3 Kasım 2013 Pazar

Bodrum'dan İstanbul'a üç günlük seyahat

İstanbul’a bu yaz iki kere günü birlik gidip gelmiştim. Gecelemeli son seyahatimi Mayıs ayında yapmışım. Ofisim İstanbul’dayken mutlaka her ay en az bir kere gidiyordum. Bazen ayda iki kere gittiğim de olurdu ama ofisi Bodrum’a taşıdıktan sonra İstanbul seyahatlerim tam beklediğim ve istediğim gibi çok azaldı. Koskoca yazı iki kere günü birlik gidip gelerek geçirdiğim için çok memnunum.

Ofisi Bodrum’a taşıyınca iş hayatımda daha verimli çalıştığım bir gerçek. Her şeyden önce “toplantı” denen boşa zaman kaybı olan o sıkıcı süreçten tamamen uzaklaştım. Ne kadar az toplantı yaparsam o kadar çok ve hızlı iş üretiyorum. İstanbul’dayken yaptığımız “Gelseniz de şu işi konuşsak” içerikli toplantılar artık bitti. Ve gördük ki toplantı yapmadan da iş yapılıyor, üstelik çok daha verimli çalışıyorsunuz.

Yaz aylarında genellikle hepimizde bir ağırlık, bir rehavet söz konusu. Bütün kışı çalışarak geçirenler haklı olarak yaz aylarındaki tatili beklerken bünyedeki yaylarda bir gevşeme oluyor. Yaz sonuna doğru gelen uzun bayram tatili de işlerin hızlanmasını erteledi galiba. Bir çok konu “hele bayram geçsin de” lafının ardında kaldı. Derken bayram da geçti. Ortalık hareketlenmeye başladı, nerede kalmıştık dedik. Hal böyle olunca benim artık bir İstanbul seyahati yapmam gerekti. Bu sefer hem İstanbul’da sevdiklerime daha fazla zaman ayırmak hem işleri iki güne sığdırıp bunalmamak için programı geniş tuttum. Kış tarifesi başladığından artık Bodrum’dan İstanbul Atatürk Havalimanı’na sabah erken saatte uçak yok. Mesai gününü iyi değerlendirmek için ben de 29 Ekim günü öğlen uçağı ile gittim. Hemen hemen her gidişimde kaldığım Pera Tulip’e yerleştim ve tesadüfen İstanbul’da bulunan ve ertesi gün Paris’e dönecek olan amcamı ziyaret ederek İstanbul günlerime başladım.

Otel odamdaki manzara. Bu kadar beton görünce Bodrum'daki Kos ve Ege manzaramın değerini daha iyi anlıyorum
Uzun zamandır İstanbul’a gitmediğimi söylemiştim, böyle olunca eskisi kadar sıkılarak gitmedim diyebilirim. Mesai günü olmadığı için trafik de yoktur diye sevinmiştim ama Marmaray açılışı olduğunu öğrenince beklediğimi bulamadım. Sahil yolunun Yenikapı bölümü kapanmış. Otelimin olduğu bölgede de bayramı kutlamak isteyenlerin İstiklal’e çıkışı engellenmiş diye haber geldi. Taksinin şoförü İstanbul’u iyi biliyordu neyse ki, beni Samatya, Aksaray üzerinden tereyağından kıl çeker gibi otelime bıraktı. İstanbul’a iner inmez problemin başlamış olması bu şehirden kaçmakla ne kadar iyi ettiğimi bir daha vurguladı. Alt tarafı havalimanından evinize gideceksiniz diyelim, gidemiyorsunuz. Birşeyler olmuş ve yollar kapalı. Bu gibi meseleler artık o kadar uzağımda kaldı ki başıma gelince sorguluyorum. Oysa şehirde yaşayanlar artık böyle şeylere alışmış, yadırgamıyor. Tabii bu gibi sıkıntıların farkında olmadan bünyeye kaça patladığı ayrı konu.

Kumbaracılar Yokuşu'nda ikinci el dükkanından

Burası Four Seasons restoranıyken çok sık gelirdik

Öğlen yemeği için her zaman sevdiğim bir seçenek olan Asmalımescit'teki Şimdi. İkinci seçeneğim de Helvetia'dır
Her gidişimde içtiğim, kremasız, evde yapılmış gibi sebze çorbası 
Salı akşamı Beşiktaş pazarında rakıya davetliydim. Davet eden arkadaşım nereye gidelim dediğinde karışmam, sen seç demiştim. Beşiktaş benim üniversitemin olduğu bölgeydi. Yani yetmişli yılların sonu ve seksenler başında Beşiktaş bölgesi ve çarşısı çok zaman geçirdiğim yerlerdi. Üniversitenin öğle tatilinde bira içmeye gittiğim çarşıya yıllarca hiç uğramadım çünkü yolum hiç düşmedi. Üniversitede arada sırada hocamız Yurdaer Altıntaş ile öğle kaçamakları yapar, ders arasında hızlandırılmış rakı-meze masası kurardık. Beş altı kişi olurduk, birer dubleleri içtikten sonra tekrar okula döner, öğleden sonra Yurdaer Hoca’dan proje dersinde “tashih” alırdık. Öğle yemeğinde her konudan konuşan arkadaşlar gibiydik ama derste hoca-öğrenci ilişkisi devam eder ikisini asla birbirine karıştırmazdık. Yani bir saat önce hocayla şen şakrak kahkahalar atar, öğleden sonra eleştiri fırçası yiyebilirdiniz.

Aradan yıllar geçti, Yurdaer Hoca ile bu sefer masanın aynı tarafında, yani hoca tarafında birlikte olduk. Hoca Mimar Sinan’da grafik bölüm başkanıydı, ben de o bölümde hocalığa başlamıştım. Bu dönemde haftada bir akşam mutlaka hocayla buluşup rakı içmeye giderdik. Gittiğimiz yerden başka yere, oradan başka yere geçer, geceyi uzatırdık. Böyle akşamların bazılarında Beşiktaş’a iner Ahtapot’a giderdik. Ahtapot küçük bir mekandı, aklımda yanlış kalmadıysa sekiz on masası vardı. Öyle mezeleri ahım şahım değildi ama bize yetiyordu. Daha sonraki yıllarda evimi ve işimi boğaz tarafına ve Levent’e taşıyınca Beşiktaş ile ilişkim yine kesildi. Yaklaşık onbeş yıldır Beşiktaş çarsına bir kere gittim o kadar. Salı akşamı biraz erkence gidip çarşıyı gezeyim istedim. Hayretler içinde kaldım. O kadar kalabalık ve canlı olacağını hiç tahmin etmemişim. Genel bir mütevazı hava sezdim, hoşuma gitti. Aynı yerlerden üç dört kere geçerek nerede ne yeniyor, nasıl mekanlar var kavramaya çalıştım. Kokoreç kokusu kızartma kokusuna, kızartma kokusu balık kokusuna, balık kokusu köfte kokusuna karışırken karnım acıkmaya başladı. Bodrum kalabalık falan diye yazın şikayet ediyoruz ama tabii ki bir Beşiktaş çarşısının kalabalığı, uğultusu yok. Önce çok hoşuma giden bu canlılık saatler geçtikçe baş ağrısı yapmaya başladı. Çarşı Balık'ta yemeğe oturduk. Komşu Ahtapot çok büyümüş. Yanında Turgut vardı, o da almış başını gitmiş kocaman bir mekan olmuş. Eski günleri hatırladım. Derken çevre masalara Beşiktaş’ın fanatik taraftarları geldi, rakıya oturdular. Arada biri ayağa kalkıyor “Beşiktaş sen bizim canımızsın” diyor, hop başka masadan cevap geliyor. Ortalık bir anda tribüne dönüyor. Sonra yine herkes kendi masasına dönüyor. Aradan zaman geçiyor yine birisi kalkıp bağırıyor, hadi yine tribün efekti başlıyor. Hem eğlenceli, hem benim için garip bir yer vesselam şu çarşı.

Beşiktaş çarşısı
Beşiktaş çarşısı
Yemekleri yazmaya kalkarsam olmayacak. Vasat deyip geçeyim. Ama gördüğüm kadarıyla zaten millet oraya iyi meze, iyi yemek için gelmiyor. Yenmeyecek mezeler olmasın, neşemizi bulalım, çok para vermeyelim, rakıları içelim gidelim durumu var. Bunlar için de ortam gayet uygun.

Çarşamba, Perşembe ve Cuma günlerini iş toplantılarına ayırmış, Cuma akşamı 17:05 Atlasjet seferi ile Bodrum’a, bizim Gemibaşı Hüseyin’in kına gecesine yetişmeyi planlamıştım. Salı sabahı ilk toplantım Eminönü’nde Kurukahveci Mehmet Efendi’deydi. Bu blogda Bodrum’daki hayatımı anlatıyorum. Bu hayatı sürdürebilmek için çalışmam lazım. Ama biliyorsunuz, burada işlerimin detayını, kimlerle çalıştığımı, ne işler yaptığımı yazmıyorum. Bunun yeri şirketimin www.serdarbenli.com adresindeki veb sitesi. Ama salı sabahı ile ilgili bir iki notumu aktarmak isterim, benim için önemliydi. Çünkü yazları çocukluğumda babamın Sultanhamamı’ndaki mağazasına gittiğim günlerde babamla beraber Mısır Çarşısı’nı yürüyerek geçer, Kurukahveci’den kahve alır o mis gibi kahve kokan, ağzı zımbayla kapatılmış paketi koklayarak vapura biner Kadıköy’e geçerdik. Bazen de okuldan çıkıp babama gider onun daktilosuyla birşeyler yazmaya bayılırdım. Sonra yine onunla beraber eve dönerken önünden geçtiğimiz Kurukahvecinin kokusunu hiç unutmadım. Benim gibi çifte kavrulmuş Boşnak ailesine mensupsanız kahve hayatınızın içindedir. Dünya yıkılsa saat 11’de hayata ara verilir, kahve içilir sonra hayata kalınan yerden devam edilirdi. Bu hala böyledir. Benim için de böyledir, o saatte kahve içmezsem başım tutar. Salı sabahı kırk yıl sonra yine oradan geçtim, bu sefer dükkanın içine de girdim. Hatta üst katta Mehmet Bey ile hem sohbet ettik hem sade kahvelerimizi içtik. Bizim memlekette köklü marka sayısı çok az. Bunda ticari faaliyetlerin Osmanlı’lar zamanında azınlıklar tarafından yapılıyor olmasının etkisi var olsa da bizler de bu konuda pek başarılı değiliz. Bizde genellikle birinci kuşak şirketi kurar, ikinci kuşak büyütür, üçüncü kuşak geçinemez ve markayı dağıtır. O yüzden Kurukahveci Mehmet Efendi gibi markalar az olduğundan değeri çok fazla. İngiltere’de 250 yıllık marka olmak şaşırtıcı değildir de bizde yüz yılı bulmak, hele geçmek nadirdir, parmakla gösterilir.

Kurukahveci'nin Eminönü'ndeki mağazasından
Mısır Çarşısı
Turist gibi Eminönü'nden Karaköy'e yürüdüm, balık tutan işsizleri izledim
Başkan Kadir Topbaş'ın tasarımı olan berbat ötesi boynuzlu köprü
Ne kadar çok engel var
Diğer günlerdeki toplantılarım çeşitli plazalarda geçti. Son iki toplantım iki ayrı günde iki ayrı kurumlaydı ama aynı plazadaydı. Otelim Tepebaşı’nda, plazalar da Maslak’ta olduğundan ulaşımımı metroyla yapabildiğimden trafik ile pek derdim olmadı. Bir keresinde taksi ile giderken Taksim’deki tünele girip çıktık. Neyse ki yerin dibine girdiğimizden Taksim’in halini görmedim. Hoş, üstten gidip görseydim de manzara karşısında yerin dibine girmeyi tercih edebilirdim muhtemelen.

Bu seferki toplantılarımın ağırlığı yeni tanıştığım kurumlarlaydı. Girişteki hoş beş faslında konu hep aynı olduğundan artık alıştım; Bodrum’da hayat nasıl geçiyor? Doğal olarak merak ediliyor. Çünkü bugüne kadar toplantılara girdiğimde konuştuğum kişilerin çok büyük kesimi, onların da hayali olan bir işi gerçekleştirmiş kişiyi bulmuşken meraklarını gidermek istiyor. Bu da çok olağan. Ben de olsam bulmuşken aklımdakileri sorardım.

Şahane bir yapı örneği daha. Üçgen bina
Levent'teki eski ofis komşumun logosunu yapmıştım. Yıllar sonra önünden geçtim
Plaza manzarası
House Cafe, Tünel
Tünel'den
Üç günde beş görüşme yaparak seyahatin ana amacını gerçekleştirmiş oldum. Akşam neler yaptığıma gelince; ilk akşam Beşiktaş çarşısındaki Ahtapot’u anlattım. İkinci akşam bizim çeteyle buluştuk. İstanbul’a gelmeden dedim ki bu sefer beni bilmediğim bir yere götürün orada buluşalım. Şimdi anlıyorum ki iyi bir fikir değilmiş. Çünkü gittiğimiz yerden adeta kaçar gibi ayrıldık. Efendim Levent’te Maria’nın Bahçesi diye bir yer var oraya gittik. Adını daha önce de çok duymuştum. Bostancı-Küçükyalı tarafında olduğunu biliyordum, bu yeni yeriymiş. Bir mekan hakkında fikir sahibi olurken göz önüne aldığım üç kriter var. Biri yemeklerin lezzeti, sunumu. İkincisi mekanda rahat edip etmediğim. Yani ortam, temizlik, gelen giden kitlesi, gürültü falan. Üçüncüsü de ödediğim paranın değip değmediği. Maria’nın Bahçesi’nde yediklerimi beğendiğimi söylemeliyim. Hatta ahtapot ızgara beni şaşırtacak kadar iyiydi, İstanbul’da bu kadar iyisini ilk defa yedim diyebilirim. Patatesli, kremalı karides, Ermeni usulü barbunya pilaki, kağıtta hellim ızgara... hepsi benim damak tadıma uygundu. Buraya kadar sorun yok. Sorun başka yerde patlak verdi. Artık hava serinlediği için, bahçenin etrafını camekanla kapamışlar. Üstü de bizim Bodrum’daki mekanlarda olduğu gibi açılır-kapanır bir çatı sistemiyle kapanmış. Böylece artık orası bahçe değil kapalı bir mekan olmuş. Arkamızda aşağı yukarı onbeş kişilik bir kadınlar masası vardı. Muhtemelen bir kutlama için oradalardı. Ve masanın neredeyse tamamı sigara içiyordu. Kapalı mekanda sigara içilmesine nasıl izin verdiklerini sordum garsona. Bir şeyler geveledi. Sahibi olan kişi de bizimle aynı mekandaydı ve buna izin veriyordu. Bodrum’da böyle bir şey mümkün değil. Mekanın üstü açık olsa ama üç tarafı kapalı olsa bile ceza kesiyorlar. Burada sigara yasağı son derece ciddiye alınıyor ve bizler bundan çok memnunuz. Biz söylenince işletme sahibi lütfetti de çatıyı açtı. Havalandırdıktan sonra tekrar kapattı. Yan masa yine hep birden sigara yakınca yine ortalık duman altı oldu. Bu sefer sadece onların üstünü açın bari dedik. Bir süre sonra üşüdüklerini söyleyip kapattırdılar. Bu kadar saygısızlık fazla geldi. Hem yasak deliyorlar hem kendilerini haklı görüyorlar. İşletme sahibi de sesini çıkarmıyor. Böyle kötü bir işletme anlayışına tahammül etmek mümkün değil. Ha bu arada bir kadın gitarıyla şarkı söylüyordu ki amfiyi açmışlar yanındakiyle konuştuğunu duymuyorsun. Yani Maria’nın Bahçesi’nin yemekleri iyiydi ama işletmesi berbat ötesiydi, hiç memnun kalmadım. İstanbul’da her konuda kuralsızlık o kadar yaygın ki kimi kime şikayet edeceksin? Ve gece gezen kitlenin türü de epey değişmiş durumda. Her yer eller havaya kültürüne teslim olmuş. O akşam arka masamızdaki kadınların muhtemelen hepsi bir şirkette çalışan, orta üst gelir grubuna aittiler. Bir süre izledim. Cep telefonlarıyla birbirlerinin fotoğraflarını çekerken facebook pozu veriyorlardı. Öyle bir poz türü var biliyorsunuz. Yüzünüzü bir yöne çevirip sadece üçte ikisinin görünmesini sağlayacaksınız. Objektife bakarken burnunuz objektifle aynı hizada olacak şekilde başınızı yukarı kaldıracaksınız. Boyun hafif yana eğik olursa faydası var. Ayaktaysanız illa bir bacağınızı dizden kıracaksınız falan... Neyse, bu kesimin dinlediği müzik de çok sıradan. En kalitelisi Sezen Aksu diyeyim (Günümüz Türkiye’sinin felsefecisi, düşünen kadını havasına tahammül edemiyorum o ayrı). Her neyse, belli bir sıradanlıkla kuşatılmışken onlara uygun değilsen dışarıda eğlenmek pek mümkün değil. İlla sizi rahatsız edecek bir şeyler çıkıyor. O yüzden artık bildiğimiz yerlerin dışında yenilik aramak akıllıca gelmiyor. İstanbul’a geldiğimde Balıkçı Sabahattin, Asmalı Cavit, Marina Balıkçısı, Karaköy Lokantası gibi bildiğim yerlerden şaşmam artık.

Maria'nın Bahçesinde yediğimiz hellim ızgara
Patates ve kremalı karides
Şahane bir levrekti
House Cafe'de aileyle kahvaltı ettik

Son akşam Perşembe akşamı da uzun zamandır gitmediğim Asmalı Cavit’e gittik. Yılın ilk lüferini Cavit’te yedim. Lüfer olunca Cavit’in meşhur sardalyasını bir başka sefere yemek üzere es geçtim.

Otelden bir yerlere giderken İstiklal Caddesi’ne çıkıyordum. Sizler içinde yaşarken farkında olmayabilirsiniz belki ama İstanbul bir polis şehri olmuş. Her köşede polis görmekten tadım kaçtı. Hele 29 Ekim günü İstiklal’deki polis sayısı akıl alır gibi değildi. İnsanların Cumhuriyet Bayramını kutlamasına niye engel oldukları ayrı bir konu zaten. Bu gibi durumlarda bir kere daha Bodrum’da yaşadığıma şükrediyorum. Biz trafik polisi bile görmezken İstanbul’da her an karşına bir polis çıkıyor. Polis denilince bizim aklımıza marinanın güvenlik amiri emekli polis Süslü Celal gelir. O da kışın akşamları akordeonunu alır Mahmut Kaptan’da şarkı söyler, rakısını içer. Sohbeti de iyidir laf aramızda. Anısı boldur. Gezi direnişi sırasında Bodrum’da bir akşam olay olmuştu ki o da dışarıdan gelenlerin provekesi sonucuydu. O günlerde de bizdeki polis sayısı az olduğu için Muğla’dan takviye gelmişti. Beş yıl içinde benim gördüğüm tek polisiye gece de oydu zaten.

Her yer polis
Cuma sabahı da Maslak’taki toplantıyı bitirdikten sonra her gün bir kaç kere uğradığım kuzenim Hakan Atala’nın Lale Plak dükkanında kahvemi içip, CD soygunumu yapıp alana gittim. Üç günlük iş koşturmasının yanı sıra şehrin yoran temposu, gürültüsü, akşamları yemekler, geç yatmalar falan derken epey yorulmuştum. Alanda biraz dinlendim, bir şeyler atıştırdım ve 17:05 uçuşu için uçağa bindim. Her uçuşta olduğu gibi yine birkaç dost ile karşılaştık, ayak üstü sohbetler edildi ve sonra koltuğa oturmamla gözlerim kapandı. Bir ara pencereden baktığımda bulutların üstünde olduğumu gördüm. Mecazi anlamda da öyleydim çünkü Bodrum’a dönüyordum. Uçak alçalmaya başladığında Didim üzerinden ineceğimizi gördüm. Yazın neden Milas’taki Beydağları üzerinden iniyoruz da kış sezonunda Didim-Güllük üzerinden iniyoruz bilmiyorum ama bu iniş hem yolu kısaltıyor hem öyle dağ aşmak falan gibi lüzumsuz işlere kalkışmıyorsunuz.

Gece çirkinlikleri örtüyor. Otel odamdan...


Uçaktan çıkınca en sevdiğim o ılık hava ve dağ kokusu çarptı. Arabama bindim, Rumca müzik açtım, eve kadar Ege’de olmanın tadını çıkara çıkara araba kullandım. Güvercinlik’i geçince iyot kokusu doldu içeri. Yokuşbaşı’na geldiğimde önce Kos’un ışıklarını sonra Bodrum’un bembeyaz evlerini ve şıkır şıkır ışıklarını gördüm. Eve girince çantalarımı bırakıp olduğum gibi doğru Gemibaşı Hüseyin’in bir kaç yüz metre ötedeki kına gecesine gittim.

Hüseyin’in kına gecesini ayrı bir yazı olarak hazırlayacağım. Çok renkli, çok güzel bir gece yaşadık. Bunları sizlere aktarmam gerek.

Hüseyin'in kına gecesini ayrıca yazacağım. Şimdilik bu görütüye yer vereyim dedim
Bir İstanbul yolculuğum böyle geçti. Her dönüşümde buraya yerleşmekle kendime yaptığım iyiliği düşünüyorum. Bazen İstanbul’a haksızlık ettiğimi düşünüyor olsam da şimdiki İstanbul’un benim İstanbul’um olmadığını fark edince vicdanım rahatlıyor. Lakerdası, lüferi ve boğazı dışında bu şehir benim değil. Şimdiki yaygın kültürün, yaşayış tarzının, beğenilerin, izlenenlerin, dinlenenlerin, konuşulanların benimle hiç ilgisi yok. Yaşayanların büyük bölümüyle aynı yerde olmaktan hiç hoşlanmıyorum. Mümkün olsa da ülkelerimizi ayırsak. Hal böyle olunca ne kadar az gitsem o kadar iyi geliyor. Gidiş gelişlerimin arası açıldıkça Bodrum’a aidiyet duygum daha da artıyor. Evet burada doğmadım, İstanbul’luyum, kırksekiz yıl orada yaşadım, ama burada mutluyum, burayı seviyorum, ömrümün kalan bölümünü burada yaşamak istiyorum.


Hele şimdi şu muhteşem sarıyazı yaşarken...


6 yorum:

  1. merhaba,
    sizin yazdıklarınız kadar alalade ve peşin hükümlü cevap vermeyeceğim için şimdiden özür dilerim!
    Maria'nın Bahçesinde yemek yediğiniz akşam arka masadakilerden biri de bendenizdim!! "O akşam arka masamızdaki kadınların muhtemelen hepsi bir şirkette çalışan, orta üst gelir grubuna aittiler. " saptamanız hiç tutatlı değil iyisimi siz biraz medyumluk öğrenin! ayrıca sigara içilen mekanda oturup hem de şikayetçi olmanız hem bize hem de mekan sahibine saygısızlıktır. Neden rahatsızsanız içerde sigara içmeyenler ayrılmış mekanda oturmadınız beyefendi? ve de gece çalişip kazanç sağlamaya çalişan bir insan, bir müzisyen için de bu derece de haşin olmazdınız! onun da sesini duymazdınız. Alternatifleri değerlendirmemek sizin suçunuz bizim eğlencemiz eğlence kriterlerimiz de sizi hiç ilgilendirmez bizi de banelleştirmez. İster caz dinleriz ister Cigala ister Laz havası sizi hiççç mi hiçç enterese etmez. Biz mekanı seçtik geldik, memnun kaldık, ama sizin bakışlarınızdan da son derece rahatsız olduk! bir daha mekan seçerken bizim gibi ince eleyip sık dokumanızı tavsiye ederim; bir daha tekrar ediyorum, siz siz olun bilmediğiniz mekanlarda dolaşmayın ki biz de rahatlıkla sigaramızı üfleyip, tefimiz çalalim! Saygılar sunarim EFENDİM.
    AYFER YAVİ

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Ayfer Hanım. Cevap yazmadan önce keşke araştırsaydınız; kapalı mekanda sigara içmek kesinlikle yasaktır ve cezası vardır. Bizlerin oturduğu alan kapalı alandı ve sigara içilmesi kesinlikle yasaktı. Merak ederseniz buradan bilgi edinebilirsiniz (http://www.ntvmsnbc.com/id/25159135). O akşam içimizden biri zabıtayı arasa o mekan ciddi ceza yiyecekti, aramadık. Dolayısıyla bizim sigara içilen/içilmeyen alan seçmemize gerek yoktu çünkü oturduğumuz alanda sigara içmek sizin ve işletmenin suçuydu. Bizim masada da sigara içen arkadaşlarımız vardı ve yasağa uyup dışarıda sigara içip masaya döndüler. Benim eğlence kriterimle sizinkinin uymamasını eleştirmek için değil bir durum saptaması olarak anlattım. Kimin ne dinlediği nasıl eğlendiği beni hiç ilgilendirmez. O anda sizlerle, sizin eğlence tarzınızla bir arada bulunmak sizin değil bizim kabahatimizdi, o tarz bir mekanda olmamalıydık. Sizin "bilmediğiniz mekanda dolaşmayın" tarzı nazik önerinizi zaten ben yazımda belirttim, bir daha bilmediğimiz yerlere gitmeyelim diye yazdım. İyi okumamışsınız. Bir diğer konu da şu ki; her kazanç sağlayan sanatçının emeğinin değeri ayrı bir konu, o işi iyi yapıp yapmaması ile o anda orada bulunanları rahatsız edecek kadar volümün açık olması ayrı bir konudur. İkisini karıştırmamanız gerek. Neyse ki bir daha nasıl olsa bir yerlerde karşılaşmayız, siz sigaranızı rahat için tefinizi çalın, benim yazdıklarımı takmayın.

      Sil
  2. Huysuzsunuz,beni sakın o arka gruptakilerden biri sanmayın,haşaaa değilim ve tanımam o mekanı hiç bilmem,ama sağlam kaya ya çarpmışsınız ,ne kadar durumu kurtarmaya çalışmışsanız da olmamış:)Sevgiler ,insanları aşağılamadan Bodrum'u anlatın...Deniz..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Huysuzum. Çünkü etrafına saygısı olmayanlardan hazzetmiyorum. Durumu kurtarmaya çalıştığımı nereden çıkardınız bilmiyorum. Nasıl yazacağıma da ben karar veririm. Size ters geliyorsa okumayın olsun bitsin. Bakın sizin gibi ayar vermeye çalışıp haddini aşanlara karşı da huysuzum.

      Sil
  3. Ister istemez,kendisini tanimadigim halde Serdar Bey´e destek yazisi yazma durumundayim.Yazisi acik ve net,kapali mekanda sigara icme yasagi varken,cevreye bu kadar saygisiz davranilmaz.Bu kadar nikotin bagimlisi olanlar bir zahmet mekanin önüne cikip icecekler sigaralarini.Benim asil merak ettigim,mekan sahibinin böyle yüklü bir ceza riskini nasil göze aldigi?Saygilarimla,Ibrahim

    YanıtlaSil
  4. Hem kusurlu olup hem de soylenebilen talepkar ama mutsuz profesyonel istanbul kadınlarını bodrum hayallerini yazılardan okuyarak gerçekleştirme gayreti yerine avm de alışverişlerini yapıp kartlarının taksitleri ödemeye davet ediyorum, kendilerini saçma fiyatli kuaför ziyaretleriyle avutabilmelerini diliyorum. Selamlarimla

    YanıtlaSil