27 Şubat 2013 Çarşamba

Fethiye'den Bodrum'a dönerken Datça durağı


Bodrum-Antalya arasında yaptığım yolu dönerken Fethiye’ye uğramış ama Bodrum’a dönüşümü bir gün uzatmıştım. Geçen hafta Bodrum-Antalya ve Antalya-Fethiye etabını anlatmış, Datça’ya gelirken noktalamıştım. Şimdi bugün Datça bölümünü aktarayım dedim. Ama bir yazıya sığamayacak kadar çok fotoğraf var. Eledim eledim yine de 74 fotoğrafa indirebildim. Bunların tümünü bir yazıya koyarsam o yazının doküman anlamında ağırlığı fazla olacağından açmak zorlaşır. O yüzden Datça bölümünü ikiye ayırayım dedim. Datça’ya vardığımız günü, tepelerde ve sahilde gezindiğimiz bölümünü şimde yayınlıyayım. Akşamında Fevzi’de yediğimiz mezeleri ve Bodrum’a dönüş etabını bir sonraki yazıya bırakayım.

Bu sefer Datça’ya uğramak biraz zahmetli oldu. Çünkü bu kış Bodrum-Datça feribotları çalışmıyor. Rivayet muhtelif. Bir söylentiye gore Datça tarafındaki Körmen Limanı’nda inşaat var ondan deniyor. Bir diğer söylenti iki acente birbirine girdi o yüzden yapılmıyor deniyor. Her ne olduysa oldu, çalışmıyor. Bu da Bodrum’dan Datça’ya 2 saat feribotta ayak uzatarak, kitap dergi okuyarak seyahat etmek yerine 235 km yolu karadan yapmak anlamına geliyor. Bir de dönüşünü düşününce, bir gece için Datça’ya gitmek zor oldu. O yüzden ben de ekim ayından beri gitmemişim mesela. Oysa neredeyse her ay giderdim. Bu durum Datça’nın zaten zayıf olan kış müşterisini bitirmiş. Fevzi çok şikayet etti.

Tepelerde gezinirken en geniş ve bakımlı yol buydu
Datça'nın meşhur kızılderili dağı. Şef uykuya dalmış

Tepeler bu mevsim yemyeşil...
Datça’ya bu mevsimde gitmek istememin ana nedeni baharları açan badem ağaçlarının yarattığı güzelliği yerinde görmek ve fotoğraflamak. Bodrum’a yerleştiğimden beri bademlerin tam açtığı on-onbeş günlük dilime yetişemedim. Ya işlerim çıktı İstanbul’a gittim, ye bir hafta geç kaldım asıl şenliği kaçırdım. Bu yıl İstanbul’dan dostlarla beraber bu işi organize edelim istedim ama bu işler zormuş. Öyle birkaç kişiye hadi gidiyoruz demek kadar kolay değil. Harekete geçip organize olundu ama bu sefer de uçak bileti fiyatları uçtu. Bir de bu işlerde şöyle bir risk var; hava ya fırtınalı, yağmurlu olursa ne olacak? Nitekim biz gezerken hafiften kapayan hava akşama doğru yağmaya başladı. Eğer bir otobüs insan olsaydık sıkıntı yaratırdı. Neyse, bu işler beni aşıyor. Bir dahaki yıl için şimdiden söylüyorum, lütfen not edin; şubat ayının ortasında Datça’da olmanız lazım.

Buralarda yaşamanın en büyük nimeti, buraların kış halini görmek diye söyleyip duruyorum. Yazı ile kışı asla aynı değil ve tabii ki kışı çok daha güzel. Evet deniz yok belki ama güneş var. Bulut da var, yağmur da var, fırtına da var ve hepsi bu coğrafyaya çok yakışıyor. Bu nimetten faydalanmak için ve zaten bende ayrı bir yeri olan Datça’yı gelin gibi süslenmiş görmek için Fethiye’den Bodrum’a dönerken Akyaka’dan sola sapmıştık. Mavi Pide’de öğle yemeğimizi yemiştik. Bunu geçen yazıda anlattım. Datça’ya varır varmaz merkeze, otele inmeden kendimizi tepelere vurduk. Sağolsun geçen yıl Fevzi dostum bana rehberlik etmişti, sayesinde köy yollarını, kullanılmayan yolları öğrenmiştim. Bu bilgimle Knidos’a kadar gittik. Datça’yı ben çıkmaz bir sokağa benzetirim ve sokak Knidos’ta biter. Ve de Güney Ege’nin en uç noktası olan Knidos’taki son yapı da Knidos feneridir. Garip bir duygu olmalı; fenerde oturuyorsun ve orası son nokta. Knidos benim hep çok ilgimi çeken bir tarihi yerleşim. Hakkında biraz okuduktan sonra ilginçliği daha da artıyor. Hele Ege ve Akdeniz’I hepi topu on metrelik bir kara parçasının ayırdığı noktada olmak heyecan veriyor. Datça yarımadasının en dar noktasında –kıstağında- yine böyle bir görüntüye şahit olursunuz. Her geçişimde o noktayı gören hakim bir tepede durur izlerim. Orası da beni çok etkiler doğrusu. Yine durdum, fotoğraf çektim ama onu bir sonraki yazıda göreceksiniz. Çünkü Bodrum’a dönüş yolundayken çektim.

Baharlarını açan badem ağaçlarının süslediği tepeler
Bal ve badem karışımı muhteşem kokular yayıyorlar 




Bu yol da fena değil de balçık olan bölümlerinde dikkatli olmak gerekiyor
Datça tepelerinde, şiddetli yağışın yer yer ağırlaştırıp balçık haline getirdiği toprak dağ yollarında gezintiye başladık. Bu tepelere kesinlikle altı yüksek bir araçla çıkmak gerekiyor. Hele bazı yerlerde dört çekere de ihtiyaç oluyor. Yolun bir tarafının uçurum olması da işin heyecan kısmı. Böyle manzaradan panik olanlar hiç denemesin derim.

Kimseciklerin olmadığı köy yollarında gezinirken camları açtık ve içeriye çam ile karışık badem baharlarının inanılmaz kokusu doldu. İşte böylesi durumlarda buralarda olduğuma bir daha şükrediyorum. Gerçekten nefes kesen manzarada, inanılmaz bir havada ve sadece kuş seslerinin olduğu yerlerde gezinirken, eski hayatımda, TEM yolunda saatlerce trafikte, arabanın içinde egzos kokusuna boğulurkenki halimi hatırlıyorum.


Mesudiye'ye tepeden bakarken...Ortadaki tepenin solu Hayıtbükü, sağı Ovabük











Yaka, Sındı gibi köylerde gezindikten sonra Knidos’a vardık. Orada biraz zaman geçirip bu sefer diğer bir yoldan Palamutbükü’ne indik. Palamut’a inerken sahilden iç kesimlerdeki badem ağaçlarının görüntüsü inanılmazdı. Palamut’u hiç böyle görmemiştim. Gerçekten muhteşemdi. Hava kapalı olduğundan civardan sahile gelenler yoktu, o yüzden de sahilde sadece iki üç kişiye rast geldik. Palamut’tan sonra sahili takip ederek Hayıtbükü’ne girdik. Tabii orada da hiç bir mekan açık değildi. Biraz sahilinde gezinip oranın kendine özgü havasını ciğerlere depo edip artık yavaş yavaş yorulmaya başladığımdan otele döndük. Öyle böyle iki buçuk günde 1000 km yol yapmıştım ve Datça’nın havasındaki oksijen fazlalığı da eklenince uyku bastırdı. 

Hızırşah taraflarında, kilise kalıntısının bahçesinde müslüman mezarları. Kimse kilise bahçesinde müslüman mezarı olur mu dememiş. Buna hoşgörü diyoruz. 

Knidos'a gelirken


Son yapı Knidos feneri




Palamutbükü sahilinin iç kısımları
Palamutbükü
Palamutbükü sahili... hiç kimse yok


Simi'ye güneş vurunca



Otele dönüp bir iki saat uyuduktan sonra yolculuğun en keyifli, lezzetli bölümüne geldik. Onbeş gün öncesinden Fevzi’yi arayıp geleceğimizi bildirmiştim. Çünkü Fevzi kışın açık olmuyor, böyle önceden haberleşirsek masayı kuruyoruz. Neler yedik diye soracak olursanız, cevabı kanıtlarıyla birlikte bir sonraki yazıya.


24 Şubat 2013 Pazar

Bu sabah Bodrum'a bahar geldi, bu müzikleri dinledim

“Müzikle ilgim küçük yaşlarda başladı” derler ya. Valla benim de öyle oldu. Annem piyano çalardı. Babam ara sıra gitar ara sıra saz tıngırdatırdı. Ben de ilkokul çağlarında beyaz türk bir aileden beklendiği gibi piyano dersi almıştım. O zamanlar aileler piyano dersi aldırıp çocuklarının içindeki Chopin’i Bach’ı ortaya çıkarmak isterlerdi. Bana da aynısı yapıldı. Yaz aylarında arkadaşlarım arsada top peşinde koşarken haftanın belli günleri ceberrut ve son derece sevimsiz bir hocadan ders alırken, göz ucuyla maç yapan bizim çocukları seyredip içimden saydırırdım. Hoca bu işte çok önemli. Iyi bir hoca olsaydı belki devam ederdim ama dedim ya asabi bir kadındı. Şöyle söylesem yeterli olabilir; Erenköy’de kocaman bahçe içinde beyaz bir köşkte yaşlı annesi ve sayısız kediyle yaşardı. Tabii evlenmemişti. Tabii şişmandı. Tabii çirkindi. Bir kere evine gitmiştim. O zamanın ABD başkanı Nixon ile piyano çalarken fotoğrafı vardı. Boş kadın değildi yani. Herhalde iyi piyanistti, değerlendirecek bilinçte değildim. İkide bir resitallere hazırlardı. Aynı parçaları bir aya yakın çalışırdık. Teknik üzerine saatlerce piyano başında uğraşırdım. O yaşta bu yapılacak iş değildi. Konservatuara gitseydim iş başka olurdu. Ama sonunda ben isyan ettim. Dedim ki piyanoya benimle başlayan başka hocalardan ders alan arkadaşlarım Für Elise çalmaya başladılar ben hala teknik üzerine çalışıyorum. Sıkıldım dedim. Bizimkiler hocayla konuştular, biraz daha hafif şeyler de öğretseniz de çocuk heveslense dediler. Ama sevimsiz kadın bir sonraki derste bana Yıldırım Gürses’in o yıllarda çok moda olan “Son Mektup” şarkısının notalarını getirdi. Başladık o derste çalmaya… Bu son mektup ayıracak ikimizi… Benim istediğim bu parça değildi tabii ama hoca kendince tavır almıştı. Hocayla hoca olmayayım dedim, ben bu işi bırakıyorum dedim. O son mektup ikimizi ayırdı bir daha ne o hocayı gördüm ne de yıllarca piyanoya elimi sürdüm. Benim piyano maceram da böyle bitti. Fazıl Say olamadan bıraktık. Şaka bir yana piyanonun şöyle bir iyiliği oldu tabii; müzik ile aram hayat boyu çok iyi gitti. Hala sabah kalkar kalkmaz veya arabaya biner binmez müzik dinlemeye başlarım. Liseyi bitirip de bizim okulun yetenek sınavına girecek puanı tutturamayınca bir sezon Osmanbey’de Onnik Aras beyin yanında çalıştım. Halaskargazi Caddesinde bir müzik mağazasıydı. Aras Plak’tı adı. Kimler geldi geçti oradan ama ben o zaman değerini bilmedim. Niyazi Sayın, Yorgo Bacanos gibi isimler gelirdi ve salı akşamları dükkanın arkasındaki depoda herkes evinden getirdiği nevaleyi ortaya çıkarır, rakılar açılır, ney ve tambur eşliğinde türk müziği söylenirdi. Bense 18 yaşındaydım ve o müzik hiç ilgimi çekmezdi. Aras Palk markalı Türk müziği LP’Leri basılırdı ve Onnik Bey hepsini ezbere bilirdi. Gerçek bir Türk Müziği üstadıydı. Sonra ailevi nedenlerle Amerika’ya göçtü ve dükkanı Nino Varon’a devretti. Nino da müşterileri tanıdığım için bir süre ona yardımcı olmamı istedi ve yaz sonuna kadar, başka deyişle artık kazandığım akademinin grafik bölümü açılana kadar ona yardımcı oldum. O dönemde de Tanju Okan, Onno Tunç, Nilüfer ile dostluklar kurma imkanı bulmuştum. Çünkü Nino aynı zamanda prodüktördü ve Nilüfer en önemli sanatçısıydı.

Kuzenim Hakan'ın aile dükkanı Tünel'deki Lale Plak
Lale Plak caz hazinesidir
Laf lafı açınca sohbet uzar. Bunları bir gün anlatırım. Bu akşam bu konuya girme nedenim, sabah uyanınca Bodrum’a baharın geldiğini görmüş olmam. Kahvaltımı dışarıda, bahçede yaparak sezonu açtım ve müzik arşivimin dünya müzikleri bölümünden bir şeyler dinlemeye başladım. Baharı karşılarken tek tarz, mesela caz, mesela Yunanca müzik değil de dünyanın farklı yerlerinden, farklı kültürleri hissederek müzik dinleme ihtiyacı duyduğumu fark ettim. İlgimi çekti bu durum. Sonra bu akşam blogda biraz arşivimden etnik müziklerden seçme yapalım istedim. Etnik müzik adından anlaşılacağı gibi dünya müzikleri. Dünyanın farklı coğrafyalarından farklı kültürlerin kendini ifade edişlerini izlemek heyecan verici. Geçmişte plakçıda tezgahtar olarak çalışmamın bana kazandığırdığı çok şey oldu. İnsan ilişkileri, karşılaştığım insanın kişiliği hakkında doğruya yakın tahmin etme becerisi gibi. Hani güvenilir mi güvenilmez mi anlamında. Ama müzik konusunda daha çok şey kattı. Aldığım haftalığı plak alarak tekrar patrona veriyordum ama böyle böyle iyi bir dinleyici oldum. Sonraları kuzenim Hakan Atala ailesinin dükkanının başına geçince orayı bir caz müziği mabedi haline çevirdi. Tünel’deki Lale Plak’tan söz ediyorum. Dünyanın bir çok önemli caz müzisyeni festivaller için İstanbul’a geldiğinde Hakan’ın Lale Plak’ına uğramadan dönmez. Yaşıtım olan Hakan ile çocukluğumuz hep beraber geçti. Şimdi bini aşkın caz, etnik, Yunanca CD arşivim onun sayesindedir. Klasik müzik ile ilgili de bir LP arşivim oluştu. Bu da geçmişte çalıştığım, biraz önce anlattığım plak dükkanı sayesinde oldu. İyi bir klasik müzik dinleyicisi olmuştum.

Ses değil müzik dinleyenlerdenim. Bu sistem bana bu evde yetiyor. Filanca marka lambalı amplifikatör ile feşmekan marka speaker'ın uyumu üzerine saatlerce konuşanları hiç anlamadım. Sesi dinlerken müziği kaçırdıkları görüşündeyim. Bu sistem Adcom pre ve power amplifikatör, Marantz CD çalıcı ve Bose speakerlardan oluşuyor.

Bodrum'daki evin muhtelif köşeleri CD saklamaya yarıyor.



Daha önce de yazmıştım, arşivimin büyük bölümü caz CD’lerinden oluşuyor. Sonra sırasıyla etnik, Rumca ve latin CD’leri geliyor. Yüzde onluk bir bölümü de R&B ve Soul müziklerden. Etnik müziğe takıntım nispeten yeni. Yani yeni derken yirmi yıl demek istiyorum. Bir gün bende olan bir Balkan şarkısının farklı versiyonunu dinledim. Sonra izini sürmeye başladım. Şarkı meğer engizisyondan kaçan Yahudilerin müziğiymiş. Kökeni Toledo. Kaçarlarken bir kol Balkanlar üzerinde yerleşiyor. Bir kol Selanik’e geliyor. Bir kol da bilindiği gibi Bayezit zamanında Osmanlı’ya sığınıyor. Balat bölgesi o zamanlar Yahudilere veriliyor. İşte o şarkı da gittikleri yerde farklı versiyonlarda ve dillerde söylenmeye başlıyor ve günümüze kadar geliyor. Böyle hikayeler çok ilgimi çekince etnik müziğe merakım arttı. Blogda yayınladığım şarkılardan “La Rosa Enflorese” bu Toledo şarkısının Selanik ve Balat versiyonunun iç içe geçmiş hali. Dinlemeye başladıktan bir süre sonra günümüz versiyonunu hatırlayanlarınız çıkacaktır. Bu da sürprizi olsun. Şimdi hala izini sürecek parçalar bulduğumda heyecanlanıyorum. Geçenlerde bir şarkı elime geçti. Lübnan’lı bir şarkıcı söylüyordu. Bakalım siz dinleyince tanıyacak mısınız? O da “El Bent El Shalabiah” adlı şarkı. Ve tabii “Caminando” en kolay bileceğiniz şarkı olacak. Ederlezi Aveda isimli şarkıyı yorumlayan Fodula, geçen yıl Bodrum’da meydanda şarkı söylerlerken tanıdığım bir grup. Bu da başka bir sürpriz oldu. Mandela isimli şarkı adından belli zaten, Mandela için yazılmış. Senegalli şarkıcı Salif Keita söylüyor. Subramaniam ilginç bir kemancı. Yorumladığı şarkı oldukça dokunaklı. Alaoui ise berberi bir grubun Paris konserindenden kayıt. İbrahim Maalouf'un parçası da sürpriz bir yorum. Neyse siz dinlemeye başlayın. Bakalım listedeki parçalardan tanıdıklarınız olacak mı?

İyi dinlemeler… Müzik biraz da heyecan demek. Etnik müzik de ayrıca müzikle seyahat etmek demek.




23 Şubat 2013 Cumartesi

Antalya'dan Fethiye'ye, oradan Datça'ya doğru


Bir ay arayla yine Bodrum’dan Antalya’ya gidince, dönüşte yine Fethiye’ye uğradım. Çünkü Fethiye bu mevsim çok güzel. Makul bir sakinliği var. Üstelik artık alışkanlık haline gelen Girida’da yemek ve genç dostlarla sohbet de işin en keyifli yanı. İşi eğlenceye çevirmenin kime ne zararı olabilir ki? Böylece bir iş gezisinin dönüşünü turistik geziye çevirince ve de bu sefer işler izin verip de bir gün daha ekleyince Fethiye’den sonra Datça’ya geçtik. Bu yazıda Fethiye ve Datça’ya kadar olan yol izlenimlerime ait bir iki notu paylaşayım sonrasını fotoğraflara bırakacağım. Çünkü daha geçenlerde aynı rotayı yapıp yazmıştım. Bir ay içinde Fethiye’de değişiklik olmayınca anlatacak fazla, yepyeni birşey yok.

Antalya’da uyanınca bir gün öncesi yağmurun yerini pırıl pırıl bir havanın aldığını gördüm. Gece pek rahat uyuyamadığımdan olsa gerek sabah erken kalktım. Merkezi ısıtmalı otel odalarını sevmiyorum. Çünkü odanın içini 25 derece civarına ayarlıyorlar, benim gibi 15-16 derecede uyumaya alışanlar için o ısıda uyumak mümkün değil. Üstelik son derece sağlıksız bir ortam. Her yerden üfleyen sıcak havayı kesmek söz konusu olmadığından ben de gece cam açık yattım. İyi de oldu, denizin sesini dinledim. Sabah o güzel havayı görünce, otelde kapalı mekanda kahvaltı yapmaktansa sahil boyu yürüyüp kahvaltı edecek bir yer bulmayı tercih ettim. Üstelik geçen sefer de bu otelde konaklamış, kahvaltısını pek tutmamıştım. Lara sahilinde yürürken gözüme kestirdiğim yer, manzarasıyla, ortamıyla iyi çıktı. Biraz sonra güneş bulunduğum masaya gelince tişörtle kalana kadar üstümdekileri çıkarmak durumunda kaldım. Antalya hava bakımından iyi davrandı yani. Sıkı bir kahvaltının ardından toplantının yapılacağı Holding’in merkezine gidip işleri de hallettikten sonra sarkan randevu nedeniyle karanlığa kalmış halde Fethiye’ye doğru yola çıktık. Eğer Antalya’dan daha erken ayrılabilseydim niyetim sahilden dönmekti. Yani geçen sefer yaptığım rotayı izleyerek Kaş’a uğrayarak dolaşmak. Bu yol Toroslar’daki rotaya oranla çok daha uzun ama gündüz sahili izleyerek araba kullanmayı çok seviyorum. Ancak dediğim gibi toplantı saati sarkınca bir gün önce geldiğim yoldan dönmek zorunda kaldım. Fethiye’ye varıp otele yerleştiğimizde yemek saati gelmişti bile. Normalde kaldığım Yacht Boutique Oteli ile Girida arasını, Fethiye sahilinden yürüyerek katetmeyi tercih ederdim ama gecikince, Girida’da bizi bekleyen Can ve Deniz’i daha fazla bekletmemek, rakı saatini de kaçırmamak için taksi ile yollandık.

Bu manzarada çay içmek... daha ne olsun 
Kahvaltı çok başarılıydı. Manzara zaten olağanüstü. Üstelik bunların hepsi sadece 10 TL. 
Girida’yi birkaç kez yazdım. Artık kendimi çok rahat hissettiğim mekanlara bir yenisi katıldığı için seviniyorum. Mekanın sahibi çok candan biri. Garsonlar da öyle. Mezeler –moda deyimle- on numara. Balık zaten hep taze. Ve epey çeşit bulunduruyorlar ki bu önemli. Bir gece önce Antalya’nın koskoca Lara Balıkçı’sındakinden daha fazla çeşit vardı. İki mekandaki sandalye sayısını kıyaslayacak olursak muhtemelen Girida, Lara Balıkçısı’nın 30’da biridir. 

Güzel mezelere güzel sohbet eşlik edince hep aynı şey olur, zaman nasıl geçti anlaşılmaz. O akşamdan kötü olarak hatırladığım tek şey, her yaz büyük bir istekle gidip çok güzel günler geçirdiğim Faralya’daki Beyaz Yunus’un el değiştiriyor olacağı haberiydi. Yeni işletmeci büyük ihtimalle jakuziler koyarak, bostan olarak kullanılan alana kocaman bir havuz yaparak oranın doğal görünümünü ve sadeliğini bozar. Bütün değer verdiğimiz güzel yerler bozulmak, değişmek, daha lüks olmak zorunda mı?

Girida'nın taze balıklarının olduğu dolaptan bör bölüm

Kılıç şiş... mükemmeldi


 Ertesi sabah Yacht Boutique Otelinin terasında, otelin şahane kahvaltısını yaptık. Bu otelin üç şeyini çok seviyorum. Bir; makul büyüklüğü. Yani kocaman otellerden olmaması. İki; konumu. Hem kasabanın içinde hem sakin bir yerde. Her yere yürüyerek ulaşabiliyorsunuz ve muhteşem manzarası var. Üç; kahvaltısı. Dokuz çeşit peynir var desem gerisini tahmin edebilirsiniz. O yüzden sabah terasında, Fethiye körfezini ve marinayı seyrederek mükellef kahvaltı yapmak insana iyi geliyor. İşte biz de pazar sabahı bu güzel kahvaltıyı yapıp Datça’ya doğru yola çıktık.

Yacht Boutique Oteli'nin kahvaltısının giriş bölümü. Gelişme ve sonuç bölümleri de var yani.
Kahvaltı büfesinin kadraja sığan bölümü. Bir bu kadar daha var
Terastan manzara

Burası İsviçre diye yazsam yadırganmaz

Hep söylediğim gibi Bodrum Antalya arasındaki yollarda araba kullanmak müthiş zevk veriyor. Şahane koylar, kıvrıla kıvrıla tırmanılan dağların manzarası nefes kesen cinsten. Dönüş yolunda bu sefer epeydir girmediğim Göcek’e girdim. Göcek de sonuçta yazlık bir yer. Üstelik çok küçük ve tüm müşterisi tekne sahipleri. Göcek’e marina ve Dalaman’a havalimanı Özal’ın bir projesiydi. İnsanların İstanbul’dan, Ankara’dan uçağa bindikten birbuçuk saat sonra teknelerine ulaşabilmelerine olanak sağlayan bir projeydi ve tuttu. Ama sadece tekne ve yat turizmine yönelik bir “proje” olduğundan tabii kışın bomboş. Yazın tekne bağlamanın mucize olduğu ana iskelede hiç tekne yoktu. Sadece ağlarını onarak balıkçıları gördük. Iki gün önceki fırtınadan sonra sakin koyda biraz zaman geçirdik ve bu çok iyi geldi. Ruhumuz dinlendi. Bir espresso içip yola devam ettik. Bu arada gelen kitle tekneci olunca fiyatlar uçmuş. Iki kahve bir sodaya 17 lira verdik. Yazın fiyatların nerelere dayandığını düşünmek istemiyorum.

Akşama ne balık var?
Boş Göcek iskelesi
Sakin Göcek koyu



Göcek’ten sonra hiç durmadan Akyaka sapağına geldik ve sola dönüp Marmaris yoluna girdik. Solumuzda okaliptüslü eski yolu alıp rampaları tırmanıp Marmaris’e doğru inmeye başladık. Bir türlü bitmeyen, ikide bir toprak kayması nedeniyle çöken hala çökük, yol hala o bölümde tek şerit. Marmaris’in AKP ilçe başkanının geçenlerde “bu sene çok yağmur yağdı ondan çöküyor” diye yalan söylediği yol ilk günden beri böyle. Yani açıldığı zaman da böyleydi, yazın da çökme oldu. Bu yolu açmak için yüzlerce ağaç kesildi, Marmaris’lilerden karşı çıkanlar oldu diye hatırlıyorum. Ya müteahhit sahtekar ya mühendislik hatası var bilemiyorum. Bildiğim, o yolun hala bitmediği ve muhtemelen hiç bir zaman bitmeyeceği. Hem zaten ortada çalışan işçi de görmedim.

Sola dönülür ve istikamet Marmaris üzerinden Datça olur
Malesef son derece çirkin yapılarla dolan Marmaris.

Mavi Pide'nin ördekleri


Datça'ya doğru Gökova ve Bördübet sahili. Karşısı ise Ören
Marmaris’i geçip Bozburun-Datça istikametine devam ettik. Marmaris’in içini hiç sevmem. Ama çevresine ise hayranım. Öğle yemeği için tabii ki Hisarönü’ndeki Mavi Pide’de durduk. Yazın sakin olan derenin suyu ve debisi epey artmıştı, kanarına oturduk ve şahane pidelerinden yedik. Akşam yemeği için Datça’da Fevzi’deyiz diye fazla yemedik ama. Çünkü yolu bu kadar uzatıp Datça’ya gitmemizin iki sebebinden biri Fevzi’de Ege otları ve deniz mahsulü yemekti. İkinci sebep ise bahar açan bademlerin Datça’nın muhteşem doğasına yaptığı katkıyı yerinde görmek. Geçen sene onbeş gün geç kalmıştım, bu sefer tam zamanında Datça’ya vardım. Fevzi ve baharlar konusunu da bir sonraki yazıda anlatayım.

Aşağıdaki manzara Antalya'da kaldığım otelin odasından çekildi