28 Kasım 2013 Perşembe

Bodrum'u hayal edenler için bazı notlar

Bu blogu açalı yakında üç yıl bitecek. Blogda kendimden, buradaki hayatımdan söz ediyorum. Tabii ki bazen arka planda, bazen baş rolde de Bodrum var. Bodrum farklı bir yer. Garip bir çekimi var ve o alana giren herkesi bir şekilde buraya çekiyor. Bazen yaz tatillinde bir kaç gün, bazen yaz boyu, bazen yarı zamanlı, bazen de benim gibi tam zamanlı. Bodrum’da yaşarken bazen burada binlerce yıldır medeniyetler kurulduğunu, insanların yaşadığını size hissettiren bir detayla karşılaşıyorsunuz. Günlük hayatta en az birkaç kez gördüğünüz kaleyi ilk defa görmüş gibi oluyorsunuz. Bana oluyor mesela. Uzaktan kaleyi incelerken yakalıyorum kendimi.

Burası bir Ege kasabası. Deniz ile olan ilişkisi de buna tipik bir örnek. İstanbul’da da deniz vardı ve ben bazen kıyısında yürürdüm, bazen evimden seyrederdim. Burada çok daha iç içeyim. Denizci değilim, tekne kullanmıyorum ama deniz hayatımın çok içinde. Kah güneyden esen rüzgarın evime getirdiği iyot kokusuyla, kah ofiste çalışırken kafamı kaldırdığımda karşımda Kos ile aramda. Sahilinde yürürken, veya bir işim için arka caddeye gitmişsem, bir sokağa girince sokağın Ege’ye açılmasıyla kendimi dibinde buluşumla. Bodrum gibi ben de denizle iç içeyim.


Bu kare ekim ayındaki sarıyaz döneminde çekildi
Gün akşama dönerken teknelerin kıçında yavaştan çilingir sofraları kurulur ve yürüyüşteyken iyot kokusuna anasonu kokusunun karıştığını duyarsınız

Burada yaşıyorsanız buranın size sunduğu nimetlerden faydalanmanız, buraya olan uyumunuzu kolaylaştıracağı gibi şehirdeki hayatınızı değiştirdiğinizi hissettirir. Bu kareyi, bu sabah bisikletle ofise giderken çay molası verdiğim zaman çektim.

Balık da Ege'nin sunduğu nimetlerden sadece biri
Yazlıkçılar gittikten sonra Yalıkavak
Yazın bu kareyi çektiğim noktanın solunda tatil köyünün, sağında bizim plajın gürültüsü olur. Şimdi ise çıt yok. Bu da burada yaşamanın lüksü

Bodrum’u bazen de bir özlemin bir simgesi olarak görürüm. Şehirde plaza/site/avm üçgenine sıkışmış diye sembolleştirdiğim şehire mahkum insanların arasında günün birinde “yahu ben ne yapıyorum?” diyen kişinin ilk aklına gelen bir simge. “Bodrum’a yerleşirim” aslında kafadaki muhtemel çıkışın ya da kaçışın kod ismi.

Bodrum’a yerleşmek bunalan çoğu insanın aklına gelir ama ciddi olarak gündeme gelmesi o kadar da sık olmaz. İşte tam şu mevsimde, dışarıda şakır şakır yağmur yağarken, hava kurşun grisiyken ve en az on onbeş gün güneş gözükmeyecekken bir sabah uyandığınızda artık o şehirde yaşamaktan yorulduğunuzu fark edersiniz. Her sabah o köprü trafiği, serviste uyuyan ya da facebook’a giren mesai arkadaşlarınız veya metro çekilmez olmuştur. Yine o ofise girmek için dakikalarca asık yüzlü insanlarla asansör mü bekliyeceğim dersiniz içinizden? Öyle sabaharda çok az insane kalıbını kırar, malesef çoğu tekrar o hayata devam eder.

Buradan bakınca kimse mutlu değil gibi gözüküyor. Üstelik mutsuzluklarını bulaştırıyorlar. Belli bir çevre ve belli bir alan içinde bir yaşam sürüyoruz hepimiz. Kimimizin alanı geniş kimimizin dar. Mesela ben buraya yerleşince İstanbul’a oranla çok daha dar bir alanda yaşamaya başladım. Hele ilk dört yıl İstanbul’daki ofisimi buraya taşımadığım için ev-ofis düzenindeydim ama inanır mısınız şu kadar sıkılmadım. İstanbul’da haftanın üç gecesi farklı semtlerde farklı mekanlarda gezinirken burada hepi topu İstiklal Caddesi’nden daha kısa bir aks üzerinde yaşadım. Demek mesele fiziki alan değil, kafanın içindeki alan.


Burada dostlar edinecek ve dostlarla uzun, bol kahkahalı rakı sohbetleri edecekseniz gelmelisiniz.
Burası size her şeyin en tazesini sunacak, ama bundan yararlanmak için şehirdeki markete gitme alışkanlığınızı bir yana bırakıp pazara gitmelisiniz.
Arşamları Bodrum'un dar sokaklarında gezinirken melisa, yasemin kokularını içinize çekmekten tad almayacaksanız burayı eksik yaşarsınız


Ege mutfağının tadına varmalısınız... Nohutlu, kuzu etli şevketi bostan
Yazın mavi tonlarını gördüğünüz Bodrum sonbaharda başka renklere bürünür. Bunu yaşamak farklıdır

Ofisin kapısından çıkarken bazen bu manzara karşısında öyle kalırsınız
Doğup büyüdüğünüz veya yerleşip hayat kurduğunuz şehri bırakıp başka yere göçmek kolay değil, Hem düşünsel anlamda hem hayat planı anlamında iyi çalışmış olmak gerekli.

Bu yazıda bir kaç maddeyle, yaşadıklarımdan çıkardığım sonuçları, notlarımı paylaşayım istiyorum. Ama dikkat! Bunlar benim yaşadıklarım, benim sonuçlarım, benim görüşlerim. Benim hayata baktığım pencere ile sizinki başka olabilir. Yaşadıklarımdan çıkardığım sonuçları, aynı şeyleri yaşayan bir başkası farklı değerlendirip farklı sonuç çıkarabilir. Yani bunları asla ve kat’a kesin doğrular değil. Dedim ya, benim görüşlerim.

İnce eleyip sık dokurken hayatı ıskalamayın derim…
Çok ince elediğinizde, çok fazla düşündüğünüzde bir türlü yerinizden kıpırdayamazsınız. Ortada buluşmak lazım. Hem o olsun hem bu olsun hem şu olsun denilince bazen hiç biri olamayabiliyor. Maceraya atılmaktan söz etmiyorum, ama bazen hızlı davranmak gerekebiliyor. Bilmediğiniz için gözünüzde büyüttükleriniz içine girince, yaşayınca hiç de öyle değilmiş dedirtebiliyor. Olan zamanınıza oluyor. İhtiyatlı olmak iyidir ama ayarı kaçırmadıktan sonra.

Yerinizden, yurdunuzdan çıkmak isteyip gitmek istiyorsunuz da hangi aşamada bunu hayata geçirmeli derseniz…
Başlangıç için şunu sorgulayın derim; Şu an yaşadığım hayattan mutlu muyum? Cevabı ararken samimi olmak gerek. Eğer mutsuzsanız bunun nedenlerini iyi saptamalısınız. Mutsuzluğun ne kadarı çevresel meseleler, ne kadarı aile, ev, iş hayatından kaynaklanıyor. Yani daha iyi bir iş ve maaş olsa bir çok şey değişecekse o zaman Bodrum’a gelmek sizin sorununuzu çözmeyecektir. Iş hayatınızın tatsızlığı üzerine ailevi sıkıntı da varsa o zaman insan kurtuluşun ortamı terk etmekte olduğu yanılıgısına düşebilir. Onun için dediğim gibi sıkıntıların kaynağını iyi analiz edip, kendinize dürüst davranıp öyle bir karar aşamasına gelmeyi öneririm.

Bardak hep dolu...
Yürümek, bisiklete binmek burada yaşamanın bir anlamı
Sabah evde kalkarsınız, içeri dolan kış güneşiyle karşılaşırsınız, kendinizi çok iyi hissedersiniz

Sabah odanızın camınını açınca sizi begonviller karşılayabilir

Bodrum’da ne iş yapılır?
Bunu daha önce birkaç kez yazmıştım. Onun için burada tekrar etmek istemiyorum. Ama bir iki notu yazmakta sakınca yok. Mutlaka ama mutlaka önceden gelip gidip araştırma yapmanız şart. Bodrum Ticaret Odası, Esnaf ve Sanatkarlar Odası kayıtlarına bakın, iş rehberlerini inceleyin. Ne tür iş grupları var, neler yapılıyor bunları inceleyin. Oraya gidelim bir kafe açarım ufak ufak başlarım diyenlerin hepsi hüsrana uğruyor. Çevre edinmeden, buraları tanımadan limon bile satamazsınız. Onun için hayal kurmamalı. Eğer İstanbul’da ya da başka şehirde belli bir adreste olmadan bir laptopla işinizi heryerden yapabiliyorsanız Bodrum’dan da yaparsınız. Bir iş yapmadan zaten gelmeyeceğinizi düşünürüm ama yine de iyi araştırmanız gerektiğini söylemek istedim.

Buraya yanınızda kendinizi getirmelisiniz…
Bodrum’a gelirken İstanbul’u yanınızda getirmemelisiniz. (Burada İstanbul bir kod. Ankara da olabilir). Bodrum’a yerleşerek hayat biçiminizi değiştiriyorsunuz demektir. Daha doğrusu böyle olmalı. Daha yalın bir hayatı seçmeli kendinizi buna hazırlamalısınız. Yirmi gömlek on pantalonlu hayatınız varsa o İstanbul’da kalmalı. Burada daha doğal bir hayat yaşayacaksınız. Sebze ve meyvanın en tazesini gidip pazardan alacaksınız. Her hafta bunu yapıyorum. Yeni hayatımda bunu yapmak istediğim için böyle yaşıyorum. Yardımcıma siparişleri verip markete göndermek İstanbul hayatımdaydı, o hayatı bitirdim.

Buraya kendinizle gelmelisiniz…
Evliyseniz ve eşinizle ortak karar alarak geliyorsanız hiç sorun yok. Kararı alırken eşiniz de sizinle aynı fikirdeyse bu harika. Ama onu biraz zorlayarak ikna ettiyseniz buna emin olmadan gelmeyin. Acaba gerçekten ikna oldu mu? Yoksa ilk fırtınalı ve şiddetli yağmurda elektrik gidince, internet kopunca söylenmeye başlayacaksa yandınız.

Yalnızsanız gelmeniz daha kolay… Benim bu şansım vardı. Eğer sevgiliniz, birlikte olduğunuz kişi varsa o da istiyorsa yine sorun yok. Ama yukarıda evli çiftler için söylediğim aynen sizin için de geçerli. Bodrum’a kendiniz için kendinizle gelmelisiniz. Kimseye güvenmeden, kimseye bağımlı olmadan. Evli değilseniz, yalnız başınıza burada tutunacak işiniz ve moral gücünüz olmalı. Hayatınızı kişilere bağlayarak değiştiremezsiniz. Bu sizi üzer.


Barbun en büyük nimetlerden başta geleni... Bir de dil balığı tabii
Kış geceleri kendi kendinizle kalabilmeli, bundan tad alabilmelisiniz. 

Bir ekim günü
Kışın tatilciler dönmüştür, yollar sizindir
Bastıran şiddetli yağmur...
... ve bir saat sonrası pırıl pırıl bir hava.
Şehrinizi değiştirince hayatınızı da değiştireceksiniz, buraları incelemelisiniz…
Halikarnas Balıkçısı’nı okumadan, anılarını bilmeden buranın tadına tam varamazsınız. Bunu çok samimi söylüyorum. Ve şunu da söylemek isterim ki İstanbul’da okuduğunuz Halikarnas Balıkçısı’nın bir romanını burada okuduğunuzda bambaşka tad alacaksınız. Buranın kültürünü, tarihini bilirseniz buraya daha çok bağlanırsınız.

Buraya yerleşmeden önce birkaç kez sonbahar, kış ve ilkbahar aylarında gelip kalmalısınız.
Bodrum’un yazı ile diğermevsimleri arasındaki fark anlatılmaz. Ve tabii ki yaz en kötü mevsimi. Kalabalık, gürültü filan. Ama muhtemelen Bodrum’a yazın gelmiş ve vurulmuş olmalısınız. Kışı daha iyi diyorum ama bu benim görüşüm. İyisi mi gelip kendiniz görün derim. Sahili döven iki metrelik dalgalar bana iyi geldiği gibi size de iyi gelecek mi acaba? Bir bakın.

Bu konu daha çok laf kaldırır. Ara sıra yine üzerinde konuşuruz. Ama temel bir mesele var ki bu önemli. Eğer hayatınızı değiştirmeyi düşünmüyorsanız Bodrum’a gelmeyin. İstanbul’u kafanızdan atamayacaksanız da gelmeyin derim.


Bodrum’a Cevat Şakir sürgün gelmiş Halikarnas Balıkçısı’na dönüşmüş. Bizler de vurgun gelmeliyiz. Öyle olmalı…

16 Kasım 2013 Cumartesi

Datça'ya gideyim, Fevzi'de yiyeyim, Palamutbükü'nde denize gireyim dedim.

Bu yaz Datça’ya uzun zaman geçememiş ve ilk kez Eylül ayında ayak basabilmiştim. O yazıyı şöyle bitirmişim; “Önümüzde daha Eylül ayının yarısı ve koca bir sarıyaz var. Datça’ya en az bir iki kez daha geçmek istiyorum, bakalım olabilecek mi?”. Ne mutlu bana ki bu dileğimi gerçekleştirebildim ve iki kez Datça’ya geçebildim.

Datça, Bodrum ile birlikte en sevdiğim bölge. Hayatımı Bodrum’da sürdürüyorum ve burası ilk göz ağrım. Ama Datça’nın da yeri ayrı. Hele Mesudiye tarafı her gidişimde içimin kıpır kıpır olduğu bölge. Emekli olsam Mesudiye’de yaşayabilirim diye zaman zaman düşünmüyor değilim. Oranın sakinliği ve huzuru başka türlü. Ama şu an için böyle bir durum söz konusu değil. Evet devlet baba beni emekli etti ama verdiği parayla yaşamam mümkün olmadığı için çalışmak zorundayım. Bir çok emekli gibi.

Kasım ayında dışarıda pırıl güneşli ılık hava, arabanın içinde Giannis Parios çalarken
Yatağan'ın zehir kusan termik santrali
İstikamet sağa doğru
Sakar'dan Akyaka'ya inerken
Okaliptüs ağaçlı eski Marmaris yolu... Kral Yolu. Sağında da yeni yol

Hal böyle olunca Datça’ya fırsat buldukça kaçarak oranın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Yazın burası gibi orası da kalabalık. Bir Bodrum değil belki ama kendi çapında oranın da bir kalabalığı oluyor. Palamutbükü ve diğer büklerdeki çocuk gürültüsü çekilir gibi değil. Benim bu çocuklardan kaçma durumum bazen problem yaratıyor. Kaçtıkça beni buluyorlar. Ya da ben radar gibi onları yakalıyorum. Birçok insan çocuk sesini duymayabiliyor bile. Ben ise anında duyuyorum. Algıda seçicilik dedikleri bu olsa gerek. Sahilde şezlonga uzanmış hafif kestirir veya bir şeyler okurken denizin ortasından sahildeki kızına “Ezgiiii, öyle yapma babacım” diyen baba benim tadımı kaçırıyor. Bunun annecim, teyzecim, ablacım versiyonları da var tabii. Tek çocuk, anne, baba ve mesela anneanneden oluşan ortalama bir Türk ailesinin yaptığı gürültüyü dört çocuklu bir batılı aile yapmıyor. Kaç defa şahit oldum, onların çocukları kendi halinde sahilde oynuyorlar, ufaklıklardan biri denize girerken büyük çocuk veya ebeveynlerden biri ona göz kulak oluyor. Ne ağlayan şımarık bir çocuk gürültüsü ne çocuğuna bağıran anne baba gürültüsü duyuyorsunuz. Aile olmak kolay değil. Çocuk yapmayı bilmekle çocuk yetiştirmeyi bilmek çok ayrı ve bizim ailelerimizin çoğu bu işi bilmiyor. Çocuğu, aşırı ilgi ile dayak manyağı yapma arasında git gellerle sapık hale getiriyorlar. Biri annecim diyor biri halacım diyor çocuk ne olduğunu bilmiyor.

Neyse, buraya nereden geldikti; sakinlikten. İşte geçen hafta Pazar günü Palamutbükü’nde tek bir çocuk sesi yoktu. Zaten koca sahilde toplasanız en çok kırk kişiydik. Bunlardan en fazla üçü denizde oluyordu, yani koy bomboştu.

Palamutbükü'ndeki Mavi Beyaz oteli sezonu kapamış
Mavi Beyaz'ın önü... bomboş
Palamutbükü'nün kasım ayındaki hali
Palamutbükü'nden Ovabük'e doğru giden Mesudiye sahil yolu
Geçen haftaki kısa yolculuğu başından anlatmam gerekirse, Cumartesi sabah onbir civarında evden çıktım. Artık sezon bittiğinden Datça feribotları çalışmıyor. O nedenle Gökova’yı dolaşarak gidip geldim. Artık günler kısaldı, saat beşte hava kararıyor. Karanlığa kalmamak için genellikle tercih ettiğim Gökova’ya pararlel giden, bol virajlı dar sahil yolunu değil de Bodrum-Milas-Yatağan-Muğla-Akyaka rotasını seçtim. Bu yolda daha hızlı gidiyorsunuz. Yine yer yer durup fotoğraf çekerek Akyaka’dan Marmaris‘e saptım. Planım direkt Palamutbükü’ne gitmek, denize girmek oradan gece kalacağım Datça’nın merkezine geçmekti. Ama Marmaris’in içinden geçerken son anda Datça istikametine değil İçmeler-Turunç istikametine saptım. Geçtiğimiz aylarda Turunç’a gitmiş ve sakinliğini çok sevmiştim. Orada yaşayan arkadaşım Alp, Kasım ayında burada her yer kapanır iyice sakinleşir demişti, biraz da o halini merak ettiğimden rotayı değiştirdim.Böyle plansız programsız tek başıma yaptığım gezileri çok seviyorum. Marmaris-Turunç yolu da araba kullanması çok zevkli bir yoldur. Virajlı rampalardan dağa tırmanıp, aştıktan sonra Turunç koyuna inişin manzarası nefes keser, insanı bu coğrafyada yaşadığı için şükrettirir. Turunç’a inip boş sahilinde biraz gezindim. Karnım acıktığı için etrafta lokanta bakındıysam da bir tostçu ve bir de çay bahçesi dışında hiç bir yer bulamadım. İki açık restoran vardı ama birinde iki turist bir şeyler yiyor, garson pinekliyordu. Diğerinde kapı açık ama içeride kimse yoktu. Akşama da Datça’da Fevzi’de yiyeceğimden uzun boylu bir yemek yerine çay bahçesinde karışık tost ve çay ile hallettim. O açlık ve sahilde temiz havanın etkisiyle tost şahane geldi. Kahve için Alp’e uğrayıp bir yarım saat kalıp yola devam ettim. Bu sefer Turunç-Bayır-Turgutlu-Orhaniye-Hisarönü dağ yolunu kullanıp Datça sapağına vardım. Turunç-Bayır yolunu bu yıla kadar hiç kullanmamıştım ama son iki ayda dört kez geçtim. Çok güzel bir yol. Hele kaybolmayınca... (Bkz ilk geçişimi anlattığım yazı; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2013/10/bodrumdan-turunc-oradan-selimiye.html)

Turunç'taki çay bahçesinde
Gökova
Dağ yollarından geçtim
Turunç'a inerken
Turunç sahili
Turunç sahili
Turunç'ta çay bahçesi
Turunç sahili
Datça’ya varınca kalacağım Fora Oteli’ne yerleştim. Yazın DM Residence’da kalıyorum ama kışın orası kapalı. Fora merkezde, belediye başkanının oteli. Yeri bol bulunca geniş koridorlar, geniş odalar yapmışlar, buna hep hayret ederim. Bodrum’da sadece o koridorlardan bir otel çıkarırlar. Biraz dinlendikten sonra Datça’nın merkezinde yürüyüş yaptım. Küçük limanında gezindim. Kışın Datça’da yaşayanlar küçük mekanları doldurmuşlardı. Datça’nın bu yalın, mütevazı halini çok seviyorum. Kışın Bodrum da öyle oluyor ama arada yine bir iki can sıkacak tip çıkıyor.


Dağ yollarından
Kasım ayında Orhaniye
Orhaniye
Her geçişte durduğum nokta. Datça-Marmaris yolu
Datça'ya inerken akşam oluyordu
Datça
Datça sahilinde Hüsnü'nün Yeri
Akşam Fevzi’de yiyecektim, önceden konuşmuştuk. Geçen kış gittiğimde de beraber yiyip, içip sohbet ettiğimiz Fevzi’nin iki dostu bu sefer de masadaydılar. Gayet iyi sohbetli bir akşam oldu. Bizden başka kimse yoktu, Fevzi kendimize göre mezeler hazırlamış, hep birlikte lezzetli mezelerimizi yedik. Her gidişimde bende lezzet tutulması yaratan kopanista (kopanisti de denir) peyniri ve ançuez ile hemen anında yapılmış sıcak mısır ekmeği beni benden aldı. Keçi sütünden yapılan kopanista peynirinin tadı o kadar kuvvetli ve baskındır ki bıçağın ucuyla aldığınız parça ile bir kadeh rakı içebilirsiniz. Geceyi çok uzatmadım, bir yirmilik rakı ve üstüne bir yolluk ile masadan kalktım. Kopanista ve ançuezi saymazsanız ağırlıklı Ege otlarından yediğim için de sabah zımba gibi kalktım. Zaten buralarda ne yer ne içerseniz için Ege havası sizi zımba yapıyor.


Fevzi'deki masamız
Fevzi'den
Fevzi'den
Fevzi'de gecenin sonuna doğru, yolluk zamanı
Datça'da sakin sabah
Datça'da balıktan dönen balıkçı
Kahvaltı için gittiğim çay bahçesi

Pazar sabahı 10 Kasım idi. Datça meydanındaki anma töreninin sesi geliyordu, kalktım ve otel kahvaltısı yerine sahildeki sevdiğim çay bahçesinde tost ve çay ile kahvaltı etmeyi tercih ettim. Atatürk’ü anma töreninden çıkmış, çoğu emekli Datça’da yaşayanların en temiz giysileri ile çay bahçesine gelişlerini izledim. Erkeklerin bir bölümü ceketli ve kravatlıydı. Kadınlar da gayet şıktılar. Atatürk’e saygı ve sevgilerini böyle ifade ediyorlardı. Arada bazılarının elinde Türk bayrakları vardı. Çay bahçesi bir anda törenden dönenlerme doldu, son anda bir masa bulabildim. Bodrum’un, Datça’nın bu Atatürk sevgisi çok değerli. Günümüzde neredeyse demode olan Atatürk’e olan sevgi ve saygının buralarda sürüyor olması, benim gibi çocukluğu Atatürk’e bağlı ailede yetişen biri için çok önemli. Kendimi burada yalnız hissetmiyorum. Atatürk sevgisi ile Atatürk’ten geçinenleri ayırdığım için bu içten gelen saf sevginin değerini biliyorum. Hele son yıllarda Atatürk’ün adını bile ağzına almayan iktidardaki zihniyetten çok uzak olduğum için burada gördüğüm bu özen beni daha mutlu ediyor. Şimdi bunları yazınca kimse kalkıp Atatürk’e laf eden, onun putlaştırıldığını söyleyen şeyler yazıp yorum olarak göndermesin, ben onlardan değilim. Kendi içimde kimseyi putlaştırmadığım gibi hiç bir siyasi lider, cemaat lideri, dini lider, peygamber veya felsefecinin de peşinden gitmem. Yani hiç bir kimse benim için çok önemli değildir. Bu dipnotu yazmak istedim çünkü bazen bu blogu tartışma platformu olarak görenler çıkıyor, fikirlerime karşı fikirlerini gönderiyorlar. Burası benim hayatımı anlattığım bir platform. O yüzden lütfen karşı fikirleri olanlar yorum göndermesinler. Yazdıklarımı beğenmeyebilirler, onaylamayabilirler, isterlerse bir daha okumayabilirler.

Sabah çay bahçesinden sonra arabaya atladığım gibi Mesudiye’ye ve oradan Palamutbükü’ne geçtim. Biraz önce anlattığım gibi bomboş sahilde denize girdim. Pazar günleri Palamutbükü’nün pazarı kuruluyor, göz attım. Saat üçe doğru dönüş yoluna çıktım. Bu sefer sahilden Ovabük’e geçtim. Burası hep yol üstü geçerken göz attığım ama pek sahiline girmediğim bir bük. Palamutbükü ile Hayıtbükü arasına sıkışmış, ikisinin popülerliği yanında kendi halinde kalmış, müdavimlerinin vazgeçemediği bir bölge. Büyükten küçüğe sıralarsam, Palamutbükü en büyük bük. Sonra Ovabük, sonra Hayıtbükü geliyor. Üç kardeşlerde de genellikle ortanca arada kalır. Büyük kardeş ilk doğduğu için, küçük de son geldiği için şımartılır ya onun gibi. Ovabük tabii daha da sakindi. On onbeş kişi vardı herhalde. Sahilinde ise iki kişiyi gördüm. Şöyle bir yürüyüp Hayıtbükü içinden geçip Marmaris’e doğru devam ettim. Ovabükü’ne biraz zaman ayırmak istiyorum.



Palamutbükü pazarı



Dönüş yolunda öğle yemeği saatimi Mavi Pide’nin oradan geçecek şekilde ayarladım. Yazın dolu olan otoparkında benim arabamdan başka araba yoktu. İçeride de birkaç kişiydik. Mavi Pide benim bayıldığım bir yer. Hem lezzeti hem ortamı mükemmeldir. Yazın derenin ve ağaçların serinliği insana çölde vaha bulmuş gibi hissettirir. Pidelerinin lezzetini anlatamam, gidip yemelisiniz. Bu blogda birkaç kez yazdım, okuyup deneyenler olmuş, bana teşekkür mailleri gönderdiler. Gerçekten iyidir. Burada kötü bir lezzeti hiç önermem tam tersine kötü bir şey yedim mi de yazarım ki okuyanlar aynı hataya düşmesinler. Mavi Pide’ye gözü kapalı gidebilirsiniz. Otlu/peynirli söylerseniz bana da gönderin.

Mavi Pide’den sonra artık hiç mola vermeden Bodrum’a eve kadar gidecektim, öyle de yaptım. Bodrum’a gelirken nerede radar var biliyorum. Gerçi hava kararmıştı biraz sürat yaptım ama yol müsaitse maksimum 120 km’yi hiç geçmem. Havalimanını geçtikten sonra polis çevirdi. Acaba dedim sollarken 120’yi geçtim ve radara mı girdim? Camı açtım, “radara girmediniz beyefendi, şu arkadaşımızı Güvercinlik bölge trafik amirliğine bırakabilir misiniz?” dedi, tamam dedim.


Karşıda Simi
Ovabük
Mavi Pide 
Mavi Pide'nin yazın dolup arabaların yola sıralandığı otoparkında sadece ben vardım
Datça yarımadasından Bördübet ve arkada Ören taraflarına bakış
Akyaka'dan Sakar'a tırmananlar
Güneşin eğik ışıkları
Bodrum'a dönerken Sakar'da akşam oluyor
Ve sonra eve vardım. İki gün içinde, Fevzi’de yemek, Palamut’ta deniz için yaptığım yaklaşık 600 km. yol bana çok uzun bir tatilden gelmişim duygusu verdi. Bodrum’un bu nimetinden hep söz ediyorum. Civarımızda iki gün için gidilecek o kadar güzel ve farklı yerler var ki. Uzun tatil yapmışsınız gibi oluyorsunuz. Eğer benim gibi araba kullanmayı seviyorsanız ve güzergah tam bir cennetse, tek yapmanız gereken sevdiğiniz müziği koyup yola koyulmak. Bunu yazın tekneyle yapanlar da var, o da başka bir ritüel. Sırada gitmek istediğim Fethiye sonra da Foça var. Eğer gidebilirsem oradan da notlarımı ve fotoğrafları burada paylaşırım.


Bu sene sarıyaz tek kelime ile muhteşem. Doğa bize müthiş cömert davrandı ve tadını çıkaracağımız sakin, ılık, pırıl pırıl bir ekim-kasım ayı verdi. O yüzden doğaya teşekkür etmeliyiz. Ve tabii bu tadı çıkarabildiğim için de teşekkür etmeli, şükretmeliyim.