7 Şubat 2013 Perşembe

Bodrum'a ikametgahımdan sonra vergi numaramı da taşıdım


Geçen yazıda, bir haftalık İstanbul seyahatimin ilk bölümünü yazmıştım. Bilmeyenler için söyliyeyim, dört yıl önce evimi taşıdığım Bodrum’a artık işimi de taşımaya karar vermiştim. Geçen haftaki İstanbul seyahatimin amacı İstanbul’daki ofisimi boşaltıp Bodrum’a taşımaktı. Bilgisayar türü ekipmanı kamyon ile göndermemek için de arabayla gitmiş, cihazları yükleyip Bodrum’a dönmüştüm. O gün bu gündür Bodrum’daki ofisin bitmesi için uğraşıyorum. Malum burası Bodrum, kimse aceleyle iş yapmaz. Ben de bunu bildiğimden yılbaşından önce ofisi bulmuş, henüz inşaatı tam bitmemiş ofisi kiralarken Şubat ayının başında taşınacağımı söylemiştim. Söylemiştim ama ne fayda. Bugün ayın yedisi oldu ve sabahleyin kamyondan malzeme boşaltılırken seramik ustası hala taşları döşüyordu. Anlayacağınız ofise taşındım ama yerleşemedim. Birkaç gün daha sürecek gibi.

Neyse, işin Bodrum kısmını ileride daha detaylı anlatırım. Şimdi kaldığım yerden İstanbul kısmını anlatmayı sürdüreyim.

"Amirim" Selçuk, Uğurcan
Yurdaer Hoca, Oğuz
Ayşegül ve Rezzan. Rezzan hala elindeki Ericksonn telefonu kullanıyor. Fabrika sadece onun için yedek parça üretiyor belki de...
İstanbul’da kaldığım altı gecenin beşinde dışarıda yemekteydim. Aralıklarla ve sınırlı gün için gelince gece programlarım biraz sıkışıyor. Ama artık alıştım. Daha İstanbul’a gelmeden bir hafta önce hangi akşam nerede kimlerle birlikte olacağımı organize ediyorum. Bu da işin zevkli yanı. İşte aynı bu şekilde önceden ayarlanmış bir yemek için 30 Ocak çarşamba akşamı ekiple Şehir Meyhanesi’nde buluştuk. Ekip dediğim benim 30 yılı aşkın süredir dostum olan arkadaşlarım. Üniversiteden sınıf veya devre arkadaşlarım. Mezuniyetten sonra bir ara dördümüz –yani ben, Yıldırım, Haluk ve Uğurcan- aynı ajansta, Yorum Ajans’ta çalışmıştık. Sonra aramıza fotoğrafçı kadrosundan Serdar Tanyeli gelmişti. Zaman içinde teker teker ayrı ajanslara veya kendi işlerimizi kurmak için dağılırken mesela Melis kadroya eklenmişti. Ben Melis ile hiç birlikte çalışmadım ama yirmi küsur yıldır Haluk ile evliliğinden ve öncesinden beri dostluğumuz sürüyor. Derken yıllar içinde başka arkadaşlarımız katıldılar. Ben İstanbul’da yaşarken her cuma çekirdek kadro değişmemek üzere buluştuk. Öyle birkaç yıl falan değil, yirmi yıldan söz ediyorum. Bazen masada dört beş kişi olurduk bazen on onbeş kişi. Tabii evliliklerle kadromuz arttı. Bazen boşandık, azaldık ama hukuki ve medeni birliktelik bittiyse de dostluklarımız bitmedi. İşte çarşamba akşamı uzun zaman sonra geniş kadro bir araya gelebildiğimiz için çok ama çok mutlu oldum. Aramızda Yurdaer Hocamız da vardı ki benim onunla dostluğum başkadır. Daha önce de yazmıştım, önce benim akademi yıllarımda hocamdı. Grafik tasarımı bana sevdiren en önemli insandır. Mezun olduktan sonra hiç kopmadık, arada sırada buluşup rakılar içtik. Derken ben kendi ofisimi kurdum ve hocayla daha sık bir araya gelir olduk. Beş altı yıl boyunca hemen hemen her hafta buluşup önce meyhaneye, oradan bir bara, oradan başka bir bara uğrayıp geceyi devam ettirerek İstanbul’u turlardık. Benim evlenmemi istemedi, her tehlike hissettiği ilişkimde kışt kışt dedi. Ama her erkek gibi ben de o işi yaptım. Bu sefer de hocayı şahidim yaptım. Hem ben hem karım Derya onun öğrencisiydik zaten. Derken hoca Mimar Sinan’ın grafik bölüm başkanı olduğunda beni, Haluk ve Uğurcan’ı mezun olduğunuz okula borcunuzu ödeyin bakalım deyip göreve çağırdı. Kaçmak ne mümkün. Tıpış tıpış gittik. Dolayısıyla hocayla bu sefer mezun olduğum eğitim kurumunda beraber hocalık yaptım. Sonra hoca emekli oldu, o kapıdan çıkarken ben bacadan kaçtım. Işte böyle geçmişi olan bir dostluktan söz ediyorum. 


Melis, Serdar

Yıldırım, Haluk, Ayşe





Dediğim gibi Yıldırım, Haluk ve Uğurcan ile üniversitede başlayan ve süregiden dostluğumuz var. Kaç kere tatile beraber çıktık, kaç kere yurt dışında birlikte gezdik, kaç gece masa başında sohbet edip yiyip içtik saymak mümkün değil. Uzatmıyayım. Bu ekiple Beyoğlu’ndaki Şehir Meyhanesi’ne gittik. Soğuk bir İstanbul akşamıydı, meyhanenin üst katında şömine başındaki büyük masaya kurulduk. Bir anlamda İstanbul’a biraz daha veda ettiğim bu seyahatimin anlamlı bir gecesi oldu. Meyhane nasıl mıydı? Ne fark eder? Biz yedik içtik, sohbet ettik, güldük. Bir daha gider miyim? Duymasınlar ama gitmem herhalde. Asmalı Cavit’in yerini tutmadı. Belki de tuğla duvarlı mekanlardan sıkıldım. Bana Beyoğlu’nda her yer artık aynı gelmeye başladı. O yüzden Beyoğlu’nda olmasına rağmen Cavit’i ayrı tutuyorum ve bundan sonra Karaköy Lokantası, Balıkçı Sabahattin, Giritli ve mesela Kuruçeşme’de Marina’ya gitmeyi tercih edeceğim herhalde. Maceraya girmeye gerek yok, bu saydıklarım benim için İstanbul’un Avrupa yakasının en iyi yerleri. Bu ayarda yeni bir yer açılırsa deneriz bakarız elbet.

Ertesi gün toplantı falan yoktu ve tüm günü ofisi toparlamakla geçirdim. Akşam ise bu sefer epey uzak bir noktaya, Florya’ya gittim. Florya’da dayım, yengem ve kuzenlerim yaşarlar. Onlarla da çocukluğumuz aynı apartmanda ve aynı yazlıkta geçti. Ilkokul çağının sonunda farklı yerlere taşınıldı ama tabii bu kadar köklü, taa çocukluktan gelen bağ kopmadı, sürüp gidiyor. Belki senede iki üç kez bir araya gelebiliyorduk. Çünkü kuzenlerim Ataköy ve sonrasında Florya taraflarındayken ben Fenerbahçe ve sonra Bebek taraflarındaydım. Eh iş ve uğraşlar da farklı olunca İstanbul denen cangılda o mesafeler kolay aşılır mesafeler olmaktan çıkıyor. Hele sonra araya semt değil şehirler ve yüzlerce kilometre girince görüşme sıklığı azaldı. Ama bilirsiniz işte, çocukluk birlikte geçtiyse, neredeyse kişilikler beraberken oturmaya başladıysa yıllar geçince sevgi azalmıyor. Bir yerde buluşuyorsun ve oradan devam ediyorsun. Bazen Bodrum’da bir araya geliyoruz bazen de işte böyle istanbul’da. Perşembe akşamı da Florya’da Kaşıbeyaz’ın balık bölümündeydik. İlk kez gittim. Ben böyle büyük balıkçılara, kebapçılara sanayi tipi mekanlar diyorum. Ama en şaşırdığım şey de lezzetlerinin gayet yerinde olması. Kaşıbeyaz’da balığın kralı şahane lüfer yedim. Mesela Beyti’ye gidince hiç kötü bir şey yer misiniz? Mümkün mü? Benim tercihimin küçük, on onbeş masalı mekanlar olması başka bir konu, lezzet başka. Şimdi hemen buraya bir Bodrum durumu saplıyayım. Bodrum’da hem mekanlar küçük ve sevimli hem lezzetler çok iyi. E olacak o kadar. Burası Bodrum… Burada Bodrum’lu Hayat yaşanıyor diyelim ve fazla laf yemeden konuyu geçelim. O akşam neşeli, kahkahalı, anılarla dolu güzel bir gece geçirdik.

Kaşıbeyaz'da gayet lezziz girizgah
Tartışmasız biçimde balıkların kralı lüfer
Ailemizin son üyesi Alisa annesi Gülşah'ın elinden kurtulup masaya doğru sarkma niyetinde

Yengem Nursel ve kuzen Nilgün. Solumda oturan Osman ve Cem'in fotoğraflarını çekmeyi unutmuşum
Cuma günü danışmanlığını yaptığım kurumdaki ekiple holdingde buluştuk ve Beylerbeyi’ne balık yemeğe indik. Bu blogda işlerden söz etmiyorum o yüzden kurum ismi yazmıyorum. Ama o kurumlardaki nitelikli dostlarım benim hayatımın önemli insanları olduklarından onlardan söz ediyorum tabii ki. Geçen hafta salı gecesi Cavit’te beraber yiyip içtiğimiz Okyar ile bu sefer mesai arkadaşları eşliğinde, pırıl pırıl güneşli ama serin bir cuma günü bogaz kıyısında güzel bir yemek yedik. Ben öğlenleri asla rakı içmem. Başka deyişle güneş mızrak boyuna inmeden içmem. En fazla içtiğim bir kadeh şarap olabilir ki o da yılda bir kereyi geçmez. Yazın da birkaç şişe bira içmişliğim vardır. Hani sıcakta, patates yanında buz gibi biradan söz ediyorum. Bilenler bilir ikinci birayı içersem beni çarpar, uyku bastırır. O yüzden ben rakı sofrasını severim, hem mezelerini, hem rakıyı, hem sohbeti hem de ritüeli bana uyar. Bira gazoz gibi geliyor, hamallık addediyorum. Beyaz şarabı zaten içki sınıfına sokmuyorum ve ağzıma sürmüyorum. Kırmızı şarabı çok seviyorum ve dediğim gibi onu da akşam içebiliyorum. Yani Beylerbeyi’nde sahilde balık yerken epey tereddüt ettiğimi itiraf edeyim. Ama daha yapacak işlerim vardı bir kadeh ile de masadan kalktığımı hiç hatırlamadığımdan su ile yetindim. Buradan yazıyorum; boğaz kıyısında bir rakı balık akşamı yapmak farz oldu.

Beylerbeyi'nde masamın manzarası

O günün kalan bölümünde artık ofisteki son toparlamaları yapıp, kolileri kapatıp kendimizi Asmalımescit’teki Şimdi’ye attık. Bu da yıllardır ofisi paylaştığım Selin ve birlikte çok iş yaptığım Murat ile bir manada ofise veda içkisi niteliğindeydi. Bu arada Selin ve Murat ile de geçmişten gelen hoca-öğrenci ilişkimiz de olmuştu. Yıllar ne çabuk geçiyor diyeceğim hiç ilginç bir laf olmayacak. Yıllar gibi o akşam içkiler de çabuk geçti. Güya bir akşamüstü içkisi için buluştuk, tabii beceremedik ve akşam yemeğine bağladık. Ama atıştırdığımız için pek yiyecek hal kalmadığından (tabii içmeye hal hep kaldığından) o akşam Asmalı Cavit’te arkadaşlarıyla olan Ahmet Coka ve Hülya’nın masalarına biraz takılalım dedik. Ve olaylar gelişti… 

Selin ve Murat ile Şimdi'de
Ertesi sabah saat 5:30’da uyanıp 07:00 feribotuna bineceğimden fazla geçe kalmadan otele döndüm. Feribotta koltuğa kafamı yasladım ve içim geçmiş. Bandırma’ya yarım saat kala uyandım. Bir haftanın taşınma işlerinin verdiği bedensel yorgunluğun yanında geceleri geç saatlere kadar süren yemeklerin etkisi feribot Bandırma’ya yanaşınca geçti. Önümde Bodrum’a kadar bir yol ve yeni hayatımın yeni bir evresi vardı. 

Böyle bir trafiği bıraktım...
Böyle bir trafiğe doğru aktım
Bodrum'a kadar bana eşlik eden müzikler
Öğle yemeğini Akhisar'da Keskinoğlu'nun restoranı Tavvuk'ta yedim. Bu rotada sadece köfteci vardır ve köfteden bıkanlar için gayet iyi bir seçenek. Herşey lezzetli geldi.
İşte en sevdiğim tabelalardan biri. İzmir otobanından Bodrum çıkışı
Bu da Bodrum'a doğru Söke'den geçerken

Bafa gölü kıyısı
Artık işim de Bodrum’a geliyordu. İstanbul’dan biraz daha uzaklaşıyor, Bodrum’a biraz daha yaklaşıyordum. Bu üniversite çağımdan beri istediğim bir şeydi. İkibindokuz yılında en önemli adımımı atmış, evimi Bodrum’a taşımıştım. İkibinonüç yılında da işimi taşıyordum. Istanbul artık daha az gideceğim, doğup büyüdüğüm ama son dönemde beni mutlu etmeyen şehir olarak biraz daha ardımda kalıyordu. Işlerini yaptığım kurumlar İstanbul’da olduğundan tabii yine gidip geleceğim. Dostlarım, arkadaşlarım, akrabalarım İstanbul’da. Her ne kadar annem ve kız kardeşim bu yıl Bodrum’a taşındılarsa da köklerim tabii İstanbul’da. Bunun tuhaf bir etkisi oluyor. Ancak her gidiş gelişimde biraz daha uzaklaştığımı hissediyorum. Nedeni bir tane değil, birden fazla. İstanbul’da artık İstanbul’da doğup büyüyenlerin azınlıkta kalmasını sayabilirim mesela. Çocukluğumun ve gençliğimin İstanbul’u ile hiç ilgisi kalmayan, adeta bir ortadoğu şehri görüyorum karşımda. Her geçen gün Dubai olma yönünde gelişen bir şehirden söz ediyorum. Koruması gereken mimarisine, yapısına, adetlerine neredeyse kin duyan bir kitlenin hoyratça örselediği bir şehir olan bugünkü İstanbul’un benim sevdiğim şehir ile ilgisi gitgide azalıyor. Hayatında bogaz kıyısına inmemiş insanlarla kendimi hemşehri olarak göremiyorum. Babalarımızdan Beyoğlu’na kravatsız çıkılmadığı zamanları dinleyerek büyüdük. Şimdi öyle bir şeyi bekliyor değiliz tabii ki, demem o değil. Ama hiç olmazsa İstanbul’u, kültürünü, doğasını seven, ona saygı gösterip koruyan insanlar olsaydı. Gele gele Taksim’e eski kışlanın kopyasını yapan bir zihniyete geldik. İstanbul’da doğmayan, büyümeyenlerin yönettiği İstanbul bu kadar oluyor işte.

Bodrum'a on kilometre kala yol kenarında durup iyot kokusunu içime çektim
Bu iki yazıyla İstanbul ile aramdaki resmi anlamda kalan bağlarımdan birini daha kopardığımı anlattım. Önce ikametgahımı aldım İstanbul’dan. Sonra geçen hafta vergi numaramı aldım. Şimdi sıra son resmi numara olan 34 plakalı aracımı 48 plakalı bir araç ile değiştirmek. 48 yaşında ayrıldığım İstanbul’dan 48 plakalı bir şehirde yaşıyorum. Bundan dolayı da mutluyum. Mutluluk her neredeyse yakalamak herkesin hakkı. Bedeli neyse ödeniyor bir şekilde. Önemli olan karşılığında ne aldığınız. Ben özlediğim huzuru, maviyi, temiz bir çevreyi, muhteem güneşi, doğayı, neşeli insanları… anlatılmaz lezzetleri… sakinliği ve yavaşlığı aldım. Darısı isteyenlerin başına. Nasıl olsa burada buluşuruz.

Eve varış...


2 yorum:

  1. Artık tamamen Bodrumlu oldunuz.Güle güle oturun.Yeni ofisinizde.Hayırlı işler.

    YanıtlaSil
  2. Hayırlı olsun, ne güzel işinizin de artık yanı başında olması. Aman plakayı bir an önce 48 yapın, kasko bayağı ucuzluyor. Bu arada sağlık sigortasında da ikametgahı Datça yapınca neredeyse yarı yarıya indirim aldık..Yaşasın bizim buralar :))

    YanıtlaSil