28 Mart 2013 Perşembe

Bodrum'a 1979 ve 1980 yıllarındaki gelişlerim


Son yazıdan bu yana bir hafta geçti. Bu akşamki blog yazısında 1978-79-80
yıllarında yaptığım Bodrum tatillerinden kalma bazı fotoğraflara yer vermek istiyorum.

Bu fotoğrafların siyah/beyaz olanları o yıllarda babamın Doğu Alman malı Praktika fotoğraf makinasıyla çektiğim fotoğraflar. Bu makinaya babam gözü gibi bakardı ve o yaz tatilinde bana vermişti. Şimdi bu satırları yazarken o makinanın deri kılıfının kokusunu ve kılıftan çıkınca makinanın yaydığı metalik kokuyu hatırlıyorum. Koku çok acayip birşey. Sizi bir anda yıllar yıllar öncesine götürebiliyor. Daha sonra bu siyah/beyaz negatifleri kendim yıkar kendim karta basardım. Babamın hobisi için kurduğu küçük karanlık odada bu işleri öğrenmiştim. Karanlık oda dediğim de içinde iki kişinin dönemeyeceği kadar küçük ve penceresi olmayan, hakikaten karanlık bir odaydı.

Sahildeki yürüyüş yolu yapılmadan önceki haliyle Bodrum. Bir gecemi, boş pansiyon bulamadığımdan resimdeki otobüsün olduğu yerde bir Volkswagen kaplumbağa arabada geçirmek zorunda kalmıştım.
Bu binaya Bodrum'da hiç rastlamadım. Ya yıkıldı ya da daha mantıklısı bu bina Milas'ta. Çünkü yapı tarzı buraya hiç benzemiyor. Otobüsün son mola yeri olan Milas'ta çekmiş olmalıyım
Şimdi Cookshop olan eski yağhane. O yıllarda da zaten yıkıkmış
Meşin iplerde nazar boncukları... her taraf bunlarla doluydu
1979 yılındaki Bodrum tatiline bu sefer cebimde parayla geldim. Bir önceki gelişim, o yıl yaz tatilindeydi, öğrenciydim ve babamın verdiği kısıtlı harçlıkla Bodrum’u keşfe gelmiştim. O kış üniversitenin ikinci sınıfına geçmiştim. Artık mesleki dersler başlamış, amblem, broşür filan gibi temel işleri öğrenmeye başlamıştık. Okulun kapanmasına doğru o zaman Dyo boyalarının yöneticisi, aile dostumuz Ahmet Bali beni bizim Fındıklı’daki akademinin karşısında yer alan genel müdürlük binasına çağırmıştı. Hiç unutmuyorum; Transocean isimli bir etkinliği o yıl Dyo’nun İstanbul’da düzenleyeceğini anlatmıştı. Transocean dedikleri ise, uluslararası gemi boyaları üreten boya firmalarının kurduğu birliğin adı. Birkaç gün sürecek etkinliğin program broşürü, gelenlerin takacağı yaka kartı gibi bir dizi işi tasarlayıp tasarlayamayacağımı sordu. Tamam yaparım dedim. Şimdi düşünüyorum da ne cesaretle evet dediğime şaşıyorum. Hayatımda o güne kadar hiç profesyonel iş yapmamıştım. Hiç matbaaya gitmemiştim. Biz ikinci sınıfta sadece tasarımı öğreniyorduk. Ama işin nasıl basılacağını, basılabilmesi için nasıl bir çalışma yapılması gerektiğini bilmiyorduk. Hadi benimki cahil cesaretiydi. Ahmet ağabeye yıllar sonra, bana nasıl olup da güvendiğini sormuştum. Çünkü iş ciddi bir ajans işiydi. Söylediklerini buraya yazmıyayım, kendi propagandasını yapanlara benzemek istemem. Ahmet ağabeyin kızı Ayşe Bali yıllar sonra bizim sektörün başarılı bir reklamcısı olacaktı. Ayşe’nin yanılmıyorsam İtalya’da okuması için Ahmet ağabey ile epey konuşmuştuk. Grafik eğitimi almasını desteklemiştim. İyi de oldu, iyi bir reklamcı yetişti.

Turgutreis'teki Soytaş evleri. İlk devre mülk sisteminin uygulandığı evler bunlardı galiba
Tersaneden...
Şimdiki marinanın yerinde sadece bir beton iskele vardı. Zaten bağlayacak kaç tekne vardı ki?
Turgutreis denilince benim aklıma o eski sazlıklı köy geliyor.
Neyse konuyu dağıtmayayım. İşte okul kapanmasına yakın o sipariş edilen işleri yapmış, Çemberlitaş’ta bir matbaada sabahlamış ve zamanında işi yetiştirmiştim. Karşılığında hayal edemeyeceğim bir para kazandım. Rakamı şimdi tam olarak hatırlamam mümkün değil çünkü bizim kuşağın sıfırlarla arası iyi değildir. Öyle acayip enflasyon ile büyüdük ki rakamlar birbirine girdi. Sonra da altı sıfır atılınca iyice tepe sersemi olduk. Ama sanki babamdan aldığım yıllık harçlık kadar bir paraydı. O parayla benim bir Bodrum’a gelişim var ki sormayın. Sanırsınız Bodrum’a ülkenin en zengini geldi. Bir yıl önce arada bir bira veya en kabadayısından o zamanın berbat şaraplarını içen ben bu gelişimde rakı sofraları kurmuştum. O zamanki şaraplar “Öküzgözü” değil tam “Öküzöldüren” şaraplarıydı. Yaşım ondokuz veya yirmiydi ve Bodrum’un en ama en pahalı mekanı Han’da iki üç gece sofra kurmuştum. Han dediğim yer de şimdi çarşıdaki New-Old. Önceki gelişimde çatı katındaki terasında yıldızların altında uyuduğum pansiyonda oda tutmuştum. Adam olacak çocuk o yaşlara belli olur, benim yıllar sonra Bodrum’a yerleşince haftada birkaç kez rakı masasına oturacağım o tatilde belli olmuştu.


O yıllarda daha çok balıkçıların olduğu liman



Fotoğrafı çektiğim yer şimdiki Yapı Kredi'nin önü olmalı
Çarşının o yıllardaki hali. Han da dönemin en pahalı mekanıydı
İlk gidişimde balıkçılara beni de yanlarına almaları için rica etmiş, Bodrum’u denizden o sayede görebilmiştim. Bu ikinci gelişimdeyse tekne turuna çıkacak parayı kazanmış olarak gelmiştim. Bir kaç kere tekneyle Adaboğazı, akvaryum falan gezindik. Bu ikinci tatilde Bodrum’u biraz daha tanımıştım ve içimde buraya karşı olan sevgi muhtemelen bu seyahatten sonra tutkuya dönüştü. Kışın İstanbul’da çektiğim diaları duvara yansıtır Bodrum hasretini gidermeye çalışırdım. O derece.

Kazandığım parayla onbeş gün Bodrum’da kalmış, o yıllarda yirmisine henüz basmış bir genç için tam anlamıyla krallar gibi yaşamıştım. Tabii sıfırı tüketip İstanbul’a öyle döndüm. Yine son param beni otobüsten indiğim Harem’den eve götürecek kadardı. O zamandan belli olmuş zaten, ben günü yaşamayı seven, ilerisini pek fazla düşünmeyen biri olacakmışım. Şimdi yaş elliyi geçince duruldum ama yine bazı huylarım değişmedi. Kazandığımı zevkime harcamayı yine sürdürüyorum. Orta kalite yerde beş akşam yiyeceğime iyi yerde iki akşam yemeyi tercih ediyorum. Orta kalite yerde on gün tatil yapacağıma iyi yerde beş gün yapmak benim için daha doğru. Bu huy devam ediyor.
Şimdiki marinanın yerinde olan T şeklindeki beton iskele



Yukarıdaki sevimli çocuk geçen yazıda söz ettiğim annemin kuzeni Meral Horne'ın oğlu Bodrum doğumlu Cancan. Şimdi Çin'de yaşıyor.

Bir sonraki yılın Ekim ayında yaz sıcağı henüz bitmişken hafta sonu ile birleşen cumhuriyet bayramından yararlanarak yine Bodrum’a bir kaçamak yapmıştık. Bu sefer kuzenim Hakan ve bir çocukluk arkadaşımız ile beraber otobüse atlayıp buraya gelmiştik. Üniversitede dersler başlamıştı iyi hatırlıyorum. Çünkü otobüse yetişeceğim diye Yurdaer Altıntaş’ın dersinden erken çıkmış, ödevi tam bitirmeden asistana teslim etmiştim. Dört yıllık grafik eğitimimde aldığım tek zayıf not da bu olmuştu. Iyi öğrenciydim yani. Arada bunu sıkıştırayım çünkü vasatın üzerine çıkamayan bir orta-lise öğrencisiydim.

Bodrum’da karşılaştığım arkadaşlarımdan birinin babası Bitez’de yapılan bir sitenin mühendislerindendi. Bizi arabasıyla oraya götürmüştü. Tekneyle açılmış, açıktan oranın fotoğrafını çekmiştim. Hayatımda gördüğüm ilk büyük site burasıydı. Çorak bir tepeye kibrit kutusu gibi beyaz evlerin niye yapıldığını anlamamıştım. Hala da pek anladığımı söyleyemem. Burada fotoğrafını göreceğiniz o çorak tepelere kurulan site bugün Bodrum’un en yeşil ve en itibarlı sitelerinden biri olan Aktur’a dönüştü.
Aktur inşa edilirken
1979 yazındaki seyahatte tanıştığım arkadaşları İstanbul'a uğurlarken. Alt ortadaki bendenizim.
Sağımdaki de kuzenim Leyla


Kumbahçe'de tavla atanlar. Arkadaki Halikarnas yazısı dikkatinizi çekmiştir. O zaman henüz sahildeki yaya yolu yok

Yukarıdaki kareler aslında geçen yazıda yer almalılardı çünkü 1978 yılından kalma. Arabayla gelirken Bafa'da bir çeşmede durmuştuk. Sağdaki ise Bodrum'da rakı değil çay içtiğim tek fotoğrafım.

Bu seyahatten de bazı kareleri buraya alıyorum. Daha fazla malzeme olması gerekir diye düşünüyorum ama yok malesef. Bir yerlerden çıkacağını tahmin ediyorum. Çıkarsa onlara da yer veririm.




Bu yazıyı da, sözünü ettiğim ekim ayındaki tatilden bir anekdotla bitireyim. Dönüşümüze yakın son paralarımızla üç kafadar ve babası Bodrum’da mühendis olduğunu söylediğim arkadaşımız da dahil şimdiki Gemibaşı’na gittik. O zaman da adı aynıydı. Çok daha küçüktü tabii. Önündeki bölüm yoktu. Çamurlu bir yoldan yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Akşam rakı sofrasını kurduk. Hiç unutmuyorum cam kenarında köşe bir masaya oturmuştuk. Sanki bir soba vardı diye aklımda kalmış. Soba yanıyor muydu acaba? Akşamları serin oluyordu artık. Biz kendi aramızda eğlenirken yan masalarda babamız yaşındaki Bodrum’un yerlileri de rakı içiyorlardı. Yaşları onsekiz-yirmi arası değişen dört İstanbul’lu tipin rakı içmesi ilgilerini çekmiş olmalı ki masadan masaya muhabbet başladı. Ben özellikle Bodrum’u, kış hayatının nasıl olduğunu sorup öğrenmeye çalışıyordum. Nereden dönüp dolaştıysa laf Bodrum’a gelen turistlere kaydı. Lafa giren kişi kendisinin Bodrum’un belediye başkanı olduğunu söyledi. Alkolün de etkisiyle bize “burada sizin gibi çulsuz gençleri değil parası olan babalarınız yaşındaki insanları bekliyoruz”, “Bodrum’lu, o insanlar gelince para kazanacak, burasını onlara göre planlıyoruz” gibisinden laflar etti. Tabii ki bozulduk ama sesimizi çıkaramadık. Hayırlısı olsun falan demişizdir herhalde. Aradan otuzbeş yıl geçti. Ben o eski başkanın dediği parasal kıvama gelemesem de burada yaşamaya başladım. Başkanın dediği gibi buralar dağ tepe ikinci konut doldu. Keçi otlatılan köyün tepesindeki arsalara siteler yapıldı, çok paralar kazandılar. O kadar çok kazandılar ki harcayacak yer bulamayınca Ortakent’in mandalina bahçelerinin olduğu yerlere bile AVM yapıldı. Muhtemelen o başkanın torunları şimdi Midtown’da hamburger, patates yiyip, bol şekerli kola içip obez olmakla meşgullerdir.

Ara sıra evin bir köşesinden böyle eski resimler çıkarsa yine eski Bodrum gezilerimle ilgili anıları burada paylaşmak istiyorum. Şimdilik malzeme bu kadardı ve iki yazıda bitirdim.

Yarın Antalya’ya doğru yola çıkıyorum. Bu sefer de yine iş ile ilgili. Yarın akşam Antalya’da kalacağım. Cumartesi toplantıdan sonra Üçağız köyüne geçeceğim. Gece Üçağız’da konaklamayı, sabah oranın inanılmaz manzarasına uyanmayı planlıyorum. Herhalde öğlen yemeğini Kaş’ta veya Köyceğiz’de yer akşam Bodrum’a varırım. Yani haftaya bu seyahatle ilgili fotoğraf ve yazıya yer vereceğim gibi görünüyor.

İyi hafta sonları dilerim…

21 Mart 2013 Perşembe

Bodrum'a ilk gelişim; 1978 yazı


Üniversitede grafik eğitimine başladığım ilk yılın yaz tatilindeydim. Yıl 1978. Yazları geniş ailemizle, İdealtepe’deki dededen kalma büyük bahçeli ve 5 odalı evde geçiriyorduk. Bir önceki yaz bizim okulun yetenek sınavlarına puanım yetmemişti. O yıl, o zamanki sınav sistemine göre 396 puan almış ama bizim okul tabanı 400 olarak açıklamıştı. Dört puan yüzünden bir yıl boşta kalmış, daha önceki yazılarımdan birinde anlattığım gibi o kış bir plakçıda çalışmıştım (http://bodrumluhayat.blogspot.com/2013/02/bu-sabah-bodruma-bahar-geldi-bu.html ). Ertesi yıl sınavdan 460 puan almıştım bu sefer de bizim okul tabanı iyice aşağıya çekmiş 350’ye indirmişti. Neyse, okula girmiş ve o eğitim dönemini bitirmiş yaz tatili için yine yazlık eve, İdealtepe’ye taşınmıştık. O sıralar hep Bodrum diye bir yerden söz edildiğini duyuyordum ama hiç bir fikrim yoktu. Sadece beyaz badanalı evlerinin olduğunu, dar sokaklarını, lacivert denizini eğer bir gazete yazarsa ancak o zaman okuyabiliyor, oradan biliyorduk. Ayrıca annemin kuzeni olan Fatma Meral Sever oraya yerleşmiş diye duyuyorduk. Yeni Zelanda’lı kocası Guy ile evlenince Horne soyadını alan Meral ablamız çok renkli, enerjisi müthiş bir insandır. Buraya yazmakla bitiremem. Şu kadarını söyliyeyim, Bebek’te doğup büyümüş, Robert Kolej’de okumuş, döneminin çok güzel, çekici, tam boşnak tipli, sarışın mavi gözlü, boylu poslu genç kadını olan Meral ablamız tiyatro dünyasının ve entellektüel camianın içinde yaşardı. Coco Chanel giyinir o parti senin bu parti benim gezerken bir gün eşinden ayrılmak istediğini ve eşinin kendisini Kars sınırına götürüp bırakmasını söylediğini duymuştuk. Ben o yıllarda henüz küçük sayılırdım, aile içinde dehşetle anlatılırdı. Meral çıldırdı dendiğini hayal meyal hatırlar gibiyim. Meral Kars sınırından İran’a oradan Afganistan, Hindistan, Nepal falan uzak doğuda neresi varsa gezdi. Bu geziyi Hürriyet gazetesine tefrika halinde yazdı. Asya’yı Gezen İlk Türk Kızı adındaki diziyi iyi hatırlıyorum. Haftada bir gün çıkardı, ailecek gazeteyi okur Meral’in neler yaptığını izlerdik. Neyse, kısa keseyim. Meral birkaç yıllık turdan sonra Avusturalya’a yerleşti. Seneler sonra ilk İstanbul’a geldiğinde bizde bir akşam kalmaya uğradı. Anlattıklarını hayran hayran dinlediğimi çok iyi hatırlıyorum. Batik öğrenmiş, hayatını bunla kazanıyordu. Derken Türkiye’ye dönmeye karar verdiler ve Bodrum’a yerleştiler. Onlarca yıl sonra Coco Chanel giyen Meral, uzun örgü saçlı, rengarenk batik giyen, doğa aşığı biri olarak çıkageldi. Artık yılda birkaç kez İstanbul’a kumaş almaya geldiğinde babamın kumaş mağazasına uğrar, o akşam bizde kalır, Bodrum’u ve oradaki hayatı aktarırdı. Sözünü ettiğim yıllar 1975 civarı. Mandalina bahçeleri içindeki beyaz badanalı taş evini, batik atölyesini, nasıl çalıştığını, neler yaptığını, köylü kadınları, pazarını falan anlatırdı. Ben da artık lise çağındaydım ve hayran hayran Bodrum’u dinlerdim. Bazen çektiği diaları getirirdi, evde ortamı karartır, duvara astığımız perdeye projeksiyonla diaları yansıtır, bakardık. Yani benim aklıma Bodrum’u ilk sokan Meral olmuş herhalde.

Meral'in 70'lerde Hürriyet'teki "Asya'yı Gezen İlk Türk Kızı" röportaj dizisinin kupürü
İşte 1979 yazında evde pineklerken amcam ve yeni evlendiği eşi, vosvoslarıyla geze geze Bodrum’a gideceklerini anlatırken ben de gelebilir miyim dedim. Ve bir yaz sabahı İdealtepe’den yola çıktık. Hayatımda ilk defa Ege’ye inecektim. Ayvalık’ta öğlen yemeği yerken yaşadığım bir anekdotu anlatmak isterim. Bizim İstanbul’da, evde iki tür yemek pişerdi. Biri sıcak yenen, margarin veya tereyağıyla yapılan yemekler diğeri ise soğuk yenen zeytinyağlı yemekler. Yani zeytinyağlı demek soğuk yenen yemekti. Ayvalık’ta bir yol üstü lokantasına oturduğumuzda menemen istediğimi hatırlıyorum. Menemeni yedikten sonra lokantanın sahibine “zeytinyağlı neyiniz var?” dedim. Adamcağız tuhaf tuhaf bakarak ”e zaten hepsi zeytinyağlı” dedi. Yani sıcak soğuk her şeyin zeytinyağıyla yapıldığını ben ilk kez Ayvalık’ta öğrendim. Son 15 yıldır ben de her yemeği, makarnayı, pilavı bile zeytinyağıyla yapmaya başladım ama mesela hala zeytinyağlı pırasayı, enginarı ne bileyim o tür sebzeleri soğuk yerim. Bodrum’lular ise her yemeği ısıtarak yiyorlar bu bana hala garip geliyor.

Kalenin önündeki rıhtımın 1979'daki hali
Kumbahçe tepeleri bomboşken
Ayvalık’tan sonra geceyi Kuşadası’nda geçirip Bodrum’a geldik. Yokuşbaşı’ndan aşağıya inerken kaleyi, Karaada’yı ve Kos’u gördüğümde Halikarnas Balıkçısı’nın dediğinin ne kadar doğru olduğunu bizzat yaşadım. Şimdi Temple bar olan, barlar sokağında, sahil tarafındaki bina o zaman “Balıkçının Pansiyonu” idi. Yıllar sonra o pansiyona çevrilen evin aslında Halikarnas Balıkçısı’na ait olduğunu öğrenecektim. Ve ne ayıptır ki artık bir bar olan ev herhangi batılı bir ülkede olsa şimdi müzeydi. Bizim değer anlayışımız bu malesef. Bodrum o tatilde beni nasıl etkilediyse, gözüm başka şey görmez oldu. Amcamların tatili bitti, onları gönderdim ben biraz daha kaldım. O yıllarda fazla kalacak yer yoktu. Balıkçının Pansiyonu da benim öğrenci bütçemle kalabileceğim bir yer değildi. Amcamlar gittikten sonra Şoray Pansiyon adında bir pansiyonun terasında kaldım. Terasın üstü açıktı ve yedi sekiz yatak atılmıştı. Birinde de ben kaldım. Hayatımda ilk defa yıldızların altında uyumuştum. O tatilimde Meral Abla’nın evine ve atölyesine de uğramıştım. Deli bir tempoda çalışıyordu, rahatsız etmemek için sonraki günlerde bir daha gitmedim.

Bir balıkçı teknesine rica etmiştim beni ağ toplamaya çıkarken yanlarında götürmüşlerdi. Mutfakları pek iç açıcı değilmiş

Tepecik sahilinde karaya bağlı bir tek tekne yok. Şimdi yazın yürürken denizi göremiyorsunuz.
Bu çocuk şimdi 38-40 yaşında olmalı. Kim acaba? Belki bu blogu okur da öğrenirim.
Aynı çocuk ve abisi. Tekneyle Bardakçı'ya giderken
Şimdiki garajın oradan kalkan Willys marka ciplerle Gümbet ve Turgutreis taraflarına gitmiştim. Bardakçı’da Zeki Müren’i görmüştüm. Sonra bir akşamüstü Raşit’in kahvesinde otururken de rastlamıştım paşaya. Tek başıma seyahat etmek o zaman da beni sıkmazmış demek ki. Dedim ya öğrenciydim, balıkçılara gidip rakı içecek para yoktu. Hoş, o yaza kadar rakı içmiyor, bira veya çok ender olarak şarap içiyordum. O da az miktarda. Ama şunu söyliyeyim, bir yaz sonra geldiğimde rakı sofrasına oturmuştum. Yani ne olduysa o aradaki kışın olmuş. O gün bugündür rakıyla dostluğumuz sürüyor.
İstanbul’a dönüş için otobüse binip Harem’de indiğimde cebimde 50 kuruş kalmıştı. O para minibüsle beni İdealtepe’ye götürdü. Yani son kuruşa kadar bitirip döndüm.
Bu ilk Bodrum tatilinde çektiğim fotoğrafların çoğu siyah/beyaz karta bastığım fotoğraflardı. Evde babamın karanlık odası vardı, ben de orada film banyo etmeyi ve karta basmayı öğrenmiştim. O fotoğrafların bir bölümünü buldum. Bugün bu yazıda paylaştıklarım da yine o tatilde çektiklerimden elimde kalan dialar. Bazıları çok karanlık, bazıları yıllar içinde bozulmuş, yıpranmış. Bazıları da malesef kayıp. O yıldan sonra 7 kere yer değiştiren bu malzeme taşınmalar esnasında da fire vermiş olmalı. Ya da bir gün yine bir yerden çıkacaklar.

O zamanki azmakbaşı sahil kahvesi. En sık gittiğim yer burasıydı.

Bodrum sokakları...
İlk fırsatta kart baskıları da tarayıcıdan geçirip digital olarak saklayacağım. Tabii onları da paylaşacağım. Şimdilik bu yazı serinin ilk yazısı olsun.
Bu seyahat benim hayatımın bir dönüm noktası olmuş. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Onsekiz yaşımda Bodrum’a vurulmuştum, kırksekiz yaşında buraya yerleştim. Aradaki otuz yıl, buraya yerleşebilmem için hem içsel hem işsel bakımından hazırlığımla, hem de teknolojinin bunu sağlayacak aşamaya gelmesini beklemekle geçti. O yüzdendir ki buranın değerini çok iyi biliyorum. Bazen Bodrum’u fazla abarttığımı düşünenler olabilir ama otuz yıl bekledikten sonra bu kadarcık abartıyı hoş görmek gerek. Siz otuz yıl bir şeyi bekleseniz ona nasıl değer verirdiniz?

Şimdi tekilacılar sokağı olan, gürültüden durulmayan sokak. O zaman adı meyhaneler sokağıydı 
Şimdi sağdaki ev Moonlight bar 

Tipik bir sokak ve o zamanlar sık karşılaşılan eşekle giden bir Bodrum'lu
Osmanlı tersanesinden
Bu çeşme Tepecik Camiinin o zamanki çeşmesi. Burada otobüs yıkamak yasaktır yazıyor. Yani yollar o kadar boş ki, adam otobüsü caminin önüne çekip yıkıyordu. İmam isyan etmiş
Şimdiki marinanın yerinde basit, betondan T biçiminde bir iskele vardı. Şimdi Marina Club olan alan ve sonrası ise tersaneydi


Sağlıklı olmak herkesin hayatındaki ilk hedefi olmalı. Ama özellikle büyük kent hayatı malesef buna pek izin vermiyor. En basitinden evden işe geliş gidişin bile yeterince gerginlik kaynağı olduğu şehirde, yenilen içilen ambalajlı ürünlerin sağlıksız yapısı da eklenince insan yıpranıyor. İş gerginliği, iş hayatının olumsuzlukları, gelecek ve para kaygısı neredeyse o yaşlardaki her üç kişiden ikisini sakinleştirici alır hale getirmiş. Bunlardan kaçmakla kendime yaptığım iyiliği buraya gelince, yaşamaya başlayınca anladım. Bodrum’u otuz yıl bekledikten sonra, buranın tadını daha uzun yıllar sağlıklı olarak çıkarmak için kendime iyi bakmak zorundayım. Aklı Bodrum’da veya benzeri bir sahil kasabasında kalanlar için şunu söyliyeyim; ertelemeyin, beklemeyin. Hayat geçiyor...
Dilerim aklı burada kalanlar da mutlu sona ulaşır. Şimdiden iyi bir haftasonu diliyorum...