3 Mayıs 2013 Cuma

Bodrum'da yavaş hayat


Evde sabah kahvaltılarında ve akşam yemeklerinde hem yiyecekleri hazırlarken hem yerken televizyonu açıyorum, o saatte haberler olduğundan öylesine bakınıyorum. Bu durum sadece kışın oluyor. Havalar ısınınca hayat bahçeye yayıldığından tv ile ayrı mekanlarda takılıyoruz. Yazın Yalıkavak’ta zaten tv yok. O yüzden mayıs ile ekim arası hiç tv seyretmiyorum. Dün akşam da yemek yedikten sonra üst kata, müzik dinlemeye geçecekken gözüm Sky 360’da Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı programına takıldı. Bir kere ben bu programı yıllar önce Atv’de bırakmıştım. O zamanlar onlarca kişi bir araya gelir bir konu üzerinde saatlerce tartışırlar ve hiç bir noktaya varmadan dağılırlardı. Kaç gece uykusuz kaldığıma hayıflanmıştım. Sonra bu programı bıraktım çünkü dediğim gibi sadece bir laf salatasıdır gidiyordu. Yıllar sonra Ali Kırca karşısına birini almış sakin sakin program yaparken görünce merak edip göz attım. Baktım ki konuk Osman Müftüoğlu. İlgimi çeken şeyler söyleyen biri olduğu için önce şöyle bir ayakta takılırken, biraz sonra ekranın karşısına geçip oturdum ve programı sonuna kadar izledim. Sohbet son yıllarda okuduğum, ilgi duyduğum “hayat, sağlıklı hayat, huzur, beslenme” gibi konuların etrafında geziniyordu. Anlattıkları benim İstanbul’daki hayatımla buradaki hayatım arasındaki farkı vurgular gibiydi. Bu konuyu biraz açmak istiyorum. Çünkü burada -veya herhangi bir kasabada- yaşamakla büyük şehirde yaşamanın farkını “yaşayarak” gördüğüm ve hala da görmekte olduğum için, okuyanlara bir yararım dokunabilir. Burada kitaplardan okuduklarımı satacak değilim. Hani alkali su içelim, sabah bir bardak ılık suya yarım limon sıkalım türünden şeylerden bahsetmeyeceğim. Bu konuları merak edenler zaten benim gibi kitapları alıp okuyorlar. Benim anlatacağım, burada yaşadıklarımın bana, bünyeme ve ruhuma etkisi.

Bodrum bir "cittaslow" değil ama İstanbul'dan sonra öyle geliyor

Bebek'te yaşadığımız evde güneş başka batardı
O evin en sevdiğim saati
 İstanbul’da yaşarken son 15-16 yılda evim ile işimin arasının hep yakın olmasına dikkat ettim. Daha önceleri ana baba evindeyken Kalamış’tan ve sonra Fenerbahçe’den karşıya gider gelirdim. O yıllarda “karşıya geçmek” hiç bu kadar sorun değildi. Sorun olmaya başladığında ve ikinci köprü açıldığında ben de yavaştan Avrupa yakasına, Rumelihisarı’na geçtim. İşim Zincirlikuyu’daydı. Sonra Bebek’e taşındım ve işimi de Levent’e taşıdım. Yani hep 5-6 km çap içinde kalan mahallere gidip geldim. Ama bu bile son dönemde ciddi sorun olmaya başlamıştı. Bir akşam üzeri Levent’ten çıkıp, 45 dakika sonra 1,5 km ötedeki Akmerkez’e geldim ve o gün dedim ki burası benim için bitmeli. Çünkü arabanın içinde sıkıntıdan ter içinde kaldım, kalbim hızlı atmaya başladı. Ne oluyoruz dedim kendi kendime? Alt tarafı işimden çıkıp evime gideceğim. Bebek yokuşunu tırmanmayı gözüm yemediği için işe yürüyerek gidip gelmeyi başaramadım. Ne yaparsınız ki İstanbul yedi tepeli bir şehir ve yürümek her yerde mümkün değil.

Asmalımescit'teki evimi sevmiştim ama Asmalımescit sadece rakı içip meze yemeye gitmek için güzel
Sonraki sene son bir gayretle, evi ve işi Beyoğlu’na taşıdım. Ev Asmalımescit’te, iş hemen 300 metre ötede İstiklal Caddesi üzerindeydi. Bu blogu izleyenler biliyor, yıllarca boğazda yaşayan biri için en olmayacak şeyi yapıp Beyoğlu’na geçtim. İş yeri bakımından Beyoğlu iyiydi ama yaşamak için asla bana uygun değildi ve Beyoğlu’ndan nefret edecek kadar bunaldım. Eskiden akşamları Asmalı Cavit’te, Refik’te, Yakup’ta yiyip içmeye gittiğim Beyoğlu iyiydi. Orada gece uykularım iyiden iyiye bozuldu. Cam açsanız gürültüden uyuyamıyorsunuz. Dünya kadar kira ödediğim sözüm ona rezidansın yan komşusu bir Karadeniz pavyonu çıktı ki gece onikide başlayıp sabah beşe kadar horon tepiyorlardı. Böylece uyku kalitem ciddi biçimde bozuldu. Sabahları yorgun kalkıyor, kendimi mutsuz hissediyordum. Evin kendisini sevmiştim ama bulunduğu mahalle hiç bana göre değildi. Böyle ondört ay yaşadıktan sonra temelli Bodrum’a taşındım.

İstanbul’da yiyecek alışverişimi ben de marketlerden yapıyordum. Hafta sonları Carrefour gibi yerlere gidip bulabildiğim sebzeyi -bazen dondurulmuşunu- alıyor, tavuk, et gibi gıdaları da aynı marketten hallediyordum. Koka Kola da alıyordum karton kutuda meyva suyu da. Eve barkodsuz giren gıda yoktu. Sebze derseniz orada ne seçenek varsa onu yiyeceksiniz başka çare yok. Tezgahtaki marul iyi değil ileride daha iyisini bulurum diye bir şey yok ki. Sonraları arada sırada Kadıköy’e geçip Kadıköy çarşısından alışveriş yapar oldum ama o da ayda bir falan.

Pazarda sadece sebze meyva falan yok. Bakın mevsiminde çiçek de satılıyor




Light peynir yemeyi Bodrum'a taşınınca bıraktım
Beyoğlu’nda soluduğum havanın kalitesini anlatmama gerek yok. Bebek’te yaşarken iyi kötü haftada birkaç kere sahilde yürürdüm. Beyoğlu’nda evde koşu bantı vardı. Bir süre onunla idare ettim. Ev-iş iş-ev arası çarp, böl, topla hepi topu git gel 600 metreydi. Bu kime yeter? Derken benim kolestrol yükselmeye ve şeker sinyalleri çakmaya başladı. Asmalımescit’in konumu itibariyle meyhanelerin dibinde yaşayınca rakı ile olan sohbet artmaya başladı. Marmara’nın civalı balıkları, yağda kızarmış gıdalar derken her geçen gün yavaş yavaş sağlığımdan götürmeye başladı.

Ve birgün “tamam” dedim “buraya kadar”. Detaylarını daha önceki yazılarımda anlattım tekrar etmiyeyim. Bodrum’a yerleştim.

Yerleşince ne oldu? İlk bir iki gece taşınmanın yorgunluğuyla nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum, sızmış olmalıyım. Sonraki günlerde bir gece uyandım. Dışarısı karanlık, zaten kepenkleri de kapamışım, içerisi iyice karanlık. Ama hiç ses yok. Hani çıt yok dediklerinden. Ne oluyor ya dedim ve kendi kendime öhö diye ses çıkardım. Baktım sesimi duyuyorum, demek kulakta bir sorun olmamış. Gitti sandım benim kulaklar. Bu kadar sessizliğe alışık değildim. O gün bu gün bu evde sabaha kadar deliksiz uyurken uykumu alıyorum. Eğer uykum kaçıyorsa o dönemde kafaya bir şeyi taktığım içindir veya gece yemeği ve içkiyi fazla kaçırmaktandır. Ki artık buna daha da dikkat etmeliyim. Neyse, sabahları trafik gürültüsüyle değil gün doğumunda bahçedeki bülbül ve türünü bilmediğim farklı kuşların cıvıltısıyla, eğer gün doğumu sırasında derin uykudaysam da bir kaç saat sonra komşunun horozlarıyla uyanıyorum. Sabah erken uçakla İstanbul’a gitmeyeceksem kesinlikle alarmı kurmuyorum ve hep aynı saatte kendiliğinden kalkıyorum. Beş yıl içinde birkaç kere yataktan kalkamayacak kadar yorgun olduysam bunun nedeni üst üste gelen hızlı gecelerdir, başka şey değil. Alarm sesi bende şehirdeymişim duygusu uyandırıyor çünkü yıllarca ben de o blü blü sesiyle uyandım. Alarm sesinin insanı sabah sabah strese soktuğu su götürmez.

Bir sabah bisikletle ofise giderken çay molası verdiğim bir an
Artık ofisten İstiklal Caddesi'ni değil Kos'u görüyorum
Bodrum sokaklarında bisikletle gezinmenin tadı başka
Geçen sabah arabaya bindim, camı açtım, bahçedeki çiçekler içeri daldılar. İstanbul'da sabahları arabaya bindiğim kapalı garajın egzos kokusundan sonra...
İyi bir kahvaltı sağlıklı hayatın olmazsa olmazı, bunu hepimiz biliyoruz. İstanbul’dayken de kahvaltı yapmadan güne başlamazdım. Bebek’te oturduğum yıllar haftada en az üç sabah Bebek Kahve’de simit-çay ile kahvaltımı yapardım. Tabii o kadar susamlı ve yağlı simit pek yararlı değil. Ancak yediğim malzeme ile buradaki malzemeyi kıyaslayınca aradaki fark çok açık. İstanbul’da doktorumun yönlendirmesiyle light beyaz peynir ve kaşar peyniri alıyordum. Marketten aldığım domates ve salatalık yanına yine ambalajında satılan zeytin ile kahvaltımı ediyordum. Yani domates ve salatalık hariç yediklerim barkodluydu. Bodrum’a yerleşince öncelikle marketlerle vedalaştım. Şimdi artık deterjan, maden suyu, kağıt ürünleri gibi birkaç kalem mal için markete gidiyorum o kadar. Bütün sebze, meyva, yeşillik, otları pazardan alıyorum. Bodrum pazarı gerçek bir nimet. Son zamanlarda bakliyatı da pazardan almaya başladım. Ambalajlı zeytin yerine Bodrum’un, Gökova’nın kendine özgü lezzeti olan zeytin türlerinden alıyorum. Hayatımdan tüm light ürünleri çıkardım. Keçi peyniri ve Bergama tulumu yiyorum. Rakı sofrasına oturduğumda ise yağlı beyaz peynire hayır demiyorum. Her sabah iki dilim çavdar ekmeği, bazen simit ve yanına domates, salatalık, köy biberi, üç çeşit zeytin, iki çeşit peynir, zeytin ezmesi ve çay ile kahvaltımı yapıyorum. Haftada üç dört tane köy yumurtası yiyorum. İstanbul’da kolestrolden çekindiğim için haftada bir tane yerdim.

Bazen Tepecik'teki kafeteryada tost yemeyi tercih ediyorum
Evde sağlıklı bir akşam menüsü... Börülce ve bol limonlu az zeytinyağlı salata
Bu yemeği bugün Sakallı Ali Doksan'da yedim. Baklalı enginarı evde yapardım da bu enginarlı bakla


Bıyık otu
Bu da bu akşam evde yaptığım sirkenotu kavurma
Yine bugün pazardan aldığım malzemeyle yaptığım iç baklalı enginar

Burada rakı sofralarını da sağlıklı kuruyoruz. Arada birkaç çatal attığım kalamar tava ve arnavut ciğerini saymazsanız her yediğimiz zeytinyağlı hafif mezeler. Çeşit çeşit otlar, fava, pilaki falan. Tabii balık...

İstanbul’dan buraya gelip benimle rakı sofrasına oturan arkadaşlarımın hemen hemen hepsi ertesi gün aynı şeyi söylüyor; Biz İstanbul’da bu kadar rakı içsek sabah ayılamayız. Bu tamamen havanın ve yediklerimizin etkisi. Hafif yiyoruz ve temiz havada yaşıyoruz. İstanbul’un gergin, genellikle gri ve nispeten kirli havasından gelince önce ciğerler bayram yapıyor. Sonra oksijeni gören beyin kendine geliyor. Bu da bünyede doping etkisi yaratıyor.

Burada mutlaka hareket ediyorum. Bunu özel bir spor olarak değil de genellikle gün içindeki aktivitelerle yapıyorum. Yürüyerek gidip geliyorum. Veya biraz uzak olunca –mesela benim ofis ev arası gibi- o zaman bisiklet kullanıyorum. Mümkün olduğunca bedeni hareket ettirmeye çalışıyoruz. Yazın söylemeye gerek yok belki ama yüzüyoruz. Öyle suya girip çıkmak değil de her girişte 100-200 kulaç arası bir mesafeyi yüzmekten bahsediyorum.

Bakın masada bir tane bile zararlı meze yok. Rakı zaten faydalı, onu saymıyorum.
Ayran içince böyle neşelenebilir misiniz?

 Mahmut Kaptan'ın meyhanesinde neşeli bir akşam...
Hava temiz. Kasaba yılın üç ayını saymazsak son derece sakin. O kalabalık dönemde de ben zaten Yalıkavak’a kaçıyor, kendimi bir ölçüde koruma altına alıyorum. Hayat burada yavaş akıyor. Hiç acele etmemeyi yavaş yavaş ben de öğrendim. Başka bir değişle yavaşlamayı yavaş yavaş öğrendim. Alışverişimi pazardan yapıyorum demiştim. Balığın en iyisini, mezeleri en hasını Bodrum’da tattım. İstanbul’a gidince çok methedilen yerlerdeki mezeler hayal kırıklığı yaratıyor. Bildiğim birkaç mekan dışında yeni gittiğim yerler hayal kırıklığı yaşattı. Eskiden olsa bayıla bayıla yiyeceğim yemekleri, mezeleri artık eskisi gibi beğenmiyorum. Bunda kesinlikle suç bende değil, Bodrum’da yemeye alıştığımız iyi lezzetlerde. Çok iddialı bir laf edeceğim ama Ege’nin her yeri aynı lezzeti yakalayamıyor. Tek tek meyhanelerden, mekanlardan söz etmiyorum. Bölge anlamında demek istiyorum. Mesela Alaçatı bende tam hayal kırıklığı oldu. Bir iki yerde fena değildi yediklerim. Kalanı yerli zengin turist kazıklamaca. Datça bu konuda yine en iyi yerlerden biri çünkü henüz doğal. Alaçatı gibi konsept bir kasaba değil, kendi halinde, kendiliğinden.

Toparlamak gerekirse... Acele etmeden yaşamayı becerebildim. Eskisi gibi hızlı yürüyen, koştura koştura giden biri olmaktan çıktım. Bunda tabii ki Bodrum’da hayatın yavaş akmasının etkisi var ama asıl neden bunu sağlayan iklim. İnsanın vitesini düşüren, ılıman, gevşeten, muhteşem hava insanı böyle yapıyor.

Pazardan bulabildiğim en doğal gıdaları tüketmeye başladım. Biraz önce dedğim gibi evime mümkün olan en az sayıda barkodlu ürün giriyor.

Yürüyüş güzergahımızdan...
Bedensel aktiviteyi elden geldiğince artırıyorum. Üç haftadır dizimde bir sorun olduğu için ne doğru dürüst yürüyebildim ne bisiklete binebildim. Hemen olumsuz etkisini görmeye başladım. Herşeyden önce hareketsiz kalınca kendimi iyi hissetmiyorum. Bodrum yürümek için müthiş bir yer. Düz ve sahil şeridinde kilometrelerce yürüyebilirsiniz. Keza bisiklet için de.

Uyku düzenime çok dikkat ediyorum. Misafirlerimin geldiği bazı dönemler hariç gece en geç yarımda yatmış oluyorum. Yedibuçuk sekiz saat uyuyorum. Yaz hariç sessiz, karanlık odada uyuyorum, yazın Yalıkavak’taki ev ne kadar sessiz olsa da Bodrum’un içindeki evimin olduğu bölge kadar sakin değil.

Sabaha karşı bazen kepenkleri aralıyorum, içeri Ege güneşini çağırıyorum
İş hayatımı da mümkün olduğunca sakin evreye geçirdim. Eskisi kadar çalışmıyorum. Eskisi kadar çok iş yapmaya çabalamıyorum. Aklımın yattığı, düzgün insanlar ve kurumlarla zevkli işler yapmaya çaba gösteriyorum. Ofisi İstanbul’dan Bodrum’a taşıyalı üç ay oldu ve buranın maliyetleriyle İstanbul kıyaslanamaz.

En önemli kısmını unuttum, sona kaldı. Burada az tüketiyorum. Yemek hariç aklınıza gelen herşeyden İstanbul’a oranla az tüketiyorum. Son iki yılda üstüme başıma sadece bir parça aldım. Sakin yaşamak için bunun gerekli olduğuna inanıyorum. Yani sakin yaşarken on tane gömleği nerede kime giyeceksiniz? Eh toplantı falan gibi aktiviteler de senede beşe altıya indi.

Kısaca, burada hayatımı daha dingin yaşamaya başladım. Bunu öğrendim. Öğrendim diyorum çünkü biz büyük şehirlerde yaşarken hiç böyle yaşamıyoruz. Bu hayatı yaşamaya çalışmak da bir süreç. Bu yazdıklarımdan inziva hayatı yaşadığım sonucu çıkarılmaz umarım. Çünkü öyle bir isteğim yok. Sonuçta bir işim var, bir arkadaş, dost çevrem var ve bunlarla birlikte yaşamaktan zevk alıyorum. Sadece İstanbul’daki hayatıma göre çok ama çok daha sakin ve sade bir hayat yaşıyorum. Keyfim için harcama yapmaktan kısmıyorum, iyi yemekler yemek için iyi mekanlara da gidiyorum, iyi bir meze için Fethiye’ye gitmeye üşenmiyorum. Bademlerin açtığı baharları görmek için Datça’ya geçiyorum. Toplantı için Antalya’ya beş saat araba kullanarak gitmekten zerre kadar üşenmiyorum da bir saatlik İstanbul uçuşu gözümde büyüyor. İstanbul’da trafik, gerginlik falan diye üç beş kilometre gitmeyi göze almazdım. Yani tercihlerimi değiştirdim.


Herkesin istediği hayat için mücadele etmesi gerekiyor. Hayat mücadelesi bazen olduğunuz yerde tutunmak için yapılıyor, bazen adına çoğunluğun nimet dediği şeylerden vazgeçip sakin bir kasabaya yerleşmek için. Elde edince değerini bilmek de işin bir başka boyutu. Onu daha iyi, daha kaliteli, sağlıklı ve daha uzun yaşayabilmek için de mücadele vermeli. Buna da hayat tarzı diyoruz işte. Benim hayat tarzım, burada böyle bir hayat. Dilerim kalitesi düşmeden, sağlıklı, iyi ve uzun bir ömür yaşarım. Herkes iyi bir hayatı hak ediyor. Onun için bu dünyaya geldik. Bunun değerini de anlamamız lazım. Mutlu ve sağlıklı hayat dilerim.

7 yorum:

  1. Herşey muhteşem, çok güzel yazmışsınız. En çok da arabaya dolan çiçeklere bayıldım.
    not.eski yazı karakteri daha okunaklı gelirdi bana.
    teşekkürler!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yazıyı iki punto büyüttüm, şimdi daha rahat okuncağını tahmin ediyorum.

      Sil
  2. 14 senedir yaz aylarına Bodrum - Yalıkavak'ta yaşıyoruz. Yayınınızı görünce iyice özlediğimi hissettim. Elinize sağlık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Yarı zamanlı hemşehriyiz demek...

      Sil
  3. Asmalimescit'teki ev de güzelmiş ama tabii Kos'u gören ofis ve bisikletle işe gidip gelme verilen en büyük hediyelerden olmuş.Ağız tadınız hep böyle devam etsin.
    Sevgiler,

    YanıtlaSil
  4. Yaziliranizi okumak cok keyifli! Bodrum'a part time yerlesmeyi dusunuyorum. Bloglariniz nereye yerlesmek iyi olur konusunda cok fikir verdi. Tesekkurler!

    YanıtlaSil
  5. Ben de Bodrum'a yerlesmeyi dusunuyorum, yazilariniz ilham verici.

    YanıtlaSil