20 Ocak 2014 Pazartesi

Kuzey Ege turumun ikinci durağı; Yıllar yıllar sonra Assos.

Bir önceki Foça notlarımı “istikamet Assos” diye bitirmiştim. O halde Foça’dan yola çıkıp Assos’a devam edebilirim.

Assos’a ilk gidişim 1983 yılı olmalı. İstanbul’da yaşıyordum, Bodrum’a taşınmama daha 26 yıl vardı.  O zamanlar bizim çete ile aynı ajansta (Yorum) çalışıyorduk. Okuldan mezun olalı birkaç yıl olmuştu. Benim bir kırmızı vosvosum, Emre’nin (Senan) de siyah vosvosu vardı. Bir gün ajansta ballandıra ballandıra Assos diye bir yerden söz etti. Tesadüfen keşfetmişler ve vurulmuşlar. Hadi beraber gidelim dedik ve -şimdi mevsimini hatırlamıyorum ama yaz başı olmalı- iki araba peş peşe yola çıktık. Benim arabada Haluk (Tuncay) ve Uğurcan (Ataoğlu) vardı herhalde çünkü bu üçlü olarak Assos’a çok gittik. O zaman Assos’a varmak en az 8-9 saat alıyordu. Tekirdağ üzerinden giderdik. Tabii TEM yoktu. Gelibolu’dan feribotla veya Kilitbahir’den üç dört arabalık motorlarla geçerdik. Çanakkale tarafında yollar bozuktu. Hele Ayvacık sonrası taşlı, virajlı çok kötü bir yoldu. Arabalarımızın teknolojisi de şimdiki gibi değildi. Uzun süren bir yolculuktan sonra Assos’a vardığımızda gerçekten de vurulmamanın mümkün olmadığını gördük. Kimseler yoktu. Sadece bir kaç köylü, bir kaç balıkçı o kadar. Kalınacak iki yer vardı, biz Mustafa Hoca’nın yerinde kaldık. Altta ikişer yataklı beş odası olan, üstte de balkonu ve kış için sobalı kapalı bir küçük salonuyla bir tür köy kahvesiyle pansiyon karışımı bir yerdi. Önümüzde Ege pırıl pırıldı. Ardımızda dik kayalar ve dağ vardı. Bir jandarma karakolu, girişte bir küçük otel –ki hala var, adı Yıldız- başka da elle tutulur bina yok gibiydi. Olan binalar da genellikle damsız ve üç duvarlıydı. Sonradan restore edilip Nazlıhan adını alan binanın da üç duvarı vardı, orayı Kelforaj Mustafa mekan edinmişti, balık pişirip satardı. Köyde bakkal yoktu. Telefon ise jandarmadan bağlantılı manyetolu telefondu. Mustafa Hoca’nın “tesisi” diyebileceğimiz o beş odalı yere yerleştik. Köyün malı olan bu yeri Mustafa Hoca kiralamış, karısı Ayten ile işletiyorlardı. İkisi de eski sıkı solcu öğretmenlerdenmiş. 12 Eylül’de uzaklaştırılmışlar. Galiba Edremit’liydiler, öyle kalmış aklımda. Oğulları Yılmaz daha çok küçüktü. Bu isimleri yazıyorum çünkü sonradan Mustafa Hoca işleri çok büyüttü, Assos tanınır oldu, giden gelenler bu isimleri de tanır bilir oldu. Neyse; biz o bir iki günlük tatide balığa doyduk, denize doyduk. Yeme içme üzerine yaptığımız onca tatilimizin belki de ilki böyle başladı.


Kırmızı yol gezinin ilk durağı olan Bodrum-Foça etabını gösteriyor. Turuncu ise bu yazıda anlattığım Foça-Assos (Behramkale) rotası
Seksenli yılların ilk yarısında bir yılbaşını Assos'ta geçirmiştik.
Haluk ve Uğurcan ile Assos'ta Mustafa Hoca'nın pansiyonunun balkonundayız. Bendeniz sağdakiyim.
Haluk ile tepedeki amfitayatro kazısındayken
Yine seksenlerde Uğurcan'ın yediği yumurtaya gözümü dikmişim.
Kalabalık bir Assos gezisinden. Hatırlıyorum, bu gezi için minibüs kiralamıştık. Berk Arık, Serdar-Rezzan Tanyeli, Haluk-Melis Tuncay, Ali-Mefküre Platin, Uğurcan ve ben varım.
Hoca’nın pansiyonu yıllar sonra yıkıldı yerine şimdiki Assos Motel yapıldı. Eskiden ortada olan çeşme şimdi büyüyen yeni binanı duvarına gömülü. Çeşmenin önünden Ayvacık minibüsleri kalkardı. Biz denize hemen çeşmenin önünden, mendirek içinde veya şimdi Kervansaray olan otelin bulunduğu yerden girerdik. Emre’ye akşama ahtapot yiyelim derdik, zıpkınla dalar, ahtapot yakalar yemeğe yetiştirirdi. Sabahları köy yumurtası, köy peyniri, o bölgenin zeytinini yerdik, lezzetine inanamazdık. İstanbul’a dönmek için ayrılırken yeme, içme, konaklama dahil ödediğimiz para İstanbul’da bir akşam o dönem Moda’daki Koço’ya verdiğimiz paradan belki biraz fazlaydı o kadar. Yani o paraya iki gece yatar, iki gün boyu da yer içerdik. Çok net hatırladığım bir nokta, ilk zamanlar yol için harcadığımız benzin parası Assos’ta harcadığımızdan fazlaydı.

Akşam tepedeki Athena tapınağından güneş batışını izlemek müthiş olurdu. Güneş Midilli tarafından batarken Ege’yi önce lacivertten eflatuna, sonra kızıla, sonra mora boyar öyle giderdi. Ve ayıptır söylemesi ama, o zamanlar henüz başlayan arkeolojik kazılar daha Athena tapınağına ulaşmadığından, tepede yerde duran sütun başlıklarını masa niyetine kullanır, yanımızda getirdiğimiz rakıları yudumlarken güneşi yolcu ederdik. Assos’ta bir yıl boyunca kalıp eğitim veren Aristo’dan konuşur acaba o da bu manzaraya karşı şarabını içmiş midir derdik. Binlerce yıllık uygarlığın kalıntıları olan sütun başlıklarına yaslanıp manzarayı seyrederken bu duygularla Assos’u yaşadık.

Sonra her fırsat bulduğumuzda gider olduk. Kaç defa gittiğimi saymadım. Ancak herhalde en az 25 kere gitmişimdir. Üstelik her mevsimini denedim. Yılbaşı da geçirdik, Cumhuriyet Bayramı da. Yazın da gittik Şubat ayında da. Çekirdek kadro aynı kalsa da yıllar içinde çoğaldık. Eşimiz, dostumuz ile de Assos’a gider olduk.


Yine bir Assos gezisinden. Emre Senan gelememişti onu delirtmek için Uğurcan hand-made bir broşür hazırlamıştı, pazartesi mesai başladığında ajansta masasına bırakmıştık. Bu o broşürden bir sayfa
Aynı broşürden. O günün Cumhuriyet gazetesini tutarak poz vermiştim çünkü kışın ortasındaydık. Alttaki fotoğraf da bu geziden dönerken Keşan taraflarında çekildi. Benim kırmızı bereli vosvos da sol üstte 

Aynı çete... Haluk, Uğurcan ve ben uzanmış Ege'yi seyrediyoruz

Peki ne oldu da ayağımız kesildi? Bu yazıda anlatacağım Assos’u ziyaretimde kaldığım Kervansaray o yıllarda yapıldığında müşteri portföyü değişir oldu. Otel oranın ölçeğinde çok lükstü. Ve bir haftasonu sabahında biz Mustafa Hoca’nın derme çatma tesisinde kahvaltı ederken önümüzden geçen simli eşofmanlı, marka güneş gözlüklü kadınlar gördük. Dedik ki, tamam buranın rengi değişiyor. Düşünsenize, biz kışın hocanın mekanına gittiğimizde yukarıda soba başında rakı içip balık, kalamar yerken aşağıda odalarımızda mangal yakıyorduk ki odaya girdiğimizde soğuk biraz kırılmış olsun. Sonra yatağa girecekken mangalı dışarı koyar, o rutubetli çarşaflara yatar üstümüze battaniyeleri çekerdik. Genellikle de nasıl yattıysak soğuktan aynı pozisyonda kalkardık. Ve kaldığımız yere komşu olan kaloriferli otel orayı değiştirecekti tabii. Böylece Assos’un çehresi değişmeye başladı. Üç duvarlı diye anlattığım taş binalar satın alındı, restore edildi ve otele dönüştü. Nazlıhan ile yanındaki bina buna örnektir. Uçtaki, adı Fenerli Hanı olan bina zaten yoktu. Galiba iki duvarı vardı o kadar.

Sahilde Bursalı’nın otelinin yanında çok güzel bir taş ev vardı. Orayı Muhtar Katırcıoğlu almıştı ve kışlarını geçirmek için gelirdi. Yazın Assos kalabalık oluyor diye kaçardı. İşte o evi rahmetli Katırcıoğlu satmış, şimdi adı Uzun Ev olan o mekanda, Assos’a son gidişimde Şenol ve oğlu Serdar ile rakı içtim. Binayı alanlar da Tahir’ler. Kim bu isimler derseniz onu da anlatacağım.

Gezinin Assos ayağını kısa geçiştiremem çünkü çok hikaye barındırıyor.

Biraz önce anlattığım gidiş gelişlerimizin başlarında, yani 80’li yıllarda Mustafa Hoca’nın yanında çalışan, Koyunevi köyünden Şenol adında çok naif, efendi bir garson vardı. Şenol bizden birkaç yaş daha küçüktü. Gide gele çok ahbaplık eder olduk. Artık biz gittiğimizde ne yeriz ne içeriz bilirdi, işi bitince masada sohbetimize katılırdı. Bizler Şenol’u çok sevdik. Şenol da bizleri sevdi. İstanbul’a dönerken vedalaşırdık. Aradan biraz zaman geçti, bir gün bir Şenol’dan telefon geldi. Benim de o zaman ofisim Beyoğlu’nda Hasnun Galip sokaktaydı. Bu anlattığım hikaye bundan 30 yıl öncesine ait. Neyse Şenol Taksim’deyim dedi. Şaşırdım, çünkü İstanbul’a gelecek olsa haber verirdi ama o yıllarda da telefonla irtibat zor. Yazdırıyorsun santrale, santral saatler sonra jandarmaya bağlıyor, jandarma numarayı irtibatlandırıyor falan. Hemen çıktım Şenol’u Taksim meydanında buldum ofise geldik. Anlattı ki kız kaçırmış. Hadi ya dedim, ne olacak şimdi? O zamanlar henüz ayrı eve çıkmamış, annemlerle oturuyordum. Bizim Fenerbahçe’deki eve gittik. Oturduk sohbet ettik falan yattık. Ertesi gün Behram’dan (Assos’un şimdiki adı Behramkale’dir ama köylüler Behram der) Mustafa Hoca ile anlattığım şekilde jandarma kanalıyla zar zor telefonla irtibat kuruldu. Anladık ki kayınpederi yatıştırmışlar, yelkenler suya inmiş, tamam demiş gelsin Şenol, evlensinler. Mustafa Hoca Şenol’u Behram’a çağırıyor. Tabii buna çok sevindik. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa o gün KKTC bağımsızlığını ilan etmişti. Yani 15 Kasım 1983 gününden söz ediyorum. Şenol’u otobüse bindirdik, köyüne yani Behramkale’den 15-20 km ötedeki Koyunevi’ne döndü.


Şenol ile Assos'ta. Yıl 1983 olmalı
Bu da on gün önce Şenol ile Assos'ta rakı içerken.
Şenol ve oğlu Serdar ile Uzun Ev'de rakı masasında... 
Aradan yine bir zaman geçti Şenol aradı, Serdar abi düğünümüze bekliyoruz dedi. Kışın sonu baharın başı gibi bir dönemdi. Yani sezon dışıydı. Ben yine vosvosa atladım İstanbul, Tekirdağ, Çanakkale, Ayvacık derken gece Behram’a vardım. Ertesi gün Koyunevi’nde kız evindeki düğüne katıldım. Yer sofralarında rakılar, keşkekler, kuzular... Bir sonraki gün dönmem gerekiyordu, olmaz dediler şimdi de erkek evinde ikinci gün var gidemezsin. (Ya da sırası tersti hatırlamıyorum). Peki dedim kaldım. Bu arada Şenol’un evlendiği eşiyle, kayınvalide, kayınpederle yani aileyle muhabbet kuruldu. Ardından düğünün üçüncü günü var kal dediler ama hem işim vardı hem planlanandan fazla kalınca para suyunu çekti. Kredi kartı ne arar? Hiç birimizde öyle bir plastik kart yoktu. Hatta galiba Mustafa Hoca’ya biraz borcum kaldı da bir dahaki gidişimde ödedim. Tabii ki banka, EFT filan da bilmiyorduk.

Derken aradan bir süre daha geçti. Yine o taraflara gidişimde Şenol’u buldum, artık Mustafa Hoca’da çalışmıyor, evi barkı köyünde olduğundan Koyunevi köyünün yalısı olan Sokakağzında yaşıyorlardı. Hanımı hamileydi. Sonra bir gün Şenol’dan bir telefon geldi, Serdar abi oğlumuz oldu senin adını verdik dedi. Bir boğaz düğümlenmesi, yutkunma falan o faslı atlayalım -şimdi olduğu gibi-...


Şenol'un oğlu adaşım.
Böylece yıllar geçti. Benim hayatıma Bodrum girdi. Annem bir yazlık aldı. Ben çok sevdiğim Bodrum’a daha sık gider oldum. Eskiden 14 saat sürdüğünden Bodrum’a pek gidemez, yeni yapılan yollarla gidişi 6 saate inen Assos’u tercih ederdik. Sonuçta Cuma-Pazar tatili için Bodrum çok ama çok uzaktı. Derken yollar yapıldı. Otomobillerimizin teknolojileri gelişti. Vosvos’u satmış, o zamanlar yeni yeni ithal edilmeye başlanan, içinde kliması olan bir Honda almıştım. Bana uçak gibi geliyordu. O arabayla Bodrum’a gelmek çok daha rahattı. Ve sonunda 1997 yılında havalimanı yapıldı küçük çaplı bir servete mal olsa da uçak seferleri başladı. 1997 yılından sonra artık Assos’a hiç gitmez oldum. O tarihten bu yazıya konu olan son gidişime kadar arada sadece bir kere gitmişim. Yani 17 yılda sadece bir kere.

Hayatımız değişince, yönümüz de Bodrum’a dönünce Assos ile ve dolayısıyla Şenol ile de irtibat minimuma indi. Sağolsun her bayram arayıp sordu. Bu arada sürekli Serdar’ın haberlerini de alıyordum. Bazen telefonda bana iyi bayramlar dilerdi. Sonra bir gün üniversiteye gittiğini öğrendim. Turizm okuyordu. Derken askere gittiğini söyledi Şenol. Ve en son birkaç ay önce yazın konuştuğumuzda askerden döndüğünü, Koyunevi köyünde olduğunu öğrendim. Aklımda çok zamandır Kuzey Ege’ye gitmek, Assos’a uğramak, eski dostları görmek vardı. Ama yazın bunu yapmak istemiyordum. Ve bilirsiniz işte bir türlü fırsat bulunamaz. Hep araya başka şeyler girer. Nihayet geçen hafta havaların da iyi gitmesini fırsat bilip bu geziyi gerçekleştirebildim.


Şenol yeni evlendiğinde Sokakağzı köyünde ziyarete gittiğimizde. Serdar o sırada annesinin karnında olmalı. Sağda Şenol ve eşi. Sol başta Rezzan. Uğurcan'ın boğazına sarılmış olan bendeniz ve Haluk
Bu da aradan 26 yıl sonra yine Sokakağzı köyünde Şenol, eşi ve Serdar ile vedalaşırken
Assos’a gitmek üzere Foça’dan ayrıldıktan sonra yıllardır geçmediğim Burhaniye, Akçay taraflarından geçerek akşam güneş batışına az kala Behram’a vardım. Bu geçtiğim yerlerdeki yollar genişletilmiş. Yolların iki tarafı AVM, outlet olmuş. Altınoluk falan iyice bozulmuş. Birbirinden çirkin binalar kaplamış her yeri. Akçay hariç denizi göremeden gidiyorsunuz. Özetle, ben her zaman Güney Ege coğrafyasını çok daha güzel bulurdum, bu fark iyice açıldı. İnsanın Akçay, Burhaniye veya Altınoluk’ta kendini Ege’de hissetmesi mümkün değil. Gördüm ki Foça sınırmış. Kuzeye doğru git gide bozuluyor. Assos gibi, Kazdağlarındaki Yeşilyurt gibi gizli cennetler olmasa Ege lafını ağzıma almayacağım.

Küçükkuyu’dan Behram’a giden sahil yolu tabelasını kaçırdım. Ertesi gün dönerken nasıl kaçırdım diye baktım ki kaçırmak çok kolaymış. Küçük ve yolun sağında bir tabelaymış. Muhtemelen bir kamyon solluyordum görmedim. Haliyle Kazdağları rampalarını tırmandım. Hiç şikayet etmedim ama, çünkü çok sevdiğim bir yoldur. Sadece havanın puslu olması yüzünden tam tadını çıkaramadım. Mesela tepeden Küçükkuyu’ya bakan yerde durmadım çünkü bir şey görünmüyordu. Sonra Ayvacık sapağından girdim ki gözlerime inanamadım. Otoban gibi bir yol yapmışlar. İnanır mısınız kilometrelerce gittim, sadece iki araca rastladım. Hadi yazın daha fazla araç var diyelim. Ama yine de o yola ne ihtiyaç olduğunu anlayamadım. Küçükkuyu’dan Behram’a kadar olan yaz nüfusunu toplasanız Bodrum’un yüzde biri bile etmez herhalde. Sonra hafızamı zorlayınca bu yolun yapımına basında karşı çıkanları hatırladım. Zeytin ağaçlarını keserek yapılan bu yolu kim kullanacak diye soruyorlardı. Yolu yaparsan bir kullanan bulunur elbet. Yol o bölgeye yatırım, inşaat ve yapılaşma getirir. Bu o bölge için doğru bir karar mı tartışıldı mı? Önemli olan hangi bölegeye nasıl bir yol yapılacağının planını iyi yapmak. Hissiyatım o ki bu yol o bölge için iyi olmayacak. Her şeye rant olarak bakarsak bu bizi yanlışa götürür. 2002 yılına gittiğimiz Bali’de ada yönetimi hala tek şerit olan yolu genişletmek için referandum yaptığında halk hayır demişti. Gerekçe çok açık; insanlar Bali’ye ağaç, orman, doğa için geliyor. Onları keserek yolu genişletip, Bali’yi bu insanların geldiği kendi memleketlerine benzetmenin ne anlamı var? Bu bilinç Bali’yi koruyor.


Bu mevsimde kuzey Ege'de yollar bomboş
Kaz Dağlarına tırmanırken
Assos'ta mendirek içinde güneşi gönderirken
Uzun Ev
Uzun Ev'in sahildeki masaları
Uzun Ev'de ilk yudumu aldıktan sonrası
Kaldığım Kervansaray Oteli. İlk açıldığında ne kadar lüks gelmişti
İşte bu otoban gibi yoldan geçerek kendimi Behramkale’nin girişinde buldum. Sahile inen yol aynen duruyor. Buraya da tırmanma şeritli yol yapmamışlar diye sevindim. Kış olduğu için arabamla köyün içine girip Kervansaray’a yerleştim. Şenol ve Serdar ile yıllar sonra buluşup rakı içecektik. Civarda açık bir yer bulamayacağımı tahmin ettiğimden otelde yeriz diye düşünmüştüm. Sonra baktım Muhtar Katırcıoğlu’nun sözünü ettiğim Uzun Ev’i restoran olmuş. Şenol dedi ki oraya gidelim Tahir de arkadaşımdır. Ben onların köyden gelmesini beklerken masaya oturup bir parça beyaz peynirle rakımı yudumlayayım istedim. İçeri girdiğimde Tahir’i görür görmez tanıdım. Tahir de 30 yıl önce Şenol ile beraber Mustafa Hoca’nın yanında çalışan bir Behramkale’li. Evi bir ortağıyla Muhtar Bey’den satın almışlar. Çok güzel bir mekan haline getirmişler. Muhtar Bey de yaklaşık onbeş gün önce vefat etmiş. Entellektüel biriydi. Dünya literatürüne girmiş bir harita koleksiyoneriydi. Assos’ta bir kazada genç yaşındaki oğlunu kaybetmişti. Sonra Assos’a küstü dedilerdi. Evi de elinden çıkarmış ve çok uygun koşullarla güvendiği, dürüst insan Tahir’e devretmiş. Ben bu hikayeleri dinler, eski günleri yad ederken Şenol ile Serdar geldi. Serdar’ı son gördüğümde iki yaşında falandı. Karşımda oturan 26 yaşına gelmiş Serdar tabii şaşırttı. Ve yine tabii yılların nasıl geçtiğini anlamak için kendimi zorlamama sebep oldu. Çok zorlamak istemedim. Bir şekilde geçmiş işte ve ben 55 yaşını bitirmişim. Otuz yaşımın üzerinden çok yıl geçmiş. Ama iyi yaşamışım o başka.


Bu bölüm hariç deniz görülmez olmuş, her tarafta yapılar yapılar
Trafiğin tıkanma nedeni...
Koyunevi - Behramkale yolu... Sessiz, kimseler yok
Midilli sisler ardındaydı bir türlü yüzünü göstermedi
Önde Uzun Ev ve arkada Mustafa Hoca'nın beş odalı pansiyonu yerine yapılan Assos Motel


Sağ baştaki Assos Motel

Tepeden Assos sahiline inerken
Bizim gittiğimiz yıllarda bu yapılardan hiç biri yoktu

Soldaki bina yoktu. Onun yanındaki ve bir sonraki ise üç duvarı olan iki eski palamut deposu binasıydı. Ortadaki küçük bina jandarma karakoluydu. Jandarma buradan taşınmış. Oysa Türkiye'nin en güzel karakoluydu
Eh tahmin edeceğiniz gibi o akşam rakı kadehleri ardı ardına yuvarlandı. Eskilerden, eski Assos’tan, oradan buradan konuşup epey çene çaldık. Onlar Sokakağzı’na gece gece virajları dönerek gidecekleri için geceyi daha fazla uzatmadık. Ben de ertesi sabah geç kalmadan Sokakağzı’na gidip Şenolların yaşadığı yeri görmek istiyordum.

Gece otel odamdaki kalorifer peteğinin ayar vanası olmadığından sıcak gelince camı açıp, Ege’yi dinlerken uyumuşum. Yine Ege’nin dalga seslerini ve sabah esintisini duyarak uyandım. Kahvaltıdan sonra Behramkale’nin merkezine, tepeye çıkıp sola, Bektaş, Koyunevi yönüne saptım. Bir süre sonra Sokakağzı tabelasını görüp hafif bozuk yoldan sahile indim. Şenol’un çalıştırdığı pansiyonu buldum. Karısıyla da oturup sohbet ettik, bana bir sade kahve yaptı. Sonra sahilde yürüdük. Kimselerin olmadığı bu köyde hayat nasıl geçiyor diye sordum. Serdar bana “Evden çıkıyorum sahile iniyorum. Bir sağa bakıyorum kimse yok. Bir sola bakıyorum kimse yok. Tekrar eve bilgisayarımın başına geçiyorum ne yapabilirim ki?” dedi. O yaşta biri için gerçekten zor olmalı. Yani yapacak bir şey olmamasından söz ediyorum. Gidecek bir yer yok. Çalışacak iş yok. O yaşta bir gencin orada bir kız arkadaşı bile olamaz. Ancak yazın gelen tatilciler ile arkadaşlık edebilirsin sadece. Serdar turizm okumuş, ama nerede değerlendirecek? Şimdi ona iş arıyoruz. İzmir, Bodrum, Marmaris, Fethiye ve tabii en çok da Antalya taraflarında şansı olabilir. Bakalım uygun bir iş bulabilecek miyiz? Sizin de aklınızda olsun, son derece efendi, saygılı bir genç, gönlüm işsiz olmasına razı değil.


Şenol kışı işlettiği pansiyonda geçiriyormuş.
Sokakağzı köyü sahiline indik. Bir sağa baktık bir kişi gördük...
...sonra sola baktık kimseyi görmedik.
Sokakağzı köyünden
İşte uzun yıllar sonra Assos’a gidince yaşadıklarım bana bunları yazdırdı. Biraz kaldıktan sonra Şenollarla vedalaşıp, bir daha buluşmak için herhalde bir yirmibeş yılımız yoktur, arayı açmayalım deyip Cunda’ya gitmek üzere rotayı güneye çevirdim. Artık Bodrum’a dönüş yoluna giriyordum. Ama sonra gelen bir telefonla iş toplantısı nedeniyle Cunda’dan rotayı İstanbul’a çevirdim o başka.

Assos ruhuma iyi geldi. Hem özlemişim, sakinliği iyi geldi. Hem özlediğim insanları gördüm bu iyi geldi. Yirmibeş yıl sonra aynı yerlerde yürümek anıları canlandırdı. Assos’a birlikte gelip kaybettiğim insanları düşündüm. O yıllarda birlikte gidip de hala görüştüğüm dostlarımın varlığına şükrettim. Biraz hayatımı sorguladım, biraz anıları yaşadım. Hüzün çökmeden rakının başına çöktüm, yine mendireğin ardından Midilli tarafında güneş batarken rakımdan ilk yudumu aldım. Otuz yıl önce ilk güneşi batırırken de aynı şeyi yapmışımdır diye düşündüm. Yani sonuçta... Güzeldi...


Bu yazıyı otuz yıl önceden kalma, kışları Assos'a giderken sıkça kullandığım kırmızı beremin olduğu fotoğrafımla bitireyim. Kırmızı vosvos ve kırmızı bere ile çok yol yaptık...


16 yorum:

  1. ............................................................içilesi ...



    Selamlar,
    K ...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ......................................... içelim o halde.

      Sil
  2. Assos güzeldir, senelerdir gitmemişim düşündüm de, Bodrum'a bir girdik kaldık biz ya , bari siz gezip anlatmaya devam edin, gezmiş kadar oluyorum, hatta rakıyı bile yudumladım okurken:)

    YanıtlaSil
  3. Nedense bu yazınızı boğazım düğümlenerek okudum.. Anılar, geçen yıllar, hayaller vsvsvs...Bir acaip adamsın sen be hocam, kalemine sağlık..

    YanıtlaSil
  4. Serdar bey bu arada blogunuz aracılığıyla Bodrum'da yoğun bakımda yatan sevgili Nejat İşler'e acil şifalar diliyorum.. "Diren Nejat diren güzel insan... Sakın ha!"

    YanıtlaSil
  5. zir zir agladim, bravo..
    umarim ben de 50'li yaslara geldigimde arkama donup bakinca boyle guzel hatiralar biriktirmis olurum..
    ruhunuza saglik

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben biliyorum, sizin de güzel anılarınız birikecek...

      Sil
  6. Yine çok güzel ve bir o kadar da anlamlı bir gezi... Çok da güzel anlatmışsınız... Teşekkürler...

    YanıtlaSil
  7. Merhabalar, aslında önce bodrum yazınızı keyifle okudum, kah gülümsetti, kah düşündürttü..Bölük pörçük kısıtlı zamanlarda edinmiş olduğum izlenimlerden gözlemlerden kafamda oluşturduğum flu bodrum resmini gayet netleştirdi yazınız..Sonra bu yazı dikkatimi çekti,zira son 10 yıldır yaz tatillerimi Sokakağzı'nda geçiriyorum, yazlığımız burda. Ufak bir düzeltme; Sokakağzı Koyunevi köyünün bir mahallesi, kendisi köy değil. Denizi nispeten temizdir, ancak biraz rüzgarlıdır..Poyraz eserse genelde Sivriceye yani karşıya gideriz denize girmek için bizim taraf dalgalıysa orası kuytu olur, orası rüzgarlıysa da bizim kumsal sakindir..Tekne imkanı olanlar için şunu diyebilirim, Babakale'ye kadar deniz mükemmeldir, Ege'nin bakir kalmış son yerlerinden olduğunu göreceksiniz..
    Yerleşim nerdeyse yok, belki çok aralıklı 1-2 site ve otel de sanırım sadece 1 tane sözüne ettiğim şeritte..Kısaca bir bakışta aklıma gelenler bunlar..

    Güzel ve samimi yazılarınızı keyifle takip ediyorum...teşekkürler..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba. Siz yazınca hatırladım ki oralara gittiğim yıllarda Sokakağzı'na Koyunevi'nin "yalısı" diyorlardı. Ayrı bir köy olmadığını hatırladım. Teşekkür ederim.

      Sil
  8. Dunya ne kadar kucuk!
    Sokakagzi'ndan selamlar
    Neslihan Aksu

    YanıtlaSil
  9. Tebrikler,
    1987'de Assos Kadırga Koyu'nda denize girdiğimde 50m ötede yüzen kişileri suyun altından çok net şekilde izleyebildiğimi farkedince sevinçli bir şok geçirmiştim.Denizin müthiş temizliği insanlara yaşama sevinci verecek düzeydeydi.Yarı belimize varan derinliklerde suyun rengi olmazdı.Renk ondan sonra başlar,dibi kaybetmek için yüzlerce metre açılmak gerekirdi.1999'da yine gittiğimde görüş yarı yarı yarıya azalmıştı.Dışardan yine fena görünmüyor ama aslında ilk haline göre oldukça olumsuz bir değişim var denizde.Bu, Ege'nin her yeri için geçerli.Ancak eski yıllarda deniz gözlüğüyle yüzenler analayabiliyor bunu.

    YanıtlaSil
  10. Yaklaşık 1 aydır yatmadan önce ilk yazınızdan itibaren sırasıyla gecede ortalama 7-8 yazınızı okuyup, hayaller kurup öyle yatağa giriyorum ve uyku öncesi müthiş duygular yaşıyorum. Bu yazınızdan aldığım lezzeti tarif edebilmek zor. Duygu yoğunluğu çok yüksek çok güzel bir yazı..Bu arada bıyık size yakışıyormuş Serdar Bey.

    YanıtlaSil