29 Ocak 2014 Çarşamba

Kuzey Ege turunun sonu; Cunda'dan İstanbul'a, oradan Bodrum'a.

Üç günlük kuzey Ege turum Cunda’dan Bodrum’a dönerek bitecekti. Ama önceki yazıda anlattığım gibi yolda İstanbul’da iş ile ilgili bir haber aldım, bir toplantıya katılmam isteniyordu. Ben de arabayla Cunda’ya kadar çıkmışken Bodrum’a dönüp ertesi sabah uçakla İstanbul’a gidip aynı gün tekrar dönmektense rotayı İstanbul’a çevirdim. Cunda-İstanbul arasını yaklaşık 16 yıldır gitmedim. Son gittiğimde tek şerit olan, kıvrıla kıvrıla tırmandığım rampaları hatırlıyordum. Aklımda kalan o yollar artık yok, genişlemiş ve yeni yollar yapılmış. Mevsim nedeniyle ayrıca boş da olduğundan çok hızlı bir şekilde rampaları geçtim. Cunda – Yalova arasını 6 saate yakın bir sürede alırsınız bilgisini veren iPhone haritası ve sorduğum birkaç kişiden aldığım “5,5 saat civarı sürer” bilgisine göre, Yalova'da uygun bir feribotu gözüme kestirdim. Ama dediğim gibi yollar bomboştu, öyle olunca hiç zorlanmadan bir önceki feribota yetiştim. Yer yok dediler, birbuçuk saat sonraki feribota ilk binen olma şerefini elde ederek yeni sıranın başına geçtim.

Ertesi sabah toplantının yapılacağı yer Tuzla’da olduğundan, feribotla da Pendik’e geçince daha önceki gidişlerimde konakladığım ve hep memnun kaldığım Park156 isimli otele yerleştim. Hepsi birbirine benzeyen zincir otellerde kalmayı sevmediğimden mümkün olduğunca daha küçük şehir otellerini tercih ediyorum. Burayı daha önce yazmıştım, Kartal’da eskiden motel olan tesisten dönüştürülmüş bir otel. Yaşanmışlık duygusu veren yerlerde kalmak iyi geliyor. Burası da çocukluğumun yazlarını geçirdiğimiz İdealtepe’ye  çok yakın. Tabii o zaman motel olan tesis denizin dibindeydi. Şimdi söylemeye gerek yok, sahil yolu dolgusu yüzünden denize uzaktan bakıyor. Şu sahil yollarının İstanbul’un dokusuna, geçtiği mahallelerin yaşamına yaptığı kötü etkiyi yıllar sonra yaşadıkça görüyoruz. Bostancı’dan Pendik’e çok kötü bir sahil şeridi oluştu. Eski yalılar restoranlara, plajlar da büyük marketlere, outletlere dönüştü o eski tat kalmadı.

Bu haritada beş günlük turun bütün rotası var. Pazar günü mavi rotayla Cunda'dan İstanbul'a,
pazartesi de mor rotayla İstanbul'dan Bodrum'a dönüşü yaptım.
Park156'nın bahçesi
Yemek salonundan
Yemek ve kahvaltı salonundan

Otele yerleştikten sonra arkadaşımla İdealtepe’deki Lakerda’da akşam yemeği için buluştuk. Lakerda da sözünü ettiğim eski yalılardan birinde. İki yıl önce yazın İstanbul’a yine iş için gittiğimde bahçesinde balık yemiştim, iyiydi. Kış olduğundan içeride oturduk ve yine İstanbul’a özgü garip bir uygulama ile karşılaştım. Kapalı mekanı sigara içilen/içilmeyen diye ayırmışlar ki bu tamamen yasak. Sigara yasası çok açık ve net; kapalı alanda asla sigara içilemez diyor. Bodrum’da bu iş çok sıkı içmek mümkün değil. İçebilmek için mekanın bir cephesinin tamamen açık, diğer iki cephesinin de yanılmıyorsam % 60 ya da 70’inin açık olması gerekiyor. Öyle her tarafı kapalı bir yerde –havalandırması mükemmel bile olsa- sigara içilmesi yasak. Ama İstanbul’da kimse pek takmıyor galiba. Geçen gelişlerimden birinde de Levent’te Maria’nın Bahçesi denen feci yerde aynı sorun olmuştu. Hatta kendini bilmez biri blogu görmüş, o içen ekipteymiş de bana yorum yazarak laf attıydı. Hem kanunu bilmezler hem küstahlık edip konuşurlar, bunlardan özellikle İstanbul’da çok var. Neyse, Lakerda Pazar akşamı boş olduğundan sigara pek problem yaratmadı. Birkaç nedenden ötürü bir daha Lakerda’ya gitmeyeceğim. Birincisi içeride sigara içilmesi. İkincisi bu yazıda fotoğrafını koyduğum, ortaya söylediğimiz kalamar tabağının rezaleti yüzünden. Dört halka kalamar getirmek en hafifinden ayıp. Bodrum’da kalamar istediğimizde nasıl bir tabak geldiğini kıyaslamanız için bir zamanlar çektiğim fotoğrafa yer veriyorum. Üçüncüsü ise balığı ayırttıktan sonra biz daha masaya getirin demeden getirmeleri. Bu iyi bir restoranda asla olmaz. Balığı ayırttıktan sonra ola ki mezelerle doyar bunlar, iyisi mi balığı hemen yapıp önlerine dayayalım düşüncesiyle ile iş yapan balıkçılara bir daha adım atmıyorum.

Küçükyalı İdealtepe'deki Lakerda restoranda ortaya gelen kalamar... sadece dört halka
Bu da Bodrum'da her hangi bir mekanda gelen porsiyon
Bu seyahatte Foça’da, Assos’ta, Cunda’da ve İstanbul’da rakı-balık yaptım. Bazen tek başıma bazen iki ya da üç kişi olduğumuz masalarda yediğimiz içtiğimiz üç aşağı beş yukarı aynıydı. Üç beş dört soğuk meze, bir iki ara sıcak ve balık. Bu dört ayrı şehirde ödediğim para adam başına 100 TL oldu. Mekan kalitesi, kirası falan tabii ki farklı olan bu dört yerdeki fiyatın aynı olmasının nedeni sanıyorum rakının pahalı olması. Hesabın yarısını rakı tutuyor ve böyle olunca bir kere 50 TL fiksleniyor. Bodrum’da da fiyat aynı sayılır. Kuşkusuz yerine göre değişir ama bir ortalama tutturulmuş gibi geldi.

Ertesi sabah toplantıyı yapıp hemen Pendik’ten 14:00 feribotuna binip Yalova’ya geçtim. Oradan ver elini Bodrum. Pendik’te feribot kuyruğundayken aklım yine 2005 yılının Mayıs ayına gitti. O yüzden arabamın kuyrukta beklerkenki halini çektim. Bunu daha önce de aynı nedenle yapmıştım. O fotoğrafı da, yani eski arabamla olan fotoğrafı da buraya koyuyorum. 2005 yılının Mayıs ayında, Pendik’de feribot iskelesindeydim, bir toplantı için Gemlik’e gidecektim ve feribot bekliyordum. Harika bir hava vardı. Sıcak sayılacak bir mayıs sabahında iskelede beklerken –çok net hatırlıyorum- denizden gelen iyot kokusunu içime çektim. Üzerimde toplantı için giydiğim kumaş bir pantalon, gömlek ve o zamanki şehir için tasarlanmış görece büyük arabamda arkada ceketim asılı duruyordu. Feribot kuyruğunda ise aralarında Bodrum’daki, Marmaris’teki yazlıklarına göç eden emeklileri izliyordum. Arabalarını tencereler, bavullar, bir yığın eşyayla tıka basa doldurmuşlar, yazı geçirmeye gidiyorlardı. Üstlerinde rahat kıyafetler, şortlar falan. Bense sıkıcı bir toplantıya, sunuma gidiyordum. Emeklileri basbayağı kıskandım. Dedim ki kendi kendime; ben de güneyde bir hayat kurmak için hangi yaşımı bekleyeceğim? Çok iyi hatırlıyorum -o zamanlar evliydim- karımı aramış, iskelede güneye gidenleri görüp imrendiğimi söylemiştim. Belki bu yazıyı okuyunca Derya da bu konuşmayı hatırlar. Sonra ne oldu? Feribot geldi, ben Gemlik’e gittim, sunumu yaptım. Yönetim kurulunun yarı resmi KİT yöneticisi kimlikli kişileriyle hiç aynı frekansta olmadığımı görüp sunumu kısa kesip İstanbul’a dönmüştüm. Yeni taslaklar isteyen o kuruma da kendileriyle çalışamayacağımı söylemiştim. Büyük ihtimalle o ruh halimle o gün, artık kafamın uyuşmadığı kimselerle iş yapmak istemediğime kesin karar verdiğim gün oldu. Bu anlattığım günden tam dört yıl sonra, bu sefer bir nisan ayı sabahında yine aynı iskeleden feribota bindim. Bu sefer benim arabam da tıka basa doluydu çünkü İstanbul’u, İstanbul’daki hayat tarzımı ardımda bırakmış olarak Gemlik’e değil Bodrum’a doğru yola çıkıyordum. İşte kuyrukta bekleyen arabamın olduğu iki kareyi farklı yıllarda bu anıyı hatırlayıp, özellikle çektim.

Bu kareyi 2012 yılında o zamanki arabamla, yukarıda anlattığım 2005 yılındaki anı aklıma gelince çekmiştim
Bu da son seyahatimde, aynı yerde şimdiki arabayla, yine aynı anı için...
Eyvallah İstanbul...
Neyse, gelelim geçen günkü turumun sonuna; derken Yalova’ya vardım ve rotayı Bodrum’a çevirdim. Ama tabii ki yolda Ortaklar’da durup çöp şiş yemeyi ihmal etmedim. Bugüne kadar otobandan çıktıktan sonra Söke yoluna girmeden yolun sağında peşi sıra yer alan çöp şişçilerin neredeyse hepsini denedim ve bu sert, kayış gibi çöp şişlerin nesi meşhur diye düşünmeden edemiyordum. Otoban yokken Selçuk civarında Yandım Çavuş ve benzeri yerlerde durup yerdik ve onlar iyiydi. Ama bu yeni otoban çıkışındakiler çok kötü. Sonra bir gün bizim Murat Şahin “Abi otobandan çıkınca üşenme hemen sağa Ortaklar’a gir, beş dakika sonra yol kenarındakilerin birinde ye. Hatta Somuncu Baba’ya git istersen o da benim gibi Nazilli’lidir” demişti ben de dinlemiştim. O gün bugün başka yerde çöp şiş yemiyorum, aklınızda bulunsun. Yazın buralara arabanızla gelecekseniz sakın ola yol üstündekilerde yemeyin, hepsi aynı kötülükte. Ortaklar’a girin.


Ortaklar'daki Somuncu Baba'nın çöp şişleri
Çöp şişi de yedim ve yaklaşık iki saat sonra Bodrum’a eve vardım. Beş günde tam 1751 km yol yaptım. Yorulmadım çünkü -dönüş hariç- etaplarım en fazla beş saatlik yollardı. Bu mevsimde kuzey Ege’nin sakinliğine vuruldum. Yolların boşluğu araba kullanmayı tam bir zevk haline getirdi. Uzun yolu çok severim, yalnız olsam da sıkılmam. Etrafı seyrederek, müziği açarak, belli bir saatte belli bir yerde olma hedefi koymadan canımın istediği gibi yol alırım. Varacağım yerde yiyeceğim yemeklerin, rakının heyecanıyla yollar bitiverir. Yol üstünde ilgimi çeken bir yer olursa giriveririm. Gittiğim yerde arabayı kalacağım yere çekip odada yarım saat kestirmek en sevdiğim şeylerden. Bu tur çok iyi geldi. Bir önceki yazının sonunda dediklerimi uzun uzun tekrarlamayayım; kendinize fırsatlar yaratıp bir iki günlük de olsa bulunduğunuz şehirden, çevreden çıkıp böyle geziler yapın. İki gün size bir hafta gibi gelecektir.

Cuma günü eğer her şey yolunda giderse Datça’ya doğru yola çıkacağım. Cuma akşamını Selimiye’de geçirmek, Sardunya’da rakı-balık yapmak istiyorum. Hava güzel olacak, sakin Selimiye sahilinde yürüyüş yapmak kahve içmek iyi olur. Cumartesi günü açan bademleri görmek, onların fotoğraflarını çekmek için Datça’ya devam edeceğim. Cumartesi akşamı bu sefer Fevzi’de Ege otları, deniz mahsulleri yiyip Fevzi dostumla rakı sohbeti yapmayı, Pazar günü Palamutbükü ve dağ bayır Datça yarımadasını gezmeyi ve Bodrum’a dönmeyi planlıyorum. Sonrasında haftasın ortasında dört günlüğüne iş için İstanbul seyahati var. Dokuz Şubat akşamına kadar Datça, Marmaris, Selimiye, Bodrum, İstanbul derken bana epey yol görünüyor.

Cuma günü Datça’ya giderken yolda twitter kanalıyla sohbet ederiz zaten. Fotoğraflar da döndükten sonra bu blogda olacak. Görüşmek üzere...



25 Ocak 2014 Cumartesi

Bodrum'dan çıktığım kuzey Ege turunun son durağı Cunda.

Assos’ta eski günleri anarak, eski dostlarla görüşerek, eski Assos’u konuşarak geçirdiğim günden sonra Cunda’ya doğru yola çıktım. Üç günlük kuzey Ege turumun son durağı Cunda olacaktı.

Cunda da Assos gibi, hayatıma Bodrum girmeden önceki yıllara ait bir yer. Yani Bodrum’a gidiş gelişlerin sık yapılamadığı, otoyolların ya da Bodrum’da havalimanının olmadığı yılların uğrak yeri. Assos kadar sık gitmesem de yine nereden baksanız on kere gitmişliğim vardır. Uzun bir aradan sonra 2009 yılında yine Bodrum’dan bir gece kalmak üzere gitmiştim ama ilk kez yaz ortasına denk gelmiştim ve Cunda’dan kaçarcasına uzaklaşmıştım. Çünkü bütün gidişlerim ilkbahar, sonbahar dönemlerine ait, sezon dışı zamanlardı. Ağustos ayının kalabalığını görünce eyvah demiştim. Her gidişimde ayıla bayıla yemek yediğim, lezzet ustası Bay Nihat’ın mezeleri o kadar sıradan, servis o kadar kötüydü ki aynı yere mi geldim diye şaşırdım. Bir an önce yiyip gidelim de masayı çevirsinler diye gözümün içine bakan bir işletmeden hiç hazzetmem. Bu niyetle yapılan servis de sıradan ve yalapşap oluyor. Bir gece kalıp Bodrum’a dönmüştüm. Cunda ile ilgili aklımda kalan son izlenim pek hoş değil yani. Ama Cunda’yı çok severim. O yüzden özledim ve işte Ocak ayının sakinliğinde, yollar boşken gideyim istedim.

Yeşil ile belirttiğim yol Assos'tan Cunda'ya rotamı gösteriyor
Cunda’nun merkezindeki kendine özgü kimliği beni her zaman oraya çekti. Kimliği olan yerler kültürü olan yerlerdir çünkü. Ve dikkat ettim ki bu yerler hep mübadele yaşamış yerler. Tatillerimi böyle yerlerde geçirmeyi seviyorum. Hayatımda tatil amacıyla hiç Antalya’daki bir tatil köyüne gitmedim mesela. Bu blogda gezdiğim yerleri anlatıyorum. Nerelerde gezindiğime bakınca bu derdim anlaşılıyor. Birkaç unsuru bir arada bulunduran yerler genellikle kimlikli yerler zaten. Tarih, yemek, temizlik, doğal güzellik ve deniz. Bunları bir arada bulduğum yerler de Ege kıyıları işte. O yüzden hayatımı da burada sürdürmeye karar verip göçtüm ya. Cunda da şimdi saydığım bu özelliklere layıkıyla sahip olan bir yer.

Bu gidişimde beni çok sevindiren bir durum Cunda’nın bozulmamış oluşunu görmem oldu. Hatta daha güzelleşmiş oluşu diye eklemeliyim. Yıllar geçtikçe her yeri öylesine bozuyoruz ki korunmuş bir Cunda görmek moralimi düzeltti. Yeni başkan adayının da genç, çalışkan ve Cunda için iyi şeyler planladığını öğrendim. Cunda da CHP seçmeninin ağırlıkta olduğu bir yer. Hemen hemen Ege kıyısında olduğu gibi.







Cunda’ya son gidişimde galiba kilise henüz restore edilmemişti. Önceki gidişlerimde içine girmeye korkmuştum, en ufak bir sarsıntıda yerle bir olacak kadar haraptı. Kaldığım otel kilisenin bahçesine bitişikti, kilisenin son halini gördüğümde inanamadım. Tekrar eski haline getirilmiş, çok sevindim. Darısı bizim Bodrum’daki kilisenin başına. Sırada o var, başkan Kocadon yeniden seçilirse –ki öyle sanıyorum- kiliseyi bitirir.

Eskiden ara sokaklarda gezinirken onlarca yıkık, harap taş ev görürüdük. Onların çoğunluğu birileri tarafından alınmış, onarılmış ve bazıları ev, bazıları enstitü ya da otel olarak hizmete girmiş. Böylelikle Cunda hem eski evleri yeniden kazanmış, hem de olumlu bir canlılık gelmiş. Ocak ayında gitmeme rağmen ortalık hareketli sayılırdı. Ama tam tadında bir hareketten söz ediyorum. Gerçekten ortama bayıldım. Zamanım olsa belki bir gece daha kalabilirdim.







İşte yeniden hayata geçen eski taş evlerden biri olan Nisi Butik Otel’de kaldım. Sitelerinde Cunda Adası’nın kalbinde, eşsiz bir konuma sahip Nisi Otel, 1873 yılında inşa edilen Taksiyarhis Kilisesiyle misafirlerine mistik bir manzara sunuyor” diye yazıyor ki çok doğru. Kapıdan sokağa çıktıktan iki dakika sonra Cunda’nın kalbine iniyorsunuz. Galiba zamanında kilisenin bir parçası olarak eklenmiş iki taş binadan oluşuyor. Yani kütüphane veya hizmetlilerin kaldığı yer gibisinden. Bir gece kaldım. Otelin kış bahçesinde özenle hazırlanmış güzel bir kahvaltı yaptım. Yalnız aklıma bir şey takıldı, sahibesi olduğunu tahmin ettiğim hanımefendiye soracaktım unuttum, kahvaltıda zeytin yoktu. Ayvalık gibi zeytin memleketinde kahvaltıda zeytin olmamasına anlam veremedim doğrusu. Kim bilir belki unuttular, ben de zeytinyağına öyle daldım ki istemeyi akıl edemedim diyelim.

Kilise ayağa kalkmış
Kaonakladığım Nisi Otel
Kahvaltı ettiğim ve kış bahçesi dediğim mekan
Ayvalık'ta zeytinsiz kahvaltı olmaz değil mi? Herhalde masaya koymayı unuttular, ben de sormayı unuttum



Eski yapıların onarılmasıyla, zaten çok fotojenik olan Cunda daha bir güzelleşmiş. Bazı yerler öyledir, iyi fotoğraf verirler. Bodrum’un ara sokakları, Cunda sokakları bunlardan. Bunun nedeni biraz önce sözünü ettiğim kimlik meselesi işte.

Cunda’ya öğlen yemeği saatini geçirmiş olarak geldim. Akşama rakı, meze yapacağımdan geç bir öğlen yemeği iyi fikir değildi. Ben de Taş Kahve’de Ayvalık tostu yedim. Cunda’da yenmeyecek de nerede yenecek değil mi? Hava iyi davranmayı sürdürdü, özlediğim Taş Kahve’nin önündeki tahta masalardan birine oturdum, geleni geçeni seyrederek tostumu yedim. Eskiden kahvenin hemen yanında tost yapıp satan yaşlı bir Midilli göçmeni vardı. Her gidişimde ondan tost yerdim. Bergama tulumuyla nefis tost yapardı. Gözüm onu aradı ama yoktu. Sormadım, çünkü ne olduğunu tahmin ettim.

Taş Kahvede Ayvalık tostu
Cunda'ya geldiğimde cumartesi günüydü, sahilde demlenenler vardı





Ne olacak bu işin sonu?





Akşam yemeği için yıllarca önünden geçip de hiç yemediğin Nessos’u deneyecektim ama kapalıydı. Bay Nihat’tan da soğudum bir kere. Artık kendisi de çok yaşlanmış olmalı, işin başında değilmiş. Bir gözlemim var, paylaşır mısınız bilmem ama yerel tatları çok iyi bilen, lezzeti yaşatan lokantalar büyük şehirlerde şube açtıklarında o lokanta bitiyor. Bay Nihat Ankara’da açmış –niye İstanbul değil- eski havası, eski tadı kalmamış. Bodrum’da efsane olan Türkbükü Mey vardı, o da İstanbul’da açmıştı, sonra bitti. Bodrum’da da yok artık. Ya da kişilerle yaşayan lokantalar için de aynı şey söz konusu. Mesela İstanbul’daki Balıkçı Sabahattin’i düşünelim. İstanbul’da bir şube daha açabilir istese. Ama Sabahattin Bey bu konuda çok kararlı, bir keresinde yarı şaka yarı ciddi Bodrum’da şube açsanıza dediğimde “balığını halden gidip kendim seçmediğim yere adımı yazmam” demişti. O yüzden İstanbul’da bile şube açmıyor. Bence çok da iyi yapıyor.

Nessos’un kapalı olduğunu görünce, Bay Nihat’a da ayaklarım gitmeyince nerede yiyeyim derken twitter imdada yetişti. Deniz restorana gidin diyen tvitdaşlar sayesinde oraya gittim ve çok memnun kaldım. Şu twitter çok alem. Restoranda eşiyle birlikte yemek yiyen, şahsen tanışmadığım ama twitter sayesinde bildiğim İstanbul’lu bir dostla karşılaştık mesela. Böyle güzel sürprizler twiter’ın iyi yanlarından biri.

Deniz restorandan çok memnun kaldığım söyliyeyim. Bir mekanın deniz mahsulü notunu ahtapot ızgaradan veririm. Onu iyi yapan hepsini iyi yapar derim. Çok iyi bir ahtapot ızgara yedim. Başka ne yedim diye saymıyorum burada yer verdiğim fotoğraflar anlatıyor.

Kadraja ancak bu kadarını sığdırabildim






Geceyi uzatmadan masadan kalktım, ara sokaklarda yürüdüm ama hava çok serinlemiş, ayaza dönmüştü onu da fazla yapamadım. Bodrum’da yaşaya yaşaya sıcak algım, normum değişti galiba. Daha çok üşür hale geldim. Cunda’nın da denizden esen ayazı iyi üşütüyordu laf aramızda.



Ege sahil yerleşimlerde kömür yakan kasabalarda hava çok kötü kokuyor. Fethiye’de bundan çok şikayet etmiştim, çünkü orada rüzgar esmediğinde dağların arasında çanak gibi olan Fethiye’ye kirli hava çöküyor. Foça’da da ne kadar esse bile kömür kokusu aldım. Cunda’da da öyle oldu. Buralarda sadece odun yakmaya izin verilmeli. Bodrum zamanında bu bakımdan çok doğru bir iş yapmış, kömürü yasaklamış. Üstelik odun kokusunun insana iyi gelen bir yanı olduğunu düşünüyorum. Bana iyi geliyor en azından.

Dediğim gibi gece geç kalmadan yattım, sabah kahvaltıdan sonra hem kısa bir yürüyüş hem de zeytinyağı alışverişimi yaptım. Çantalarımı arabaya atıp İstanbul’a doğru yola çıktım. Aslında İstanbul hesapta yoktu ama bir toplantı için çağırmışlardı, Bodrum’a dönüp ertesi gün uçağa binip İstanbul’a gitmek anlamsız geldiğinden mecburen rotayı Cunda-Bodrum yerine Cunda-İstanbul olarak değiştirdim.

Has Ada mağazasının vitrininde zeytinyağı şişeleri

Foça'da bulamadığım eski tip berberi Cunda'da da bulamadım, bir "kuaför"e girdim



Eğer Cunda'dan Bodrum'a dönüyor olsaydım pazardan epey ot alacaktım





Kedi fotoğrafı olmayan Cunda yazısı olmaz
Bodrum köpek, Cunda kedi cenneti
Böylece üç gün süren kuzey Ege turumu bitirmiş oldum. Bu kısa tur çok ama çok iyi geldi. Bu zamanı ayırdığım ve kendime böyle bir hediye verdiğim için aferin dedim. Hayatımın hiç bir döneminde işkolik olmadım. İşimi severim ama kendimi ve hayatı yaşamayı daha çok severim. Sonunda iş dediğim şey benim hayatı yaşamam için gereken parayı kazandığım bir şey. Beklentilerim ve taleplerim çok yüksek olmadığı için de kendimi paralayacak kadar çalışmıyorum. Mesleki anlamda da işimi iyi ve doğru yapmak benim için yeterli. Daha fazlasına dair hiç hırsım olmadı o yüzden de onlarca kişinin çalıştığı plazada bir şirket olmaktansa benimle birlikte iki kişinin çalıştığı Bodrum’da küçük ofis benim için daha anlamlı oldu. Böyle olabildiği sürece işleri aksatmadan kendime zaman ayırabiliyorum. Bu geziler de benim için hayatımın önemli bir parçası. Elimden geldiğince, gücüm yettikçe bu geziler yapmak isterim. Sizlere de öneririm. Eğer işiniz gücünüz buna elveriyorsa her haftasonu bulunduğunuz şehirde kalmayın, başka yerlere gidin, size de iyi gelecektir. Geçen yazıda anlattığım gibi, üniversiteyi bitirip bir ajansta çalışmaya başladığım yıllarda bile cuma akşamından Assos’a kaçar pazar akşamı İstanbul’a dönerdim. Yani yapılamayacak iş değil. İstemek, tadına varmak yeterli.

Bol gezmeli günler dilerim... Ben de şimdiden haftaya Datça’da badem baharlarını görmek için yapmak istediğim iki günlük gezinin heyecanını yaşıyorum.