15 Ocak 2014 Çarşamba

Bodrum'dan kuzey Ege'ye... ilk durak Foça

Bloga daha seyrek yazacağım dedikçe yazacak malzeme çıkıyor. O halde yazayım bari.

Geçtiğimiz hafta işlerde bir hafileme olup da hava Ocak değil adeta Nisan tadında olunca ne zamandır aklımda olan bir seyahati yapayım dedim. Kuzey Ege’ye gitmek istiyordum ancak bir türlü istediğim uygun dönemi ayarlayamamıştım. Oralara yazın gitmeyi sevmiyorum çünkü malum, her yer kalabalık, yiyecek mekanlarında servis aksıyor, otellerde yer bulmak mesele oluyor. Hem kuzey Ege’nin yazını pek sevmem. Denizi, manzarası güney gibi değildir. Yazın Bodrum’da veya yakın civarda –mesela Datça’da- olmayı tercih ediyorum. Bodrum ne kadar kalabalık olsa da bahçeden dışarı çıkmayınca kalabalıkla pek ilişkide bulunmuyorum, bu da yazın hengamesinden nispeten az etkilenmemi sağlıyor.

İşte hava 17 derece civarlarında seyredince zaman bu zamandır deyip aklımdaki seyahati gerçekleştirdim. Önce Bodrum’dan Foça’ya gittim. 


Perşembe öğlen arabaya çantayı atıp yola çıktım
Genellikle bu kavşakta doğru devam eder, Datça, Marmaris, Fethiye taraflarına giderdim, bu sefer sola saptım
Bafa kıyısında durdum, zeytin kokusunu içime çektim
Yazın peş peşe araç olan Söke yolu bu mevsim bomboş



Foça'da bir gece kaldıktan sonru Assos’a devam ettim. Assos’ta da bir gece konakladım ve dönüş yoluna geçeceğimi planlayarak Cunda’ya indim. Amacım bir gece de orada kalıp Pazar günü öğlen saatlerinde Cunda’dan çıkıp Bodrum’a varmaktı. Ancak Cuma günü yolda aldığım bir telefonla İstanbul’da bir toplantıya katılmam istendi. Mümkünse Pazartesi gitmem iyi olacaktı. Pazar günü Cunda’dan Bodrum’a inip, ertesi gün uçağa binip İstanbul’a gidip akşam dönmek biraz yorucu olacak dedim ve Pazar günü Bodrum’a inmeden, Cunda’dan İstanbul’a devam ettim. Böylece rotamı çizerken hesapta olmayan bir Cunda-İstanbul-Bodrum etabı çıktı. Sonuçta Perşembe sabahı Bodrum’dan yola çıktım, Pazartesi gecesi döndüğümde tamı tamına 1751 km yol yapmıştım. Bu seyahati üçe ayırıp, üç ayrı yazıda anlatayım istiyorum. Böylece iki yüzü aşkın fotoğraftan eleyerek çıkardıklarımı da bir kerede yüklememiş olurum. Yoksa sayfa çok zor açılır.

Bodrum-Foça etabıyla başlıyayım...

Foça çok sevdiğim bir kasaba. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi deniz ve balıkçılıkla olan ilişkisi. Ege kıyısındaki bir çok kasaba denizle iç içedir ama Foça kadar yek vücut olanı yok. Hem bu yeni bir şey değil, bilirsiniz eski çağlardaki Foçalılar, yani Fokaililer Akdeniz havzasının en denizci milletiydi. Perslerin Fokai’yi işgal etmeye geleceğini öğrendiklerinde ahalinin tümü gemilere binip şehri terk etmek için açılmaya başlarlar. Yurtlarını terk etmeye dayanamayan bazı Fokaililer o kadar kötü olurlar o kadar ağlarlar ki isteyenlere dönmeleri için izin verilir. Dönenler Perslerin işgali altında ezilirler ama hayat bir şekilde devam eder. Akdeniz’e açılanlar ise şimdiki Marsilya’da karaya çıkarlar ve oraya medeniyet götürür, oraya yerleşirler. Yani bugünkü Marsilya’yı kuranlar eski Foçalılar –Fokaililerdir. Batı Anadolu’da yani Ege’de yaşayan başka iki ayrı halk da Sardiniler ve Sicililerdi. Sizce bunlar nerelere göç etmiş olabilirler? Evet... Sardunya ve Sicilya’yı kuranlar da Ege halklarıdır. Yani üzerinde yaşadığımız bu Ege’nin kadim halkları Avrupa medeniyetlerini kuranların başında geliyor. 1930’lu 40’lı yıllara kadar arkeolojik bulgular henüz yeterli değilken bütün Avrupa medeniyetlerin Yunan medeniyetinden doğduğu sanılıyordu. Ancak arada yapılan kazılardan elde edilen yeni bulgular Girit dahil bütün Ege-Akdeniz havzasına medeniyetin Ege bölgesinden yayıldığını açık biçimde gösterdi. Bunu ben söylemiyorum, Halikarnas Balıkçısı kitaplarında tatlı tatlı anlatıyor. Bir ipucu; sonu –sus, -sos ile biten bütün medeniyetler artık konuşulmayan, Grekçenin de kökünü oluşturan bir Batı Anadolu dilinden gelmedir. Yani Halicarnasus, Assos, Knidos... Bunlar Yunan medeniyetleri değil, Batı Anadolu medeniyetleri. Ve Avrupa’ya medeniyet, karaya sıkışıp kalmak, karaya mahküm olmak istemeyen, ticaretlerini deniz yoluyla yapmak isteyen, o dönemin en medeni ülkelerini oluşturan halkların denizlere açılıp dünyayı keşfe çıkmasıyla, adalara ayak basa basa, oraları sıçrama tahtası yapa yapa bugünkü Girit’e, Yunan karasına ve daha ileriye –biraz önce dediğim gibi- Sicilya, Sardunya, Marsilya ve Barselona’ya kadar gitmesiyle yayılmış.

Foça’daki balıkçılardan konu nereye geldi. Dağıtmayayım, asıl anlatacaklarımdan devam edeyim. Foça’yı çok sevme nedenlerimden biri balıkçılığı ise diğeri şimdi kısaca anlattıklarımın bende uyandırdığı duygudur. Orada kendimi kadim uygarlığın üzerinde gezinirken düşünüyor, etkileniyorum. Arada binlerce yıl olsa da bir tür hemşerilik gibi diyebilirim. Hani gurur duyma desem abartmış olmam. Ben bu toprakların o dönemiyle gurur duyuyorum doğrusu. Selçuklular, Osmanlılar bana bir şey ifade etmiyor. Yani kendimi hiç onlara ait hissetmiyorum, ama eski Ege uygarlıkları ile aynı topraklarda yaşamaktan dolayı farklı şeyler hissediyorum.

Otelden çıkar çıkmaz...

Foça çarşısında, Foça'nın askeri eğitim yeri olması nedeniyle asker malzemesi satan dükkan boldur. Bu da epey önceden elde kalmış herhalde
Foça’nın bir diğer sevdiğim özelliği de Çeşme’deki gibi magazin figürlerinin, sonradan görmelerin bulunmaması. Foça hep daha mütevazı bir sayfiye yeri olagelmiş. Bir emekli cenneti adeta. Ciddi entellektüel birikimi olan da bir halkı var. İzmir’den, İstanbul’dan Foça’ya yerleşen yazar, çizer ekibini de atlamamak lazım. Aralarında kaybedenler kulübü üyeleri var ama o kadar olacak. Hani “bu toplum beni anlamadı”cılardan söz ediyorum. Ama bu kişiler de oraya epey renk katmışlar.

Foça’ya gitmeyi istememin bir nedeni de ta 1981 yılından beri arkadaşım olan Konca’yı da görmekti. Konca benim “yengem”dir. Üniversiteden sınıf arkadaşım ve sonra hiç kopmadığımız Yıldırım ile evliydiler, dolayısıyla bizim kuşaktan ilk evlenen onlardı, Konca da bu nedenle benim ilk yengemdi. O günden beri birbirimize yengem diye takılırız.

Ve geçtiğimiz Perşembe günü öğlene doğru Bodrum’dan yola çıktım. İzmir’e hiç sapmadan Çanakkale yoluna girdim ve doğru devam ettim. Dört yıldır Foça’ya gitmemiştim, son gidişimden bu yana yeni yollar açılmış. Ama Menemen yolu aynen duruyor. Bir Ağustos ayında oradan geçmiştim, ben böyle sıcak, tozlu bir yol hatırlamıyorum. TIR ve tankerler arasında boğuluyorduk. Menemen’den geçerken bir şey dikkatimi çekmişti, yine aynı şeyi fark ettim; ne kadar çok düğün salonu ve müzikhol var. Eğer geçerseniz sağa sola bir bakının, ana yol üzerinde en az onbeş tane düğün salonu göreceksiniz. Evlenmeye ne meraklı bir bölge dedirtiyor.

Foça’ya öğleden sonra vardım. Önceden yerimi ayırttığım Lola 38 isimli oteli buldum. Zaten hemen sahildeki ana yol olan Midilli Caddesi üzerindeymiş. Otele tek kelimeyle bayıldım. Bu kadar güzel, bu kadar ince zevkle döşenmiş bir butik otel beklemiyordum. Şimdilerde her derme çatma küçük otelin adı butik oldu ya, Lola 38 butik otel olmanın hakkını tam anlamıyla veren bir otel. 1891 yılında yapılmış bir taş evi otele dönüştürmüşler. Lola adı nereden geliyor diye otelin sahibinin kızına sorduğumda, enlem ve boylamın İngilizce karşılıkları olan longitude ve latitude’nin ilk iki harflerinden oluştuğunu söyledi. Evin eski sahipleri denizci bir aileymiş, bu özelliklerini böylece yaşatmak istemişler. 38 ise Foça’nın bulunduğu enlemmiş. Oteli uzun uzun anlatmayacağım, sayfada bazı fotoğraflarına yer verdim. Web siteleri de var. Önündeki tek şerit yolun sonrası deniz. Arkada çok güzel bir bahçesi var. Odalardaki detaylar ince zevkin ürünü. Benden başka kalan bir çift vardı galiba. Kışın bu mevsiminde kim gelir ki? Ama açık olması çok iyi, bir daha gidersem kalmak için başka seçenek aramam. Üç kişilik ailenin işlettiğini tahmin ediyorum, kendileri de oradaydılar. Kahvaltısı için tek kelime ile mükemmel diyeceğim. Benim boğazıma düşkünlüğüm malumdur, o yüzden benim için iyi bir kahvaltı güne iyi başlamanın ilk şartıdır. Kahvaltıda domates, biber, salatalık, zeytin ve peynir çeşitleri yerim. Tatlı ile aram yok. Kahvaltıda öyle karpuzmuş, meyvaymış, yok kuru kayısıymış falan sevmem. Bir de haftanın iki günü yumurta yerim. Lola’nın kahvaltısında bunların yanı sıra sigara böreği, sucuk tava, menemen gibi baştan çıkarıcı şeyler de vardı, tatildir deyip rejimi umursamadım, yedim gitti.

Lola 38 oteli





Mükemmel kahvaltısı
Kahvaltı ederken etrafı seyrediyordum, baktım adamın biri bu soğuk havada yüzüyor. Solda görebiliyor musunuz?





Otelden bahsederken direkt kahvaltıyı anlattım ama aslında tabii bir gece önce rakı balık faslımız vardı. Otele yerleştim ve 300 km yol yapmanın da rehavetiyle biraz dinlendim. Sonra Foça’nın çok sevdiğim çarşısında gezindim. Dibek kahvesinde kahve içtim. Ara sokaklarda dolandım. Kış olunca hava erken kararıyor. Eh Foça’nın çarşısı da Kapalıçarşı değil ya. İki adım aşağı, iki adım yukarı bitiverdi. Meydanda oturup çay içtim ama vakit geçmedi. Hava da ayaza döndü. Foça’nın gece soğuğu bıraktığım Bodrum gibi değildi, adamın içine işliyor. Ne de olsa denizin dibi ve denizden ıslak ıslak esiyordu. Biraz sonra Konca’yı aradım, hadi gari buluşalım yengem, Foça meydanında kalakaldım dedim, buluştuk balıkçıya gittik.

Çarşıda çok sevdiğim dibek kahvesi
"Yengem" Konca ile




Daha önceki gidişlerimde, küçük deniz dedikleri, kasabanın meydanına girinti yapan minik koycuğun iki yanındaki balıkçılara gitmiştik. Bu sefer teknelerin bağlandığı, küçük marinaya bakan Fokai’ye gittik. Gayet güzel bir mekan. Taş duvarlar falan, sıcak bir hava vermiş. Bizden başka iki masa vardı. Konca’yı tanıyorlar tabii, birkaç meze, biraz kalamar ve üstüne ikişer üçer barbun tava ile bir ufak rakıyı bitirip üstüne yolluk da aldıktan sonra geceyi sonlandırdık. Yediklerimizin tümü çok iyiydi. Fokai de tipik aile işletmesi. Zaten aile fertleri de yanımızdaki masada balıklarını yediler.

Foça komando eğitim birliğinden dağıtıma giden askerler
Uskumruları görüyor musunuz?
Foça klasiği. simit, kaşar, çay







Bu pasiyon da dikkatimi çekti, iyi bir yere benziyor



Foça yazısı kedi fotoğrafları olmadan olmaz

Ahtapot yavrusuna temkinli yaklaşan kediler







Gece iyi bir uyku çektim. Biraz önce anlattığım mükemmel kahvaltıyı yaptıktan sonra Konca ve arkadaşı ile buluştuk. Belediyenin bulunduğu meydandaki kahvelerden birine oturduk, ağlarını temizleyen balıkçıları izledik bir süre. Ağdan yeni çıkmış uskumruları görünce içim gitti. Konca hadi akşama da kal evde uskumru yapalım dedi ama Assos’a yolum var dedim, Konca ve arkadaşıyla vedalaşıp otele döndüm, arabaya bindim ve istikamet Assos dedim... devamı bir sonraki yazıya.

10 yorum:

  1. Yine müthiş bir rota çizdiniz bize,haftasonu hava durumuna bakıp yollara dökülmeli.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. O halde şimdiden iyi yolculuklar diliyorum.

      Sil
    2. Teşekkür ederim Serdar bey.

      Sil
  2. güneye yerleşmekle ilgili algının (pek çoğu tarafından) "sıkılmak" ile tartıldığı düşünülürse; ana fikrin aslında "hareket özgürlüğü" olduğunu çok net ortaya koyan bir yazı olmuş. elinize sağlık... istanbul'dan sevgilerle

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Mesajın, güneye farklı bakan birinin özü yakalaması olmuş. Bodrum'dan sevgiler.

      Sil
  3. kedili resimleriniz için ve yazınız için teşekkür ederiz. Özellikle oteller bizler için fikir oluyor sağolun.

    YanıtlaSil
  4. Halikarnas bir yazısında mealen demişti ki, "Avrupalılar bize 'demokrasi kriterleri, Kopenhag kriterleri' diye dayatıyorlar, oysa mirasımıza sahip çıkmalıyız, bu kriterler bizim topraklarımızda yeşermiştir."

    YanıtlaSil
  5. Koskoca bir binanın -1'inci katında, Ege'ye gittim, rakımı içtim, kahvaltımı yaptım, mis gibi hava alıp, gözlerimi maviye boyayıp geri geldim. Sayenizde...

    YanıtlaSil
  6. Merhaba Serdar Bey,
    Ben LOLA 38 'den Bircan. Güzel yazı ve fotoğraflarınızı (sayfanızın linkini) LOLA 38 Facebook sayfasında paylaşmak için izninizi rica ediyorum.
    Tekrar görüşmek dileği ile..
    Foça'dan sevgi ve saygılarımızla...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tabii ki paylaşabilirsiniz, memnun olurum. Yeniden görüşmek dileğiyle Bodrum'dan sevgiler.

      Sil