3 Nisan 2013 Çarşamba

Bodrum-Antalya-Üçağız/Kekova-Bodrum rotasından notlar


Yine iş için Antalya’ya gitmem gerekti. Müşteri adayım olan kurumun sahibi sonunda dayanamayıp “araba kullanmayı çok mu seviyorsunuz?” diye sordu. Haklı, çünkü her defasında “Eğer isterlerse İstanbul ofisimizde bir araya gelebiliriz” diye haber yolluyor. Uçağa atlayıp bir gece İstanbul’da kalıp toplantıyı yapıp dönmektense 5 saat araba kullanıp, Ege’nin bu mevsim sakin olan şahane manzaralı yollarından geçip o müthiş görüntüleri tekrar tekrar seyretmek benim için çok daha cazip. Araba kullanmayı da çok sevdiğim doğru. Araba kullanmak bir tür terapi. Başka hiç bir şey düşünmüyor, müzik dinleyip etrafın güzelliklerini yaşıyorum, iyi geliyor. Canımın istediği yerde durup birkaç fotoğraf çekiyorum, kahve içiyorum falan. Bu sefer Antalya’da cumartesi günü yapılacak toplantı için cuma öğlenden çıktım. Yine yolu uzatıp geçen sefer dönüşte kullandığım rotayı gidişte kullandım. Yani Pınarlıbelen, Mazı, Çökertme, Ören üzerinden Akyaka’ya vardım. Bu yol kısa gibi görünse de virajları, darlığı ve kışın tahribatını yansıtan yol olduğu için diğer seçeneğe oranla bir saate yakın uzatıyor. Sonrası malum, Köyceğiz, Fethiye üzerinden Elmalı’ya, oradan Toroslar’ı aşıp Antalya’ya inmece.

Bakın bu yol benim ofisten tam 6-7 km sonra. Bir anda başka bir ortama giriyorsunuz.
Gökova yolunda yaklaşık 35 dakika hiç bir araca denk gelmedim. Trafiği tıkayan tek unsur bu sevimli hayvanlardı
Yemyeşil Pınarlıbelen tarafları

Her geçişimde durduğum, Yukarı Mazı'daki nokta. Burada bir fotoğraf çekmeden asla geçmiyorum. Karşıda Datça. Bir gün bunları aynı yazıda peş peşe yayınlıyayım
Ofisten cuma günü öğlene doğru çıktım. Dediğim gibi Pınarlıbelen üzerinden Gökova'ya paralel rotayı izleyip yemek için Ören'e girdim. İnanılmaz bir hava vardı. Ören hep sakindir. Orada da yaz hazırlığı başlamış, çevreden tek tük insan sesi geliyordu. Aşağıda fotoğrafını göreceğiniz, sahile iki masa atmış bir minik lokantaya uğradım. Garson kıza köfte var mı dedim. Ben yeni başladım durun patronu çağırayım dedi. Epey bir bekledikten sonra patron geldi. Bir salata bir köfte ile sahilde çıt çıkmıyorken Gökova'yı dinleyerek yemeğimi yedim. Gezinin iyi geçeceği daha ilk moladan belli olmuştu.

Ören sahili 
Ören
Soldaki masaya oturdum

Biliyorum akllanmadın mı diyeceksiniz ama Antalya’da yine balık yedim. Daha doğrusu kebap yeme niyetiyle otelden çıktım ama yağlı etler gözümün önüne gelince yine balığa döndüm. Bu kez, birkaç yıl önce gittiğim, kaldığım otele yakın, manzarası iyi bir yer vardı ona gideyim dedim. O gidişimde yaz ayıydı, dışarıda oturmuş, çok uzun kalmamış beyaz peynir, balık ve salata yiyip kalkmıştık. O zaman da ismi aynı mıydı hatırlamıyorum, şimdi Stella’s Manzara yazıyordu. İçerisi gayet şık. Manzarası yerinde ama hava biraz serince olduğundan terasta oturmadım. İlk dikkatimi çeken şey yandaki masanın spagetti ve et söylemesi oldu. Eyvah dedim, burası her şey yapıyor. Garsona mezeleri nereden seçebileceğimi sordum. Ortaya meze seti getiriyoruz dedi. Ben seçeyim o zaman dedim. Yok zaten altı çeşit var deyince durum netleşmeye başladı. Balık olarak da sadece çipura ve levrek dedi. Lagos yok mu yani diye sordum. Yokmuş. Tam anlamıyla ortalama bir restorana girmişim. Çok açtım, yolu iyice uzatıp 7 saat araba kullanmıştım ve rakı içmek istiyordum. Oradan kalkıp başka yere gitsem diye düşündüm ama nereye gidecektim? Antalya’yı iyi bilmiyorum. Kaderime razı olup n’apalım dedim ve kaldım. Sonuç tabii hüsran. Garsonlar sevimli, candan, servis iyiydi. Bunda kalabalık olmamasının payı ne kadardır bilmiyorum. Ama yemekler vasatın da vasatıydı malesef. Meze seti dedikleri fotoğrafta göreceğiniz altı çeşit meze. Bunlardan da barbunya orada yapılmış ama diğerleri hazır satılan mezelerdi. Aksi halde hepsi bu kadar lezzetsiz olamaz. Balık da kuyruğu masaya gelene kadar bir yerde kaptırmış, kötü pişirilmiş, son derece lezzetsiz bir levrekti. Zaten tamamını yemedim. Yol yorgunluğu ile otele döndüm yattım. Serpme adındaki balıkçıyı da deneyeceğim. Orası ile ilgili kötü şey duymadım. O da fos çıkarsa Antalya yolculuklarımda sadece et yiyeceğim artık.

Stella's Manzara'da yediğim bu mezelerden barbunya pilaki hariç diğerleri kesinlikle büyük marketlerde satılan hazır mezelerdendi. Çok kötüydüler
Son yılların en kötü levreği. Kuyruğu da kaptırmış zaten
Antalya falezleri doğanın bahşettiği harikalardan. Bu binalar da bizim bu işlerden ne kadar anlamadığımızın kanıtı
Adı Allina diye okunan meğerse aslı Alpina olan kahvaltı ettiğim mekan. Tam körfezin dibinde.
Fethiye-Korkuteli rotasında Toroslar
Antalya'da mimozalar... Arkada körfez ve daha arka planda karlı zirvelerle Toroslar

Ertesi gün toplantıyı bitirip saat dörde doğru Kaş istikametine yollandım. Antalya’nın trafiği İstanbul’u aratmıyor. Çok sayıda kavşak olması ve uzun süre ışıklarda beklemek sıkıyor. Şehire varışım tam iş çıkışı saatine denk geldiğinden çok zaman kaybettim. Şehirden çıkışım da cumartesi trafiğine denk geldi herhalde ki bir türlü Kaş yoluna ulaşamadım. Sonunda Kemer yoluna girdim ve keyfim yerine geldi. Soluma Akdeniz’i alıp Kekova istikametini tuttum. Yol boyu tünel inşaatı, bakım çalışmaları biraz işi uzattı ve gün batımı saatini kaçıraraktan Üçağız’a varabildim. Kekova Pansiyon’a yerleştim. Orasını yedi sekiz yıl öncesinden biliyorum. Denizin dibinde. Üçağız sakin bir köy. Hele bu mevsimde. Ama ne kadar sakin olursa olsun bir adet üç dört yaşlarında, herşeyi ağlayarak veya şımararak isteyen Türk kızı, onun peşinden koşan ve ikide bir kızına “yapma babacığım” diyen sapkın Türk babası ve pansiyonun kedilerini görünce çığlık atıp “alın bunları buradan” diyen hasta ruhlu anne olunca ortalık karışabiliyor. Ama ne olursa olsun keyfimi kaçıramadılar. Hemen odamın önündeki sedire oturup tahta masaya gelen köy peyniri ve bahçeden toplanmış zeytinle rakımı yudumlamaya başladım. Denizden gelen hafif esinti bahçedeki limon ağaçlarının açtığı çiçeklerin mayhoş kokusunu masama taşıyordu. Kaldığım odanın hemen yanı mutfaktı. Bir ara öyle güzel kızartma kokusu geldi ki dayanamadım ben de istedim. Yine köyde yetişmiş biber, patlıcan, patates kızartmasının üstüne yoğurdu döküp rakıya çok yakışan lezzetli bir meze yaptım. Oranın domatesi, biberiyle küçük bir de salata ekleyince masa mükellef bir rakı masası oldu. Daha Bodrum’dayken telefonla aradığım pansiyonun sahibine balık alırsın değil mi diye sormuştum. O akşam masaya bir iri barbun ve bir de mercan gelince nasıl keyiflendim anlatamam. Dünyanın parasını verip berbat balıklar yedikten sonra Üçağız köyünde orada tutulmuş balıklarla, şahane lezzetlerle donanmış mütevazı rakı sofram müthişti. Masada yalnız oturmaktan hiç sıkılmam. Rakı sofrasında tek başıma olmayı severim. Bazı insanlar mutlaka birileriyle olmayı seçerler. Benim için yalnız olmak sorun değildir. Dostlarımla aldığım zevk ile yalnızken aldığım zevk farklıdır. Galiba zor olan yalnızken de sofranın tadını çıkarabilmek. Cumartesi akşamı anlattığım ortamda kaç saat oturdum bilmiyorum ama yatarken çakırkeyif olmuştum. Derin bir uyku çektim. Sabah kafamda üç şiş ile uyandım. Üçağız’ın haşereleri kafamda gezinmişler, izlerini de bırakmışlar. Bir akşam önce yemek yediğim masada bu sefer hafif bir kahvaltı yaptım. Hava oyun oynadığı için aklımdaki tekne turu programını es geçip köyün içinde biraz turladım ve hesabımı ödeyip Bodrum’a doğru yola çıktım. Kekova Pansiyon da bu yöredeki diğer pansiyonlar gibi bir mekan. Lüks arıyorsanız bu bölgeye gelmemeniz lazım. Benim için temizlik önemli. Lüks olsun diye bir derdim yok. Antalya’da kaldığım otel oldukça lüks bir oteldi. Bir gece sonra kaldığım pansiyonun ise lüks kavramıyla uzak yakın ilgisi yoktu. Antalya’daki otelin bir odasının dekorasyon ve malzeme parasıyla iki tane pansiyon yaparsınız üste de para artar. Yani önemli olan sizin o pansiyonun bulunduğu çevreden, doğadan, ortamdan nasıl etkilendiğiniz. Her ortamın kendine ait bir lezzeti var diye düşünürüm. Ha bu arada hayatta hiç bir kuvvet beni çadıra sokamadı onu da söyliyeyim. Tamam lüks aramıyorum ama çadır benim için sefaletle eş anlamda.

Gün biterken Demre yönünden Üçağız sapağına gelmezden hemen öncesi. Bundan sonra bu nokta da buradan her geçişimde durup fotoğraf çekeceğim bir yer oldu
Kekova Pansiyonundan
Bahçeden zeytin ve salatalıkla pansiyon sahibinin özenle hazırladığı peynirli giriş mezesi
Galiba bu kadar güzel kızartmayı bir de Mazı'da yemiştim
Basit bir salata ama lezzeti anlatılacak gibi değil. Her şey köyden olunca...
Barbun ve mercan kardeşler. Oralılar "taş barbunu" diyor, Bodrum'da "kaya barbunu" deniyor
Rambo lakaplı kaptanın kartviziti. Çok özgün bir tip. Konuşmak eğlenceli, hikayesi bol insanlardan
Sabah uyandığımda odadan çıkar çıkmaz manzara


Kekova Pansiyonun konumu

Hamidiye 1. Dünya Savaşı sırasında Kekova'da gizlenip bakıma girmiş. Oralara nasıl girdi bilmem ama gelen geçenin görmemesi normal


Elmalı-Korkuteli taraflarında ip gibi yollar
Yol boyu karlı Toroslar size eşlik ediyor


Bir Likya mezarının başına gelenler
Böyle bir viraj yeryüzünde var mıdır acaba?

Üçağız'da kalamar ayıklayan çocuk
31 Mart günü 28 dereceyi gördüm, kayıtlara geçsin istedim.
 Üçağız'ın coğrafi konumu ve manzarası müthiş. Kekova karşıda. Batık şehir bir efsane. Ada gibi olan Kale Köyü’ne giden tekneler buradan kalkıyor. Yazın yüzölçümünden beklenmeyecek kadar hareketli olan köyün yerlileriyle biraz sohbet edebildim. Onlar da bu kışı bizin Bodrum’da geçirdiğimiz gibi bol lodoslu ve yağışlı geçirmişler. İlk defa bu sene iki kere hortum olmuş. Köyün arkasındaki tepeyi aşınca inilen ova Antalya’nın bu bölgesinde olduğu gibi seracılık yapılan yerlerden. Hortum geçerken yolu üzerindeki seraları paramparça edip geçmiş. Bunlar hep küresel ısınmanın sonuçları tabii.

Üçağız'da da tüm Ege ve Akdeniz sahillerinde olduğu gibi yaz hazırlığı, bakım, onarım başlamış
Köyün sonunda antik mezarlık var

Bu bölge de sit alanı olduğundan temeli olan bina yapmak yasak. Çare, altına tekerlek takılmış kulübeler



Üçağız'ın arkasındaki tepeyi aşınca karşınıza çıkan verimli ova. Karşıki tepeyi de aşınca Antalya-Kaş yoluna çıkıyorsunuz



Öğlene doğru yola çıktım çünkü yaz saati uygulaması nedeniyle bir saat ileri gitmiştik. Kahvemi Kaş’ta içeyim dedim ve kasabaya girdim. Meydanda bir kahve içtikten sonra biraz turladım ve fazla oyalanmadan devam ettim. Kaş’ın merkezindeki birkaç sokağı çok seviyorum. Bana 1984 yılında ilk gittiğim halini hatırlatıyor. Sonra uzun yıllar gitmemiştim. Gidince de tanıyamamıştım. Küçücük, köy irisi diyebileceğim Kaş’ın yerinde yeller esiyordu. Her taraf apartman apartman. Bunlara villa diyorlar ama bildiğiniz üç katlı çift daireli apartman bunlar. Malesef canım Kaş son derece kötü büyüdü ve kimliğini kaybetti. Yazın sıcağında, asfalt yanarken apartmanlar arasında dolananları, yazın Kaş’a gidenleri anlamadığımı itiraf edeyim. Yol üzerinde Kalkan’dan geçerken aynı şeyleri orası için de düşündüm. Kaş’a gittiğim yıl Kalkan’a da uğramıştık. Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz, Fenerbahçe kulubünden abimiz Gürkan Abi Kalkan’ı ilk keşfedenlerden. Arkadaşı Erkut Taçkın ile orada ilk mekan açanlardan. Korsan adında bir restoranı vardı. Şimdi oğlu Uluç işi yürütüyormuş. Gürkan Abi keyif adamı, deniz subaylığından istifa etmiş, iyi rakıcıydı. Hatta galiba son görev yeri de bizim Fenerbahçe burnundaki deniz komutanlığının tesisiydi. Kalkan bana bunları hatırlattı. İlk gittiğim yıl sıcak bir temmuz ayıydı galiba. İstanbul’dan oraya kadar benim 73 model kırmızı vosvos kaplumbağa ile gitmiştik. Aklımda kalan sıcaktan uyuyamadığım ve güneş etkisini kaybetmeden pansiyondan adım atamadığım. Bir de sandalla bizi bıraktıkları kuş uçmaz kervan geçmez, arkası kayalık bir tepenin altında harika bir deniz olduğunu hatırlıyorum. Karadan yolu yoktu o yüzden tekneyle bırakmışlar bir süre sonra almaya gelmişlerdi. O ıssız tepede şimdi Patara evleri yükseliyor.

Evleri rahatlıkla görülen Meis adası
Kaş'ın çirkin yapıları insanı isyan ettiriyor. Bu kadar güzel bir coğrafyayı haketmediğimiz çok açık
Kaş'ta apatmanlar apartmanlar
Eski Kaş'tan kalan tek bölge artık çarşısı

Bu da malesef Kalkan'ın çirkin mimari yapılaşmasını gösteriyor
Yol boyu güneş pek yüzünü göstermediyse de ilginçtir ki Muğla il sınırını geçtikten beş dakika sonra güneş parladı. Bu bir mesaj mıydı bilmem ama iyi geldi. Öğle yemeği için Göcek’e girdim. Bir ay öncesine göre ortalık bayağı hareketlenmiş, dükkanlar açılmaya başlamış, bir çoğu da tadilata girmiş. Güzel havanın sonucu restoranlar doluydu. Yemeğimi çok sallanmadan yiyip artık başka mola vermemek üzere Bodrum’a kadar durmadan geldim.

Fethiye-Elmalı-Korkuteli-Antalya-Üçağız-Kaş-Fethiye yaparak tam bir daire çizdim, bu sapaktan ikibuçuk günde iki kere geçmiş oldum
Pek bilinmeyen Bodrum manzarası. Herkes merkeze ve koylara akın ettiği için bu iç bölgeler bilinmiyor. Çok sözünü etmeyeyim de biraz böyle kalsın. 
Göcek
Bu seyahatin rotası; turuncu gidiş, mavi dönüş rotam
İkibuçuk günde 1048 km yol yaptım. Antalya’da lüks bir otelde kaldım, lüks bir restoranda kötü bir balık yedim. Ertesi gün ise hiç bir lüksü olmayan sıradan bir pansiyonda pansiyoncunun elleriyle yaptığı şahane salatayı, kızartmaları ve lezzetli balıkları yedim. Güzel bir gezi oldu. Her defasında olduğu gibi bu coğrafyada yaşadığım, bu nimetlerden faydalanabildiğim için teşekkür ettim.



6 yorum:

  1. Sizin anlatımınızı çok seviyorum.Sabah sabah yeni yazınız olduğunu gördüğümde hemen okumaya giriştim herşeyi bırakıp.
    Geçen sene 23 Nisan tatilinde Kekova Pansiyonda kaldım ben de yürüyüş grubumla;sadece bir gece.
    Önümüze konan yemekler birbirinden güzeldi aynı şekilde.Ve manzara... Erken kalkma adetim olduğundan sabahın yedisinde çıkıp gördüğüm manzara kızıl ve mavinin pırıl pırıl denizde yansıması ve sadece su şıpırtısı. Anılarım canlandı.Kekova,Üçağız,Limanağzı bir kez daha gitmek istediğim yerler arasında.Sevgilerimle...

    YanıtlaSil
  2. güzel bir anlatım olmuş,
    balığın kuyruğu" esprisine çok güldüm; kaş ve kalkandaki yapılanma içler acısı, o kadar bilmiyordum orasını, 10 yıl yetmiş demek ki, bu coğrafyayı hak etmeyen olma yolunda hızla ilerliyoruz ne yazık ki..

    YanıtlaSil
  3. Ne kadar şanslısınız, kıskanılcak kadar hemde. Likya mezarının başına gelenler:) levrek,kalamar ayıklayan cocuk ama bomba olan kızartma :D Kalkıp yapıcam o derece..Ananemin ocag gızaatması (ocak kızartması) olsaydıda sizde ikram etseydik, sevgiler donuk ruhsuz ankara'dan. :/

    YanıtlaSil
  4. Yazı da fotoğraflar da çok hoş, tesadüfen karşılaştım ve için açıldı. Aynı zamanda afiyet olsun...
    Sevgiler...

    YanıtlaSil
  5. serdar bey merhaba,yukarıdaki haritada kumlucayı görünce bir kaç defa gittiğim adrasanı size tavsiye etmek istedim.belkide gitmişsinizdir fakat blogda bahsi geçtiğini görmedim.antalya yönünden kumlucaya gelirken bir trafik denetleme şube binası var,oradan 15 dk. kadar aşagı indiğinizde adrasan (çavuşköy) merkezi, 2-3 km sonrasında da adrasan sahili bulunuyor.sizin seveceğinizi tahmin ettiğim bir sakinliği var.büyük bir koy,bir tarafından dere denize karışmakta ve derenin üzerine oteller ve restoranlar oturma yerleri yapmışlar ki derenin serinliği bir yandan,derede yüzen balıklar ve ördekler bir yandan müthiş gerçekten.deniz mükemmel,likya yolu buradan geçmekte,gelidonya feneri de burada bulunmakta.yolunun uzak olması burayı hala korumakta.ufak pansiyon ve oteller var.tavsiye ederim eğer gitmediyseniz.birde sizin gibi istanbuldan kaçmış menderes bey var,kendisi orada profesyonel balık turları yapmakta.biz kendisi ile bir defa balığa çıkmıştık.sizin yeni yerlerde kafa dengi insanlarla tanışıp sonradan onları ziyaret etmeyi sevdiğinizi düşündüğüm için yazıyorum bunu.kimbilir adrasan yazınızı ve yeni insanlarla tanışma öykünüzü buradan takip ederim.sağlıcakla...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba. Adrasan'a yıllar önce yolum düşmüştü ama kalmadan devam etmiştim. Bir daha yolum oralardan geçtiğinde önerinizi değerlendireceğim. Düşündüğünüz için çok teşekkür ederim.

      Sil