29 Ocak 2014 Çarşamba

Kuzey Ege turunun sonu; Cunda'dan İstanbul'a, oradan Bodrum'a.

Üç günlük kuzey Ege turum Cunda’dan Bodrum’a dönerek bitecekti. Ama önceki yazıda anlattığım gibi yolda İstanbul’da iş ile ilgili bir haber aldım, bir toplantıya katılmam isteniyordu. Ben de arabayla Cunda’ya kadar çıkmışken Bodrum’a dönüp ertesi sabah uçakla İstanbul’a gidip aynı gün tekrar dönmektense rotayı İstanbul’a çevirdim. Cunda-İstanbul arasını yaklaşık 16 yıldır gitmedim. Son gittiğimde tek şerit olan, kıvrıla kıvrıla tırmandığım rampaları hatırlıyordum. Aklımda kalan o yollar artık yok, genişlemiş ve yeni yollar yapılmış. Mevsim nedeniyle ayrıca boş da olduğundan çok hızlı bir şekilde rampaları geçtim. Cunda – Yalova arasını 6 saate yakın bir sürede alırsınız bilgisini veren iPhone haritası ve sorduğum birkaç kişiden aldığım “5,5 saat civarı sürer” bilgisine göre, Yalova'da uygun bir feribotu gözüme kestirdim. Ama dediğim gibi yollar bomboştu, öyle olunca hiç zorlanmadan bir önceki feribota yetiştim. Yer yok dediler, birbuçuk saat sonraki feribota ilk binen olma şerefini elde ederek yeni sıranın başına geçtim.

Ertesi sabah toplantının yapılacağı yer Tuzla’da olduğundan, feribotla da Pendik’e geçince daha önceki gidişlerimde konakladığım ve hep memnun kaldığım Park156 isimli otele yerleştim. Hepsi birbirine benzeyen zincir otellerde kalmayı sevmediğimden mümkün olduğunca daha küçük şehir otellerini tercih ediyorum. Burayı daha önce yazmıştım, Kartal’da eskiden motel olan tesisten dönüştürülmüş bir otel. Yaşanmışlık duygusu veren yerlerde kalmak iyi geliyor. Burası da çocukluğumun yazlarını geçirdiğimiz İdealtepe’ye  çok yakın. Tabii o zaman motel olan tesis denizin dibindeydi. Şimdi söylemeye gerek yok, sahil yolu dolgusu yüzünden denize uzaktan bakıyor. Şu sahil yollarının İstanbul’un dokusuna, geçtiği mahallelerin yaşamına yaptığı kötü etkiyi yıllar sonra yaşadıkça görüyoruz. Bostancı’dan Pendik’e çok kötü bir sahil şeridi oluştu. Eski yalılar restoranlara, plajlar da büyük marketlere, outletlere dönüştü o eski tat kalmadı.

Bu haritada beş günlük turun bütün rotası var. Pazar günü mavi rotayla Cunda'dan İstanbul'a,
pazartesi de mor rotayla İstanbul'dan Bodrum'a dönüşü yaptım.
Park156'nın bahçesi
Yemek salonundan
Yemek ve kahvaltı salonundan

Otele yerleştikten sonra arkadaşımla İdealtepe’deki Lakerda’da akşam yemeği için buluştuk. Lakerda da sözünü ettiğim eski yalılardan birinde. İki yıl önce yazın İstanbul’a yine iş için gittiğimde bahçesinde balık yemiştim, iyiydi. Kış olduğundan içeride oturduk ve yine İstanbul’a özgü garip bir uygulama ile karşılaştım. Kapalı mekanı sigara içilen/içilmeyen diye ayırmışlar ki bu tamamen yasak. Sigara yasası çok açık ve net; kapalı alanda asla sigara içilemez diyor. Bodrum’da bu iş çok sıkı içmek mümkün değil. İçebilmek için mekanın bir cephesinin tamamen açık, diğer iki cephesinin de yanılmıyorsam % 60 ya da 70’inin açık olması gerekiyor. Öyle her tarafı kapalı bir yerde –havalandırması mükemmel bile olsa- sigara içilmesi yasak. Ama İstanbul’da kimse pek takmıyor galiba. Geçen gelişlerimden birinde de Levent’te Maria’nın Bahçesi denen feci yerde aynı sorun olmuştu. Hatta kendini bilmez biri blogu görmüş, o içen ekipteymiş de bana yorum yazarak laf attıydı. Hem kanunu bilmezler hem küstahlık edip konuşurlar, bunlardan özellikle İstanbul’da çok var. Neyse, Lakerda Pazar akşamı boş olduğundan sigara pek problem yaratmadı. Birkaç nedenden ötürü bir daha Lakerda’ya gitmeyeceğim. Birincisi içeride sigara içilmesi. İkincisi bu yazıda fotoğrafını koyduğum, ortaya söylediğimiz kalamar tabağının rezaleti yüzünden. Dört halka kalamar getirmek en hafifinden ayıp. Bodrum’da kalamar istediğimizde nasıl bir tabak geldiğini kıyaslamanız için bir zamanlar çektiğim fotoğrafa yer veriyorum. Üçüncüsü ise balığı ayırttıktan sonra biz daha masaya getirin demeden getirmeleri. Bu iyi bir restoranda asla olmaz. Balığı ayırttıktan sonra ola ki mezelerle doyar bunlar, iyisi mi balığı hemen yapıp önlerine dayayalım düşüncesiyle ile iş yapan balıkçılara bir daha adım atmıyorum.

Küçükyalı İdealtepe'deki Lakerda restoranda ortaya gelen kalamar... sadece dört halka
Bu da Bodrum'da her hangi bir mekanda gelen porsiyon
Bu seyahatte Foça’da, Assos’ta, Cunda’da ve İstanbul’da rakı-balık yaptım. Bazen tek başıma bazen iki ya da üç kişi olduğumuz masalarda yediğimiz içtiğimiz üç aşağı beş yukarı aynıydı. Üç beş dört soğuk meze, bir iki ara sıcak ve balık. Bu dört ayrı şehirde ödediğim para adam başına 100 TL oldu. Mekan kalitesi, kirası falan tabii ki farklı olan bu dört yerdeki fiyatın aynı olmasının nedeni sanıyorum rakının pahalı olması. Hesabın yarısını rakı tutuyor ve böyle olunca bir kere 50 TL fiksleniyor. Bodrum’da da fiyat aynı sayılır. Kuşkusuz yerine göre değişir ama bir ortalama tutturulmuş gibi geldi.

Ertesi sabah toplantıyı yapıp hemen Pendik’ten 14:00 feribotuna binip Yalova’ya geçtim. Oradan ver elini Bodrum. Pendik’te feribot kuyruğundayken aklım yine 2005 yılının Mayıs ayına gitti. O yüzden arabamın kuyrukta beklerkenki halini çektim. Bunu daha önce de aynı nedenle yapmıştım. O fotoğrafı da, yani eski arabamla olan fotoğrafı da buraya koyuyorum. 2005 yılının Mayıs ayında, Pendik’de feribot iskelesindeydim, bir toplantı için Gemlik’e gidecektim ve feribot bekliyordum. Harika bir hava vardı. Sıcak sayılacak bir mayıs sabahında iskelede beklerken –çok net hatırlıyorum- denizden gelen iyot kokusunu içime çektim. Üzerimde toplantı için giydiğim kumaş bir pantalon, gömlek ve o zamanki şehir için tasarlanmış görece büyük arabamda arkada ceketim asılı duruyordu. Feribot kuyruğunda ise aralarında Bodrum’daki, Marmaris’teki yazlıklarına göç eden emeklileri izliyordum. Arabalarını tencereler, bavullar, bir yığın eşyayla tıka basa doldurmuşlar, yazı geçirmeye gidiyorlardı. Üstlerinde rahat kıyafetler, şortlar falan. Bense sıkıcı bir toplantıya, sunuma gidiyordum. Emeklileri basbayağı kıskandım. Dedim ki kendi kendime; ben de güneyde bir hayat kurmak için hangi yaşımı bekleyeceğim? Çok iyi hatırlıyorum -o zamanlar evliydim- karımı aramış, iskelede güneye gidenleri görüp imrendiğimi söylemiştim. Belki bu yazıyı okuyunca Derya da bu konuşmayı hatırlar. Sonra ne oldu? Feribot geldi, ben Gemlik’e gittim, sunumu yaptım. Yönetim kurulunun yarı resmi KİT yöneticisi kimlikli kişileriyle hiç aynı frekansta olmadığımı görüp sunumu kısa kesip İstanbul’a dönmüştüm. Yeni taslaklar isteyen o kuruma da kendileriyle çalışamayacağımı söylemiştim. Büyük ihtimalle o ruh halimle o gün, artık kafamın uyuşmadığı kimselerle iş yapmak istemediğime kesin karar verdiğim gün oldu. Bu anlattığım günden tam dört yıl sonra, bu sefer bir nisan ayı sabahında yine aynı iskeleden feribota bindim. Bu sefer benim arabam da tıka basa doluydu çünkü İstanbul’u, İstanbul’daki hayat tarzımı ardımda bırakmış olarak Gemlik’e değil Bodrum’a doğru yola çıkıyordum. İşte kuyrukta bekleyen arabamın olduğu iki kareyi farklı yıllarda bu anıyı hatırlayıp, özellikle çektim.

Bu kareyi 2012 yılında o zamanki arabamla, yukarıda anlattığım 2005 yılındaki anı aklıma gelince çekmiştim
Bu da son seyahatimde, aynı yerde şimdiki arabayla, yine aynı anı için...
Eyvallah İstanbul...
Neyse, gelelim geçen günkü turumun sonuna; derken Yalova’ya vardım ve rotayı Bodrum’a çevirdim. Ama tabii ki yolda Ortaklar’da durup çöp şiş yemeyi ihmal etmedim. Bugüne kadar otobandan çıktıktan sonra Söke yoluna girmeden yolun sağında peşi sıra yer alan çöp şişçilerin neredeyse hepsini denedim ve bu sert, kayış gibi çöp şişlerin nesi meşhur diye düşünmeden edemiyordum. Otoban yokken Selçuk civarında Yandım Çavuş ve benzeri yerlerde durup yerdik ve onlar iyiydi. Ama bu yeni otoban çıkışındakiler çok kötü. Sonra bir gün bizim Murat Şahin “Abi otobandan çıkınca üşenme hemen sağa Ortaklar’a gir, beş dakika sonra yol kenarındakilerin birinde ye. Hatta Somuncu Baba’ya git istersen o da benim gibi Nazilli’lidir” demişti ben de dinlemiştim. O gün bugün başka yerde çöp şiş yemiyorum, aklınızda bulunsun. Yazın buralara arabanızla gelecekseniz sakın ola yol üstündekilerde yemeyin, hepsi aynı kötülükte. Ortaklar’a girin.


Ortaklar'daki Somuncu Baba'nın çöp şişleri
Çöp şişi de yedim ve yaklaşık iki saat sonra Bodrum’a eve vardım. Beş günde tam 1751 km yol yaptım. Yorulmadım çünkü -dönüş hariç- etaplarım en fazla beş saatlik yollardı. Bu mevsimde kuzey Ege’nin sakinliğine vuruldum. Yolların boşluğu araba kullanmayı tam bir zevk haline getirdi. Uzun yolu çok severim, yalnız olsam da sıkılmam. Etrafı seyrederek, müziği açarak, belli bir saatte belli bir yerde olma hedefi koymadan canımın istediği gibi yol alırım. Varacağım yerde yiyeceğim yemeklerin, rakının heyecanıyla yollar bitiverir. Yol üstünde ilgimi çeken bir yer olursa giriveririm. Gittiğim yerde arabayı kalacağım yere çekip odada yarım saat kestirmek en sevdiğim şeylerden. Bu tur çok iyi geldi. Bir önceki yazının sonunda dediklerimi uzun uzun tekrarlamayayım; kendinize fırsatlar yaratıp bir iki günlük de olsa bulunduğunuz şehirden, çevreden çıkıp böyle geziler yapın. İki gün size bir hafta gibi gelecektir.

Cuma günü eğer her şey yolunda giderse Datça’ya doğru yola çıkacağım. Cuma akşamını Selimiye’de geçirmek, Sardunya’da rakı-balık yapmak istiyorum. Hava güzel olacak, sakin Selimiye sahilinde yürüyüş yapmak kahve içmek iyi olur. Cumartesi günü açan bademleri görmek, onların fotoğraflarını çekmek için Datça’ya devam edeceğim. Cumartesi akşamı bu sefer Fevzi’de Ege otları, deniz mahsulleri yiyip Fevzi dostumla rakı sohbeti yapmayı, Pazar günü Palamutbükü ve dağ bayır Datça yarımadasını gezmeyi ve Bodrum’a dönmeyi planlıyorum. Sonrasında haftasın ortasında dört günlüğüne iş için İstanbul seyahati var. Dokuz Şubat akşamına kadar Datça, Marmaris, Selimiye, Bodrum, İstanbul derken bana epey yol görünüyor.

Cuma günü Datça’ya giderken yolda twitter kanalıyla sohbet ederiz zaten. Fotoğraflar da döndükten sonra bu blogda olacak. Görüşmek üzere...



1 yorum:

  1. Datcama benden selam goturun, iyi eglenceler..

    YanıtlaSil