolma olmayı bekleyen kabak çiçekleri




İnsan iyi şeye çabuk alışıyor. Hele lezzete düşkünseniz, burada yediklerinizi şehirde asla bulamıyorsunuz. Ben de evdeki mutfak düzenimi tamamen bu pazarlara göre ayarlamayı öğrendim. Cuma günleri alışveriş yapıyor, cumartesi günleri aldıklarım ile yemekleri yapıyorum. Bir sonraki pazar alışverişine kadar onları tüketiyor, tazesini almaya giderken buzdolabını boşaltmış oluyorum. Bugüne kadar birkaç kere pazara gitmedim. Onlarda da ya İstanbul’daydım, ya İstanbul’a gideceğimden buzdolabını doldurmamam gerekiyordu.
Bodrum pazarı bana sebzenin, meyvanın, peynirin, zeytinin iyisini bahşetti. Bu arada yeni lezzetler keşfetmemi ve daha önemlisi daha sağlıklı beslenmemi sağladı. Özellikle şevketi bostan, arap saçı gibi sebzelerle burada tanıştım ki her biri bir şifa kaynağı.
Daha fazla söze gerek yok, fotoğraflar kendini anlatıyor zaten.














Sarma, otlu börek, otlu ekmek gibi hazır yiyecekler de bulunuyor. Kadraj dışında kalan, bir bu kadar daha sarma var ve fiyatı 5 lira. 
Arap saçının önce saplarını kaynar suya atıp haşlıyorsunuz...
... beş dakika kadar sonra ince kısımlarını da ekliyorsunuz
Şimdi bu Datça yazısı aklıma Datça'ya getirdi. İlk fırsatta gitmeli
Bodrum'un meşhur kilin mandalinası. Çekirdeklidir ama kokusu eve yayılır
Bir cuma günü yolunuz düşerse pazara beklerim. Ya da gelmeyin, aklınız kalır sonra İstanbul'dakileri veya şehrinizdekileri beğenmezsiniz. Ya da boşverin gelin, bu lezzetleri tatmak lazım.




19 Kasım 2012 Pazartesi

Bir gece için Bodrum-Fethiye git gel 500 km


Geçen haftalarda iki kez İstanbul’a gitmemin nedeni işlerimdi. Yazın rehavetinden sonra yoğun bir çalışma dönemi başladı. Sunumlar, toplantılar için İstanbul’a gittim ama öncesinde o sunulacakları oluşturmak için Bodrum’da hızlı bir tempoda çalıştım. Hala da süreç devam ediyor, muhtemelen yeni yılın ilk ayları da –bu hızda olmasa da- yoğun geçecek gibi görünüyor. İki İstanbul gidişimin arasında Bodrum’daki evin çalışma odasında çalışırken arada mola vermek için bahçeye çıkıyor veya bisiklete binip Bodrum’da turluyordum. O günlerden birinde hava çok güzeldi, üstüne evdeki sistemde bir Rumca parça çalmaya başladı. O an şu işlerin ilk etabını atlatayım, sunumları bitireyim ilk işim Ege kıyılarında gezmek olacak dedim. Ve arabayla o sahillerde gezinirken dinlemek üzere kendime Yunan müziklerinden bir playlist hazırladım. Geçtiğimiz Perşembe günü birlik İstanbul’a gidip gelince ertesi gün kalan bazı işleri halledip, hafta sonu için Fethiye programını gerçekleştirmeye hazırlandım.
Benim için burada yaşamak sadece Bodrum’da oturmak değil. Bodrum yarımadasının dışındaki Ege’nin de tadına varmak için elimden geleni yapıyorum. Bodrum’a yerleşmek için belli alışkanlıklarımdan, bazı insanlardan, iş ile ilgili bazı avantajlardan feragat etmem gerekti. Kırksekiz yıl yaşadığın şehirden ayrılmak öyle kolay iş değil. O yüzdendir ki hem Bodrum’un, hem de çevresinin, yani Datça’nın, Gökova’nın, Fethiye’nin, Selimiye’nin değerini çok iyi biliyorum. Bu cennette doğmadım, buraya gelebilmek için çaba harcadım. Bodrum’a yerleşen öyle insanlar biliyorum ki bana Mazı’nın nerede olduğunu soran oldu mesela. Otları nereden alıyorsunuz diye soran da oldu. Burada yaşıyor ama buranın nimetlerinden haberi yok. Ben tam tersine, buranın her türlü nimetinden yararlanmak, yaşamak istiyorum. O yüzdendir ki sık sık Bodrum dışındaki Ege, Akdeniz kıyılarına gidiveriyorum. Ama blogu takip edenler biliyorlar, kuzey Ege değil de güney Ege’de gezinmeyi seviyorum.

Çökertme sapağındaki okulun önündeki çeşme

Gökova yolundan
Bu ağacı yakından izliyorum. Her mevsim fotoğraflıyorum. Baharda bembeyaz oluyor
Fırsat yaratmak insanın hayatını renklendirmesi için şart. Herkesin hayatını renklendirmek için farklı yöntemleri olabilir. Benimki Ege’de yemek, içmek ve gezmek diye özetlenebilir. Zamanım ne kadarına elveriyorsa onu yapmaya çabalıyorum. Geçen hafta yorgunum diye evde oturmak yerine git gel 500 km yol yapmaktan hiç kaçınmadan Fethiye’ye gidip geldim.
Bu yazıda Bodrum’dan Fethiye’ye gidişi anlatmak istiyorum. Bodrum’dan Fethiye’ye, Marmaris’e, Antalya’ya yani daha güneye gitmek için önce mutlaka Akyaka’ya varmalısınız. Akyaka’da yol ikiye ayrılır, sağa saparsanız Marmaris üzerinden Datça’ya gidersiniz ve yol Datça’nın ucunda, Knidos’ta biter. Sağa sapmaz da doğru devam ederseniz Köyceğiz, Dalyan, Dalaman, Fethiye diye saydığım bölgeye, yani daha güneye ulaşırsınız. Fethiye’yi geçince de yol ikiye ayrılır. Sağa saparsanız Kaş, Kalkan, Finike’den Antalya’ya, sola saparsanız Korkuteli, Elmalı üzerinden Torosları aşıp yine Antalya’ya varırsınız.  Sağdan giderseniz yolu çok uzatırsınız ama sahil boyu o manzaranın tadını çıkarırsınız. Bodrum’dan da Akyaka’ya gitmenin aynen Antalya’yadaki gibi iki yolu var. Bodrum’dan Milas’a ve oradan Beşparmak dağlarını aşıp Yatağan üzerinden Muğla’ya ve oradan Sakar geçidinden aşağıya, Gökova’nın bitiş noktasındaki Akyaka’ya gelebilirsiniz. Ya da benim yaptığım gibi, yolu uzatarak ama Gökova’nın doyumsuz manzarasını görerek, çam kokularını içinize çekerek Mumcular, Yukarı Mazı, Çökertme, Ören üzerinden yine Akyaka’ya varırsınız. Bu yol yazın biraz yoğun olduğundan pek kullanmıyorum. Ama temmuz ve ağustos dışında çok zevkli bir yol. Gökova hep sağınızda kalır. Köylerin içinden geçersiniz. Bazen denize üç beş metre mesafede denizle aynı seviyede araba kullanırsınız, bazen dağlara tırmanır Gökova’ya kuş bakışı bakarsınız. Gökova bir mucizedir. Sadece bitiş yerinde dereler denize aktığından orada alüvyon toprak bulunur. Onun dışında ne Bodrum Akyaka arasında ne de karşı tarafta Marmaris Datça arasında denize toprak taşıyan su olmadığından dev bir haliç gibi Gökova içeriye girer. Koyun her iki yanında dalları denize giren çam ağaçları bulunur ki bu da sık rastlanan bir durum değildir. Akyaka tarafında portakal, limon ağaçları Datça tarafında badem ağaçları bu coğrafyada doğanın sunduğu olağanüstülüklerden birkaçı. Halikarnas Balıkçısı’nın anlattığı Gökova’dan bugün malesef sadece birkaç iz görüyoruz. İnsanımızın tüm hoyratlığına karşın Gökova hala direniyor. Günü birlik gezi tekneleri, nadide balıkların yuvalarının olduğu bölgelerde dümbelek çalarak balıkları kaçırıyor. Bazı mavi yolculuk tekneleri atıklarını denize bırakıyor. Memleketi sözümona idare edenler termik santral yapacak kadar gözü dönmüş olabiliyorlar. Yapmayın etmeyin diyenlere bacasını yeşile boyarız diyerek dalga geçenler de gördük bu coğrafyada.

Yukarı Mazı'da bir nokta var ki mutlaka her geçişimde dururum. İşte o noktadan bir kare. Karşıda Datça
Gümüş gibi parlayan sonbahar sabahının ışığında Gökova 
Hep durduğum o nokta
Çökertme'ye doğru inerken Gökova
İşte bu anlattığım yerlerden geçerek Akyaka’ya varmak üzere cumartesi sabahı erken saatte yola çıktık. Güvercinlik’ten sağa sapıp Mumcular’a oradan da Yeniköy’ün içinden geçerek Yukarı Mazı’ya geldik. Oradaki kritik sapağı kaçırırsanız kendinizi Mazı sahilinde bulursunuz. E bu da iyi bir şeydir ama rotanızdan sapmış olursunuz, aynı yolu geri dönmeniz gerekir. Çökertme üzerinden yola devam ettik. Balıkçı’nın anılarında anlattığı Türkevi köyüne gelince, şimdi köyden eser kalmadığından ve köy artık bir termik santral olduğundan o termik santrali yapan başta Turgut Özal olmak üzere o dönemin yöneticilerine bildiğim iyi küfürleri edip Ören’e girdik. Ören demek huzur demek. Yaz aylarını bilmem. Sahilini hiç kalabalık görmedim. Aklımdakiyle kalsın diye de yazın Ören’e hiç girmedim. Bu hatayı Akbük için yaptım ve bir daha haziran eylül arası adım atmam. Ören’de sahilde açık bir mekan bulduk ve birer kahve söyledik. Kahveyi içmek mümkün değil. Sanki çamur. Türk kahvesini bizden daha kötü yapan millet var mıdır acaba? Piyasada satılan en ucuz kahve ile Kurukahveci Mehmet Efendi kahvesi arasındaki fark ne kadardır bilmiyorum ama adım gibi eminim ki tamah edilecek bir fark yoktur. Yani biraz daha fazla verip iyi kahve alacak ve müşterine iyi kahve sunacaksın. Ne yazık ki bu kahve işini gerçekten bilmiyoruz. Bu konuya taktım. Adı Türk kahvesi olacak kadar bize ait bir ürün, ama bizden kötüsünü yapan yok. Hep bu görgüsüzlük meselesi. Bosna’da çok farklı yerlerde kahve içtim bir kere kötü kahve gelmedi. Çünkü oradaki esnaf önce kendine sonra işine sonra da müşterisine saygılı. Orada kahve tüketimi bizden kat be kat fazla ve içimi bir ritüel.

Hem kahveyi dökerek getirdiler hem kahve adeta bir çamurdu
Ören
Halikarnas Balıkçısı'nın söz ettiği Gökova'nın Türkevi köyünde artık termik santral var
Ören
Gökova sahilinde bir futbol sahası. Yaza kadar kimseler gelmeyecek
"Sırtını dağa dayamış" dedikleri burası olsa gerek 


Ören ile Akyaka arası Akbük
Akbük
Akyaka'ya doğru...
Gökova 
Akyaka
Akyaka'da denizi buz gibi bir koy
Neyse, ne anlatıyordum, kahve sohbetine geçtik. Akyaka’ya gelince durmadık ve Köyceğiz’e kadar devam ettik. Köyceğiz’in de aynen Ören gibi diğer adı huzur olmalı. Hele şu mevsimde. Göl hiç oynamıyor, yüzen bir iki kuş hareket etmiyordu. Köyceğiz’de göl kıyısında oturmayı çok severim. Yıllardır orası bana iyi gelir. Sahilde oturup Dalyan tarafına bakarken dalıp gidersiniz. Hiç gürültü olmaz, hiç bir şey hızla hareket etmez. Tabii bu dediklerim yaz dışındaki aylar için geçerli. İşte buralarda yaşamanın nimeti derken bunları kastediyorum. Köyceğiz çarşısının içinde bir esnaf lokantası aradık ama öyle bol kepçe tencere yemeği yapan yer bulamadık. Balıkçı, balık ekmekçi, kebapçı ve köfteci var ama bol kepçe yok. Demek ki talep yok. Biz de bir çorbacıya oturduk, bizim İstanbul’da alıştığımızın dışında bir biçimde yapılmış paça çorbası içtik. Çok lezzetliydi. Bir çöp şiş ve köfte de söyledik, öğle yemeğini hallettik. Yine kötü bir kahve geldi, içmeden bıraktık. Ve Fethiye’ye doru yola devam ettik. Dalaman Fethiye arası yolu çok iyidir. Yer yer Akdeniz’in lacivert sularını görürsünüz. Arada gizli kalmış koylar vardır. Onlardan birine dalıp girdik. Mesire yeri statüsünde olan, hani girişinde kulübe olan ve bilet kesilen yerlerden biriydi. Tabii kimse yoktu. Sadece resmi plakalı siyah bir makam aracı duruyordu ve denizde bir çift şakalaşarak yüzüyordu. Bizi görünce tedirgin oldular. Hele elimizde makina ile fotoğraf çekerken sesleri kesildi. Makam arabasıyla karısını alıp gözlerden uzak sakin ve gizli bir koyda yüzen bir bürokrat/mülki erkan olacağını hiç düşünmüyorum. Neyse, herkesin özel hayatı kendine. Oradan Fethiye’ye doğru devam ettik ve kalacağımız Yacht Oteli’ne geldik. Bu otelden iki tane var, bizim kaldığımız adında Butik kelimesi geçeni. Tam marinada, gayet temiz, odaları çok makul, kahvaltısı harika bir oteldir. Denize bakan odaları çok sessiz olan bu otelin kahvaltısına neden harika dediğimi anlatmak için şu kadarını söyliyeyim; büfede tam sekiz çeşit peynir vardı. Terasta Fethiye körfezine bakarak kahvaltı etmek gerçekten çok zevkli. Buraya da yazın hiç gelmedim çünkü Fethiye’nin içi yazın dayanılmaz sıcaktır. Aslında Fethiye’nin içine yazın gelmeme sebebim, o mevsim Faralya’ya gitmem. Orasına ayrı bir düşkünlüğüm var. Faralya ile ilgili birkaç yazı yazdım.

Akyaka yolundan
Köyceğiz 
Köyceğiz çarşısı



Köyceğiz'de Bodrum'daki Tepecik camiine çok benzeyen bir cami.
Gizli koylardan...
Otelde dinlendikten sonra uzun bir yürüyüşe çıktık ve akşam yemeğini yiyeceğimiz Girida balkıçısına vardık. Akşam yemeğini ve ertesi günü bir sonraki yazıya bırakıp Fethiye ile ilgili bir iki not aktarmak istiyorum. Gördüğüm kadarıyla belediyesi iyi çalışıyor. Her gelişimde birşeyler yapılmış, parklar bahçeler eklenmiş görüyorum. Ama arada yaptıkları öyle bir yapı var ki söz etmeden geçemeyeceğim. Yeni bir meydan açılmış ve meydanın başladığı yere bir kültür merkezi yapmışlar. Uzaktan bir depoya benziyor. Yakından üstü kapatılmış sabit pazar mimarisinde. Binanı rengi berbat, şekli şemali kötü ötesi. Bu projeyi kim çizmişse çizmiş, parasını almış gitmiş. Pekala da o projeyi onaylayıp o mimara para veren belediye yetkililerine ne demeli? Hadi mimar kötü. Sen niye o mimarı seçtin ve o projeyi onayladın yahu diye sorarlar adama. Tabii iyi şeyleri de var. Mesela Çalış bölgesine doğru büyüyen Fethiye’nin sahiline restoran, kafeler, barlar açılmış. Sahile kilometrelerce tartan yürüme yolu yapmışlar. Her gidişimde spor yapan, yürüyen insanları görüyorum. 

Yacht Otelindeki odadan görünen
Fethiye'ye akşam çökerken
Fethiye'nin en güzel bölgesi bana göre Karagözler mahallesi. İstanbul'un Büyükadası ile 1.Levent mahallesi karışımı bir bölge
Karagözler mahallesinden
Yeni yapılan sahil şeridi
Acayip bir bina; Kültür Merkezi
Ne yazayım bilemedim

Karagözler mahallesi
Fethiye de Bodrum gibi, belli bölgelerde denizi görebilmek için teknelerin açılmasını beklemek lazım
Yeni meydan. Bizde meydan ne kadar taş ve çıplak olursa o kadar iyi olduğuna dair bir anlayış hakim
Meydanın sonundaki park
Sahil şeridinin eski bölümü

Fethiye'ye adını veren Tayyareci Fethi Bey
Fethiye'nin merkezinde yürürken kaşınıza antik tiyatro çıkabilir diyecektim ki tel örgüler gerilmiş, brandayla kapatılmış

Fethiye aslında bir bisiklet cenneti. Bisikleti olmayanı dövmek lazım. Dümdüz bir şehir ve çok çok uzun bir sahil şeridi, bisiklet için de çok uygun yollar var. Bisiklet, yürüme yolları birer medeniyet göstergesi. İşte otelimizden rakı balık yapacağımız Girida’ya kadar tahminen 6-7 km yürüdük, balıkları ve mezeyi seçip, rakımızı söyledik masaya oturduk. Yediklerimiz, içtiklerimiz yani Girida ve bu mevsimde Faralya görüntüleri ile bazı Fethiye notları bir sonraki yazıya.