24 Ocak 2013 Perşembe

Antalya'dan Bodrum'a dönerken bir gece Fethiye


Bir önceki yazıda iş için, arabayla Bodrum’dan Antalya’ya gidişimi ve Antalya’da geçirdiğim yaklaşık 12 saati yazmıştım. Kaldığım yerden devam edeyim.

Gece tepemde patlayan gök gürlemeleri, çakan şimşekler ve şiddetli yağış eşliğinde uyumaya çabalarken sabah olduğunda bir de baktım ki dünden eser kalmamış. Sanki o fırtına hiç yaşanmamış gibi pırıl pırıl güneşli bir havaya uyandım. Bodrum’da da böyle oluyor. Gün içindeki havaya bakınca artık önümüzdeki bir hafta hayatta güneş çıkmaz diyorsun, ertesi gün bir uyanıyorsun ki hava bambaşka. İlk zamanlar buna çok şaşıyordum. Çünkü İstanbul’da yaşarken onbeş gün gri havayla yaşadığımı bilirim. Ama artık alıştım. Gün içinde bile dört beş defa hava değişebiliyor. Hele içinde bulunduğumuz “zemheri” ayında bu sık oluyor. Yani 15 Ocak-15 Şubat arası soğuğu da, fırtınayı da, kış güneşini de dibine kadar yaşıyoruz burada. İşte böyle sürpriz güneşli bir havada otelde gayet sıkı bir kahvaltı yapıp yola çıktım. 


Antalya'dan Kemer istikametine giderken
Planım Kaş’a girip bir öğlen yemeği yemek ve Fethiye’ye devam etmekti. Tekirova, Kemer üzerinden ilerlerken Olimpos tabelasını görünce aniden Olimpos’a saptım. Bu gibi yolculukların en çok bu kısmını seviyorum. Bir yere giderken birden rotadan çıkıp, farklı yere girip, orayı gezip sonra yine rotaya giriyorum. Olimpos’a ilk gidişim yine sezon dışı bir zamanda, bir kahve içmeye uğramak içindi. O zaman da Olimpos’un içine girmemiş, Lodge isimli tesisin sahibi Ziya Bey’I arkadaşlarımla birlikte ziyaret etmiştim. Güneşli bir kış sonuydu, sahilinde gezinmiştim. Bu dediğim muhtemelen onbeş yıl öncedir. Sonra 2005 yılının ağustos ayında Çıralı’da kalarak hayatımızın hatasını yapmıştık. Böyle bir sıcak ve nem hatırlamıyorum. Etrafta yemek yenen yerler epey kötüydü. Hala herkese anlatırım, kumsalda bir lokantada barbun tava istemiştim. Yanında garnitür olarak kızarmış patates ve şehriyeli pilav geldiğini görünce anladım ki benim için Ege’de yemek yenecek bölge kuzeyde Assos ile güneyde Fethiye arası. Bunun dışındaki yerlerin yiyecekleri bana uymuyor. İstanbul’u ayrı tutuyorum tabii. Ama kebap yiyeyim diye güneydoğuya gitmeyi aklımdan bile geçirmem. Gaziantep’in yemekleri çok iyi derler. Doğru olduğuna eminim ama et ve kebap bana biraz uzak lezzetler. Senede bir bilemediniz iki kere kebap yersem yeterli. Ama Ege mutfağı dediniz mi akan sular durur. İyi meze ve balık için gitmeyeceğim yer yok. Bu konuda mesafelerin de anlamı yok. İşte bu gezinin Fethiye ayağı da bir anlamda yeme içme meselesinden çıktı. Daha önce de birkaç kez gittiğim Girida’da balık yeme hayalim beni Fethiye’ye sürükledi. Fethiye’yi ayrıca seviyorum o başka.


Ana yoldan Olimpos'a iniş. Yer yer sular taşmış
Buradan karşıya geçmek zorunda kaldım. Yol bu...
Bomboş Olimpos
Yazlık beldelerin de kış halini oldum olası çok severim. Yazın insanların alt alta üst üste olduğu sokaklar, sahiller bomboş olur. Restoranların, eğlence yerlerinin, tesislerin neredeyse tamamı kapalıdır. Usul usul sokaklarında gezinmek başka türlü bir duygu verir. Hangisi o beldenin gerçek halidir? Olimpos’a da girme nedenim buydu. Hem kış halini göreyim hem tarihi kalıntıları sıcak ve insan kalabalığı olmadan gezeyim istedim. İyi ki de böyle yapmışım. Tek kelime ile şahaneydi. Güneyden esen şiddetli rüzgar denizi kabartmış, sular kumsalın yarısına kadar geliyordu. Benden başka üç köylü ve üç de Kültür Bakanlığı’nın ören yerlerinde görevli personeli vardı o kadar. Ana yoldan aşağıya inerken kışın yollarda yaptığı tahribatı yakından izleyerek sahile indim ki dere epey su tutmuş, kuvvetli akıyordu. Olimpos’a yazın gidenler derenin cılız sularını hatırlar. Kışın öyle değil. Baharda kar sularının erimesiyle bundan daha da kuvvetli akacak. Yol olmayınca dereyi arabayla aşıp karşıya geçtim. Bu gibi koşullarda yüksek altlı ve dört çeker araç çok işe yarıyor. Ören yeri personeli ısıtıcının önünde oturmuş laflarken karşılarında beni görünce şaşırdılar. Öyle ya, ocak ayında üstelik hafta için bir günde kim Olimpos’u gezmeye gelir ki? Beş lirayı ödeyip biletimi aldım, turnikeyi benim için çalıştırdılar, biletimi okutup içeri geçtim. Sonrası enfesti zaten. Biraz önce dediğim gibi karşıdan gelen üç köylü ile selamlaştıktan sonra bir saate yakın zaman geçirdim Olimpos’ta. Kimseler yokken, sadece derenin şırıltısını ve biraz sonra da denizin kumsala yayılırken çıkardığı sesi duyarak. İnsan böyle yerlerde arındığını hissediyor.


Olimpos ören yeri parkında sadece benim ve personelin aracı var

Karşıdan gelen üç köylü de olmasa tek başına kalmıştım 





Bu fotoğrafı çekerken, binlerce yıl önce birileri de bu açıdan baktı ve ne hissetti acaba diye düşündüm
Mezar soyguncularının izleri


Olimpos’un kütük evlerinden yapılan pansiyonlar, o ortam, o tatil anlayışı ve dönen muhabbet bana uymaz. Elinde gitarıyla, yaz günü siyah bot giymiş, genellikle kıvırcık ve arkadan toplanmış saçlı arkadaşların sahilde Akdeniz Akşamları’nı söylediği ambiyansları sevmem. Zayıf, hiç gülmeyen, yine botlu genç kadınların o bunalım hali ve yaydıkları enerjiyi garip bulurum. O yüzden de bu sakinlikte Olimpos’u gezmek iyi geldi. Kışın orada kalan, söz ettiğim tiplerden birkaçı vardı ki onların da benim orada ne işim olduğuna anlam verdiklerini sanmıyorum.

Olimpos’ta tahminimden fazla oyalanınca Kaş’ta öğlen yemeği programını değiştirip, Kumluca’ya yukarıdan bakan ve tabii ki adı Şahin Tepesi olan yere girip hafif bir şeyler yedim ve bu sefer kahve içmek için Kaş’a gittim. Kaş da bu mevsim çok sakin. Meydanı bomboştu. Hemen meydanın oradaki kahvelerden birine oturdum, hava çok güzel olduğundan o saatte mesaisi biten memurlar ve çocuklu aileler oturmuş çay içiyorlardı. Kışın hava erken karardığından, daha fazla karanlığa kalmamak ve akşam yemeğinden önce biraz otelde dinlenmek için çok oyalanmadan, kahvemi içip Kaş’tan ayrıldım. Eşen civarında hava karardı ama zaten Fethiye’ye de gelmiş bulundum.


Rota...
Bu coğrafyada gezerken kadraja her an bir sürpriz girebilir
Kumluca'ya bakış
Demre
Kaşmarina
Kaşmarina'da gün batımı
Kışın Kaş'ta sokaklar çocukların
Birasını yudumlayan Kaş sakini
Kaş meydanı
Fethiye’nin içindeki Yacht Butik Oteli’ni çok seviyorum. Oldum olası büyük otellerden hoşlanmam. Gittiğim yerlerde de asla o tip otellerde kalmam. Ne yurt içinde ne yurt dışında. Gözünüz bağlı iken bu otellerden birinin içinde bıraksalar ve gözünüzü açsalar Kamerun’da mısınız İtalya’da mısınız, Dubai’de misiniz anlayamazsınız. Hepsi birbirine benzeyen her şeyin gereksiz büyük olduğu bu mekanlara ısınamadım. Yacht otel hiç böyle olmayan, tam Fethiye marinasının dibinde, küçük ve sevimli bir butik otel. Her gidişimde orada kalıyorum. Kahvaltı yaptığım terasın manzarası çok güzel olduğu gibi kahvaltısı da tek kelime ile mükemmeldir. Sekiz dokuz çeşit peynir sunan otel benden tam notu alır zaten. Ha bir de plastik ambalajda bal, reçel sunmayacak. Otele yerleşip biraz dinlenip Girida balıkçısı için yürümeye başladım. Yaklaşık olarak 4-4,5 km mesafedeki Girida’ya yürüyerek gitmeyi çok seviyorum çünkü daha önce de yazmıştım, Fethiye belediyesinin gayet başarılı bir sahil düzenlemesi var. Körfeze parallel yürürken, spor amacıyla bu parkuru tercih edenler için özel yol yapmışlar. Tartan pist gibi bir şey. Yürürken yaylanarak gidiyorsunuz ve bacaklarınız ağrımıyor.


Fethiye'deki Yacht Butik Otelindeki balkonumdan
Otelin kahvaltı yapılan terasından
Yine terastan... Fethiye Körfezi ve uzakta Şövalye adası görünüyor
Ben Fethiye’ye yaz sezonu dışında gidersem marinadaki Yacht Butik otelinde kalıyorum dedim ya. Yazın gidersem de hiç başka seçenek araştırmadan doğru Faralya’daki Beyaz Yunus’a giderim. Faralya’yı bilirsiniz, Ölüdeniz’den Antalya yönüne giderkenki muhteşem bir bölgedir. Eski Likya yolunun geçtiği Faralya’da her yaz üç dört günümü geçirmek en sevdiğiim tatillerden biri. İşte bu Beyaz Yunus’u çekip çeviren genç arkadaşlarla kışın da görüşüyoruz. Fırsat bulup Fethiye’ye gittikçe müsait olduklarında bir araya gelip sohbet edip rakı içiyoruz. Bu sefer de içlerinde ilk tanıdığım –Ölüdeniz’deki Jade isimli tesisten- Can ve bu yaz Beyaz Yunus’ta tanıştığım Ahmet sağolsunlar beni yalnız bırakmadılar. Artık kendimi hakikaten evimde gibi hissettiğim Girida’da masayı kurduk. Eh her yıl üç beş defa Girida’ya uğrar olduk. Hatta bundan bir önceki seferimi sadece Girida’da balık ve meze yemek için yapmıştım. Benim Bodrum’daki ev ile Girida’nın arası 235 km. Yani bu yolu balık için mi alıyorsun diyenlere cevabım evet olacak. Tabii Bodrum Fethiye arasındaki yolun harika manzarası, yolda girilip çıkılan Akyaka, Köyceğiz gibi beldelerde gezinmenin zevki, Faralya tepelerinden Akdeniz’e bakma ve dostlarla rakı içmek ve sohbet de yanınıza kar kalıyor.

Güzel sohbetin, yenilen nefis mezelerin ve -Antalya’da yediğim ağır lagos tavadan sonra- benim alıştığım, damağıma uygun Ege lagosundan yapılan ızgaranın da zevkine varıp geceyi bitirdik.


Otelden Girida'ya yürürken gözüme çarptı. Oldukça alçak gönüllü bir arkadaş olmalı
Girida balıkçısı... mükemmel lezzetler içeride
Girida'daki masa gittikçe genişledi
Ertesi sabah otelin terasındaki manzarada o mükemmel kahvaltıyı yapıp Bodrum’a doğru yola çıktım. Aslında hava iyi olursa Akyaka’dan Datça’ya sapar mıyım gibi bir düşünce aklımdan geçtiyse de hem havanın Bodrum’a doğru çıkarken kapayıp yağması, hem yolda gelen mailler cuma günü yarım gün de olsa çalışmam gerektiğini gösterince paşa paşa Bodrum’a döndüm.


Yacht otelindeki kahvaltının girişi. Gelişme ve sonuç bölümlerini koymuyorum
Yolu uzatıp, Akyaka'dan Gökova yoluna girdim. Akbük, Ören, Çökertme, Mazı, Pınarbelen'den Bodrum'a vardım
Pınarbelen... Bizim buraların en yeşil hali bu dönem
Her geçişimde durduğum nokta. Karşıda Bördübet, arkada Datça kıyıları
Akbük'ün kış hali
Gökova'da kış ve lodos
Sonuçta 60 saat süren, tam 998,7 km yol yaptığım, iş ile karışık kendimle de baş başa kaldığım kısa yolculuk bana çok iyi geldi. Şimdi bu pazar günü, bu sefer İstanbul’a doğru yola çıkıyorum.İstanbul’daki ofisi tamamen boşaltıp, kamyona yükleyip Bodrum’a taşıyacağız. Önümüzdeki hafta boyunca İstanbul’dayım. Ofisi de taşıyınca artık İstanbul ile bağım daha da azalacak. Bütün bunların hazırlığı, şirketin resmi olarak da taşınması, vergi dairesinin değişmesi falan zaman alıcı işler. Bodrum’a döndükten sonra tekrar buluşmak üzere…


21 Ocak 2013 Pazartesi

Bodrum'dan Antalya'ya iş ile karışık gezi


Geçtiğimiz yıl mart ayında iş için Antalya Kemer’e gitmem gerekmişti. Işi bir yandan seyahate, eğlenceye çevirmek için rotamı çizmiş, Bodrum-Antalya yaptıktan sonra bir gece Fethiye bir gece de Datça’da kalıp Bodrum’a dönmüştüm. Doğrusu tadı damağımda kalan bir gezi olmuştu. Bu yıl da bir toplantı için müşteri adayı firma İstanbul ofisimizi mi Antalya merkezimizi mi tercih edersiniz diye sorduğunda hiç düşünmeden Antalya dedim. Çarşamba öğlen saat 14:30’da kurumun Antalya’nın merkezindeki holding binasında randevulaştık. İstanbul’da en sevmediğim şey gitmem gereken toplantılar için randevulaşmak. Bu bende gerginlik yaratırdı. Çünkü bir gün yarım saatte gittiğin yere etesi gün iki saatte varabilirsin. Hiç bir mantıklı açıklamasını da yapamazsın. Ya yağmur yağar böyle olur. Ya bir yerde trafik kazası olur mesela köprü kilitlenir. O yüzden metro veya vapur ile ulaşabildiğim yerler haricindeki randevulara geç kalmamak için erken davranırım. Çoğu kez de erken vardığımdan toplantı saatine kadar abuk subuk yerlerde vakit geçirmek zorunda kalırım. Ama Antalya’daki randevuya Bodrum’dan ulaşabilmem için gereken zamanı bildiğimden gerginliğe gerek kalmadan, zevkli, rahat, sakin bir araba yolculuğu yaptım. Sabah 06:30’da Torba sapağındaki Opet benzin istasyonundan yakıtımı aldığımda yol bilgisayarını sıfırladım. Tam 4 saat 48 dakika araba kullandıktan sonra Lara bölgesinde kalacağım La Boutique otelinin kapısındaki görevliye çantalarımı verdim.

Bodrum Milas havalimanını geçtikten sonra Milas'a doğru yol alırken
Kaldığım La Boutique oteline vardığımda hava açıktı ama bulutlar geliyordu
Gece bastırırken bulutlar da bastırdı
Beni Antalya'ya davet eden firmanın çalıştığı otellerden biri de La Boutique. Otel Lara'da ve falezler üzerinde. Manzarası harika. Dekorasyonu konusuna hiç girmesek diyorum...
Odadan körfez görünüyor
Karanlıkta çıktığım Bodrum-Antalya yolculuğunda Ula’yı geçtikten sonra doğan güneşin ışıklarını seyrederek Sakar geçidinden aşağıya, Gökova Akyaka’ya indim. Bu rampaların manzarası her defasında nefesimi kesiyor. Bu güne kadar kaç defa geçtiğimi hatırlamıyorum. Sadece Bodrum’a yerleştikten sonra dört farklı mevsimde en az 20 kez geçmişimdir. Her mevsimde görüntüsü farklı renklerde ve müthiş olan bu rampalarda en iyi manzara, yazın eşek, kuzu bibloları satılan tezgahın bulunduğu yerden görülür. Kışın tabii satıcı yerinde olmadığından önce orayı kaçırdım, fark edip geri döndüm. Yükselmekte olan güneşin Gökova’yı pastel renklere boyadığı anları izleyip fotoğrafladım. Kış aylarında Ege, Akdeniz coğrafyasında gezinmenin en etkileyici tarafı bu güzellikleri izlerken kimselerin olmaması. Yazın o kalabalık ve hengame halinden eser kalmıyor. İşte o sabah da Sakar’dan aşağıya inerken de arabayı kenara çekip manzarayı tek başıma seyrettim. Bu coğrafyanın en büyük nimetlerinden biri de bu güzellikleri her an yaşabilmek, onları her an yanınızda bulmak.

Ula'dan geçerken güneş doğmaya başlamıştı
Sakar'dan aşağıya inerken... 
...virajı alınca Gökova tüm güzelliğiyle karşınızda belirir.
Gökova'nın bitimi. Aşağıda sağdaki yerleşim Akyaka
Akyaka'dan Marmaris'e doğru giden, artık kullanılmayan okaliptüs ağaçlı yol. Yeni yol hemen sağından geçiyor
Güneş Gökova'yı renklendirirken
Okaliptüs ağaçlı yolun solunda açı yapan dümdüz yol ise Fethiye ve Antalya'ya giden yol

Gökova’ya inince ovayı boylu boyunca geçen ip gibi düz yola vurdum kendimi. Köyceğiz, Dalyan, Dalaman’dan sonra Göçek tünelini geçip, rampalardan Fethiye düzlüğüne inmeye başladım. Fethiye’ye doğru inerken sağda sizi harika manzara karşılar. Babadağı tüm ihtişamıyla körfeze tepeden bakarken irili ufaklı ıssız adaları görürsünüz. Bu manzarayı durup izlemeden geçmek pek mümkün değildir. Ben de durmadan geçemedim. Her etkileyici manzarada durmaya başlayınca toplantıyı kaçıracağımı düşünüp tekrar yola koyulup hızımı artırdım. Fethiye’den geçerken hava güneşli ve 16 dereceydi. Bir sure sonra Toroslar’a tırmanmaya başladım. Az gittim uz gittim dere tepe düz gittim ki Sarıyer’e vardım. Bodrum’dan Antalya’ya giderken Toroslar üzerinde Sarıyer’I görmek matrak oldu. Bu tabelayı fotoğraflayıp tırmanmayı sürdürdüm. Isı -4 dereceye kadar düştü. Bir ara da Torosların geleneksel sisi bastı. Derken toplantı saatinden üç saat önce Antalya’ya vardım, otele yerleştim, falezler üzerindeki odamdan körfezi seyre daldım.

Göçek rampalarında çam ormanları
Göçek'ten Fethiye'ye inerken Babadağı tüm heybetiyle körfeze hakim durumda
Bu muhteşem görüntüye takılıp kalmadan geçip gitmek mümkün değil
Fethiye körfezindeki adalar
Toros'lara tırmanırken

Sisli Toros yolları
Bu seyahatimde 60 saatte 998,7 km yol yapan,  bazen yolun olmadığı derelerden geçen arabam iyi bir sınav verdi. Bu arabayla Bodrum'a taşındığımdan beri 35.000'i Ege coğrafyasında olmak üzere 40.000 km'den fazla yol yaptım. 

Bodrum'dan Antalya'ya giderken Sarıyer'e de uğramamazlık etmedim. Gerçi börekçi ve muhallebici yoktu ama...

Toplantı bittikten sonra otele dönüp biraz dinlendim ve akşam için balık yiyecek mekan aramaya başladım. İki yıl önce yine Antalya merkezinde kalmış, Lara Balık adındaki balıkçıya gitmiştim. Ağustos ayıydı ve sadece terlediğimi, bunalmaktan yemek yiyemediğimi hatırlıyorum. Bu sefer farklı bir yere gideyim istedim ama sorup soruştururken herkes “Antalya balıkçıları senin gibi Bodrum’da yaşayan birini kesmez” dediler. Haksız çıkmadılar. Kuzenim Nilgün’ün önerisini değerlendirip 7Mehmet’e gittim. Burası Antalya’nın en eski lokantalarından biriymiş. Sadece balık değil, et de bulunuyor. Bu bilgiyi içeri girince öğrendimse de artık rezervasyon yapılmıştı. Ben hem et hem balık, hem tavuk yapan yerlerden hazzetmem. Balığı balıkçıda, eti etçide yemek isterim. Çünkü onlar işini daha iyi yapar. Tavuk için de ayrı bir restorana gidilmez zaten. Örnek vermek gerekirse Beyti’de balık verilmesi nasıl abes olursa Kıyı veya Sabahattin’de bonfile verilmesi o kadar tuhaf olur. Ama her şeyi bir arada yapanların benim açımdan en iyisi 7Mehmet çıktı o ayrı. Garson benimle ilgilenmek üzere tembihli olmalı ki özel alaka gördüm. Bodrum’dan geldiğimi öğrenince “Yirmilik rakıyı içebilir misiniz?” sorumu geri alıyorum dedi. Sonra balık ve deniz mahsulü yemek üzere geldiğimi söyledim, o zaman müsade edin yiyeceklerinizi ben seçeyim dedi. Antalya’nın keçi peyniri meşhurdur. Açılışı onunla yaptım. Ben Bodrum’da da yıllardır sabahları üç çeşit peynir yiyorum. Bunların biri keçi peyniridir. Yediğim en iyi keçi peyniriydi diyebilirim. Ardından küçük bir enginar ve çerkez tavuğu yedim. Lakerda sever misiniz sorusuna “iyiyse tabii ki” gibi zorlayıcı bir cevap verdim. Gerçekten gelen lakerda torikten yapılmış, son derece lezzetliydi. Derken avokado üzerinde, mısır ununa bulanıp kızartılmış iri kanal karidesi (veya Mersin karidesi) geldi ki o da benden tam puan aldı. Haydi iyi gidiyoruz derken gelen beybi kalamarlar tam hayal kırıklığı oldu. Son derece lezzetsiz, silgi gibi kalamar beklemiyordum. Hayalim lagos yemekti. Antalya’da iyi yapılır diye duymuştum. Lagos ızgara istedimse de size tava yapalım dediler. Hayatımda hiç lagos tava yemedim, bilmem de. Pek anlam da veremedim doğrusu ama artık madem garsona teslim olmuştum, itiraz etmedim. Keşke etseymişim. Dört küçük parça lagos geldi. Ağır bir zeytinyağına bulanmış ve tava yapılmış. Birincisi tadı yoktu, ikincisi son derece ağır geldi. Yani final iyi olmadı. Hayatımda belki ilk kez balığı bıraktım. Ve yine yemeğin sonuda soda istedim. Eğer balık ağır olmasaydı bir kadeh daha içebilirdim ama gitmedi. Aslında Nilgün bana oranın kabak tatlısının çok acayip bir lezzeti olduğunu, kabakların özel olarak Adapazarı’ndan geldiğini söylemişti. Garson da kabak tatlılarının çok meşhur olduğunu belirtti ama ben hemen hemen hiç tatlı yemem. Yani belki en meşhur lezzetini tadamadan restorandan ayrıldım, otele döndüm.

Bir iki notumu yazmadan geçmiyeyim. Biz Bodrum'da hakikaten deniz mahsulünün, rokanın, domatesin, ne bileyim aklınıza ne gelirse her şeyin tazesini yemeye çok alıştık. Hele benim gibi biraz yemeye meraklıysanız, iyisini bulup alıp evde yapabiliyor ya da dışarıda yiyebiliyorsunuz. O yüzden böyle ukalalık etmekte hafifletici sebeplerimiz var. Öte yandan Bodrum Antalya gibi büyükşehir değil. Dolayısıyla bizim burada meyhaneler çok daha küçük, çok daha samimi. Hangi meyhaneye veya balıkçıya gitsem en azından bir masa tanıdık oluyor. Biz burada meyhanede, restoranda kravatlı, takım elbiseli insan görmüyoruz. Nadir de olsa görüyorsak bilin ki iş için Bodrum'a gelmiş mümessillerdir. Çarşamba günleri miydi neydi unuttum, çeşitli markaların, ilaç firmalarının mümessillerinin gelme günü. O akşam etrafta birkaç kravatlı görürüz. Antalya öyle değil. Lara Balıkçısı da 7Mehmet de bizim Bodrum'da hiç rastlamayacağımız büyüklükte mekanlar. 

Öğle yemeğimi mecburen otelde bir sandviçle geçiştirdim
7Mehmet'te önden gelen keçi peyniri
Şahane bir lakerdaydı... torikten
Avokado üzerinde gelen mısır unuyla kızartılmış iri karides
Silgi tadında beybi kalamar
Bana çok ağır gelen lagos kızartması. Fotoğrafa bakarken bile bünyem soda istiyor 
Biraz orduevini andıran restoran. Biz Bodrum'da küçük, samimi meyhanelere alıştık
Ondokuz saattir uykusuzluğun verdiği rehavetle uykuya daldım. Ta ki sabaha karşı gök gürültüsüyle yatağımdan fırlayana kadar. Şimşek, gök gürültüsü, yağmur üçlüsü Antalya körfezini iyice karıştırırken ben kaldığım yerden uykuya devam etmeye çabaladım. Sabah uyanıp, kahvaltı yapıp Fethiye’ye doğru yola çıkma planım vardı… Gezinin ikinci etabı olan Fethiye bir sonraki yazıya.

Sabah uyandığımda Antalya körfezinin durumu