21 Şubat 2014 Cuma

Tire pazarından otlar alıp, yemek yiyip Bodrum'a dönelim dedik.

Tire’de Kaplan’da yemek yemeden Ege mutfağını tam biliyorum diyemezsin... Bu lafı yıllardır duyardım. Hem de daha Bodrum’a taşınmadan öncesinden beri. Sonra burada da çok lafı geçti. Özellikle bizim Kadri Çakmak abimizin bana ısrarla hocam orada yemelisin demesi kulağımdan gitmiyordu. Ama bilirsiniz işte olmayınca olmaz. Öncelikler arasına girmesi biraz zaman aldı. Ve yine kışın havanın bahar havasında seyretmesini fırsat bilip bu hafta hadi gidelim dedik. Gitmişken Tire’nin pazarını da görmek istiyordum, o nedenle salı gününe programladık. Salı sabahı kadim dost Ahmet Kurşuncu’yu da alıp yola çıktık. Tire’ye giderken önce Söke’ye varmanız gerekiyor. Sonra ister eski yoldan, ister otobandan, ister Aydın’a girip o yol üzerinden gidebiliyorsunuz. Biz günü birlik gideceğimizden fazla zaman harcamamak için otobana girdik ve ilk çıkıştan, yani Selçuk çıkışından çıkıp Tire yoluna saptık. Sabah dokuzbuçukta Torba’dan benzin alıp çıkmıştık, Tire pazarına vardığımızda saat onbir kırkbeşti. Yol çok güzel. Otoban sonrası daha da güzel tabii. Söke ovasını bitirdikten sonra bu sefer Tire ovasının içinde ilerliyorsunuz. Buraya Ödemiş ovası da deniyor. Hangisi doğru bilmiyorum. Belki ikisi de doğrudur kim bilir? Önemi yok, manzara nefis. Hele bu mevsim her taraf yemyeşil.


Otobandan çıktıktan sonraki yol
Tire’ye varınca pazara daldık. Aman Allah... Bu kadar otu bir arada görmedim. Bizim Bodrum pazarı da zengindir. Hatta belki çeşitlilik açısından daha zengin olabilir ama ot konusunda Tire pazarı bir başka alem. Gözüm döndü. Hangi birini alacağımı şaşırdım. O şaşkınlıkla ismini bilmediğim bir kaç ot aldım ve not etmeyi unutmuşum, eve dönünce kavurdum, çok lezzetli oldular fakat gel gelelim ne yediğimi bilmiyorum. Aşağıda bir dizi pazar fotoğrafına yer veriyorum. Bana hak vereceksiniz.














İki de satılık oğlak vardı





Karnımız acıkınca Kadri’nin rehberliğinde Kaplan dağındaki Kaplan Çam Lokantasına gittik. Sahibi Fatih Bey tam bir Ege’li. Bizimle ilgilendi, yemekler hakkında bilgi verdi. Hatta lokantanın daha yukarısındaki misafirhanesini göstermek için arabasıyla bizi daha tepelere çıkardı. Kendi elleriyle bir ev kondurmuş ki manzarası nefes kesiyor. Bu yazıda oradan da bir kare görebilirsiniz. Fatih Bey Almanya’da bulunmuş, son derece aydınlık bir Tire’li. Okumak, öğrenmek konusunda hala aç olduğunu anlıyorsunuz. Çevre, doğa, tarih bilinci çok gelişmiş ve Tire dahil tüm Türkiye’de bu konularda olan biteni üzüntüyle izlemekte. Artık yorulmuş. Burayı devredeceğim diyor ama bir yandan da ya alan iyi işletmezse diye de ikircikleniyor. Bu lokantayı bilen bilir, ilgilenen olursa diye fısıldıyayım, 800.000 lirayı veren orayı alır. Benden söylemesi. Lokantanın web adresi; http://mekan360.com/360fx_anasayfa_kaplancamrestaurant-anasayfa.html


Kaplan köyü
Kaplan Çam lokantasından Tire'ye bakış
Misafirhane
Birkaç yüz yıllık zeytinyağı sıkma taşı
Yine yüzlerce yıllık vaftiz kurnası
Tire ovasının bu fotoğrafı bereketi anlatmakta yetersiz kalıyor



Vitrinden bir kaç zeytinyağlı seçtiysek de Fatih Bey menüyü kendisi ayarlamak isteyince gerisini kendisine bırakıp memnuniyetle teslim olduk.

Önce şunu söyliyeyim; bu kadar damak çatlatan Ege yemekleri için buraya gelmekle ne iyi ettiğimizi düşündüm. Gerçekten hepsi çok lezzetliydi. Bodrum’un Kısmet’ini bilenler için bir not; hangisi daha iyi bilemedim. Kaplan Çam Lokantasının bana cazip gelen tarafı sadece Ege yemeklerinin olması.

Masaya otururken dedik ki bugün sadece zeytinyağıyla pişmiş ve yanında pişmeden getirebileceğiniz çiğ otlardan yiyeceğiz, ete girmeyeceğiz. Çünkü o zaman keşkek filan yemek lazım, hepsini bir öğünde tatmak mümkün değil. Böylece bir dahaki seferi garantilemiş olduk. Masamızın fotoğrafından göreceğiniz gibi közlenmiş patlıcan salatası, enginar göbeği, hardal otu, iri börülce piyazı, lahana sarma, üstüne yumurta kırılmış acı ot kavurması, pancarlı, soğanlı bir çeşit salata ve adını unuttuğum bir ot daha. Sonra körmen ve lor eklenmiş ısırgan salatası geldi ki öf öf... Bu arada içine dağ kekiği ve sarmısak rendelenmiş zeytinyağı tabağı beni benden aldı. Ancak ekmek rejiminde olduğum için gereken ilgiyi malesef gösteremedim. Üstelik daha önce hiç tatmadığım nohut ekmeği varken. Bu ekmek acayip bir şey. Böyle lezzetli bir ekmek yememiştim. Hele zeytinyağına banınca... sadece ve sadece yarım dilimle nefsimi körlettim.

Et yemeyelim dedik ama şu Tire köftesini merak ediyoruz diye Fatih Bey’den istedik. Sadece tadımlık veririm dedi o yüzden bir tek parça ile merakımızı giderdik. Bana kalırsa o kadar müthiş yemekler varken Tire köftesi yemek yazık. Ama keşkek yemeye gideceğiz, bunu bir kenara yazdık.


Lor ve körmenli ısırgan salatası
Tilkişen. Nam-ı diğer yabani kuşkonmaz
Kadri abimiz de yemek konusunda gayet iyi
Ahmet aşağıdaki tatlıyı sıyırırken... Lor üzerine karadut reçeli




Hem araba kullanacağımdan hem de öğle rakısını sevmediğimden ben soda içerken masada iki 20’lik rakı içildi. Bana kokusu kaldı. Aslına bu yemeklerle rakı içilmez mi diyeceksiniz, haklısınız. Elbette içilir. Ama ben öğle içkisini hiç sevmem. O yüzden muhtemelen bir dahaki gelişimizde ya Tire’de kalacağız ya da Bodrum’dan şoförlü bir minibüs kiralayacağız, içine doluşup aleme geleceğiz. Dönüşte minibüs bizi Bodrum’da marina önünde silkeleyecek.

Yemekten sonra çöken ağırlığı atmak için kısa da olsa korulukta hafif yürüdük ve Tire merkezine indik. Ahmet, dükanı Zazu’da denemek için önceden bellediği bir kasaptan et aldı. Et dediysem dananın yarısını kaptı demek daha doğru olur. Zaten pazardan aldığımız malzemelerle kabzımal aracına dönen arabaya danayı da koyunca tam olduk. Ve Bodrum’a doğru yola çıktık. Gün batımında Söke Ovası’nı geçtik Bodrum’a vardık.

Tire'de birkaç tane camiye çevrilmiş eski kilise varmış. Bu da onlardan. Minareye yer kalmayınca biraz öteye dikmişler. O minare, öndeki taş yapının minaresi aslında
Eski Tire evlerinin olduğu bir mahalleden geçtik. Evlerin bazılarını alıp onaranlar olmuş



Karşıdaki Kaplan dağı

Sol alttakiler nohut ekmeği
Günü birlik çok iyi bir gezi oldu. Yeni yer görmek her zaman cazip gelir zaten. Yeni lezzetleri de tatmak üstüne şerbeti oldu. Geçenlerde bir yerde rastladım, hayatımda bu kadar saçma bir laf okumamıştım. Diyor ki; sürekli seyahat eden bulunduğu yerde mutlu olmadığı için geziyordur. Bense tam tersine, elimden geldiğince fırsatlar yaratıp, gerekirse bir öğle yemeği için 400 km yolu göze alıp gitmeyi seçenlerdenim. Hep dediğim gibi; Bodrum’un konumu mükemmel. Ege’nin tüm güzelliklerinin ortasındayız. En uzağı aşağıda Faralya, yukarıda Foça. Onlara da bir gece kalmalı gidiyorum, oluyor bitiyor. Haftaya yeğenim Ali’yi yemin töreni sonrası izinli olarak çıkacağı Manisa’dan alıp Bodrum’a Mahmut Kaptan’a atma projesi için yolum Manisa’ya düşecek. Vakit olursa Tire’ye mi uğrarım yoksa Ortaklar’da çöp şiş mi yaparız bakalım artık.

13 Şubat 2014 Perşembe

Bodrum'dan İstanbul'a, iş ile karışık bir seyahat.

Geçtiğimiz ay arabayla yaptığım kuzey Ege turundan son anda İstanbul’a uğramamı saymazsak Aralık ayından bu yana istanbul’a gitmiyordum. Bir önceki gidişim tam anlamıyla uğrama oldu çünkü Anadolu yakasında Kartal’da kaldım, Pendik’de toplantıya girip çıktım doğru feribota bindim ve Bodrum’a döndüm. Yani şehre hiç inmedim. Ofisi Bodrum’a taşıyalı tam bir yıl oldu. Öncesinde her ay en az bir kere İstanbul’a gidiyordum. Bodrum’da yıllarım geçtikçe İstanbul’a gidişlerim azaldı. Not tutmuşum, ilk geldiğim yıl 50 günümü İstanbul’da geçirmişim. Sonra düzenli bir şekilde bu sayı azaldı. Şimdi artık on günü ya buluyor ya bulmuyor.

Bu gidişim de tabii ki iş içindi. Ama iki aydır gitmediğimden görmek istediğim dostlarım ve akrabalarım vardı o yüzden üç gece dört gün kaldım. Tabii ki yetmedi, bir sonraki gidişimi bu sefer göremediğim diğer dostlar ve akrabalara ayıracağım.

Geçen hafta Perşembe sabahı saat 10:00’da Tuzla’da toplantı vardı. Eskiden olsa uçak rötar yapar filan da yetişemem diye düşünüp bir gece önceden giderdim. Bodrum beni de epey gevşetti. Sabah 08:10 uçağına binip Sabiha Gökçen’e doğru havalandık. Uçak zamanında kalktı ama İstanbul biraz sisli olduğundan tepede dönüp durduk. On dakika kadar rötarla indik. Aynı gün iki ayrı yerde toplantım, bir yerde de iş dışı sohbet görüşmesi olacağından şoförlü araba kiraladım. Eskiden kendim kullanırdım fakat artık İstanbul’un yollarına o kadar hakim değilim. Özellikle tünellerle aram iyi değil. Kaybolacağımı bildiğimden hiç o maceraya atılmadım. Sabah biraz gecikince toplantıya da gecikirim diye endişe ettim ama arabayı kiraladığım şirketin şoförü işini iyi bilen biriymiş ki sabah beni almadan önce ilk gideceğimiz yeri sabahın yedisinde keşfe çıkmış. Bir önceki kiralama şirketinin şoförü nereye gideceğimizi bana sormuştu, cep telefonundan rotayı bulmuştum onu bile yanlış gitmişti. İki şirket arasındaki fark ne kadar önemli değil mi? Bu şirketin adı Europark. Ben çok memnun kaldım, belki birilerine yarar, o yüzden adını yazdım.

Sabah güneşinin uzattığı gölgelerimizle beraber yola çıktık
Benim için İstanbul...
İki toplantı arası Suadiye sahilinde zaman geçirdim


İkinci toplantıya yetişmem çok zordu çünkü Kısıklı tarafında berbat bir trafiğe takıldık. Ama şoför oradan girdi buradan çıktı, ara sokakları ezbere bildiğini anladım. Buralarda mı oturuyorsun diye sorduğumda, altı ay öncesine kadar ambulans şoförü olduğunu söyleyince durum anlaşıldı.

İlk akşam bizim grafik çeteyle buluştuk. Eskiden bu kadroya cunta da derlerdi. Grafik bölümündeki hocalarım Yurdaer Altıntaş ve Bülent Erkmen ile birlikte bizim Haluk, Yıldırım ve Melis ile son dönem yemeklerimizin değişmez mekanı Karaköy Lokantasındaydık. Burası gerçekten çok makul bir yer. Hem yemekleri, mezeleri gayet iyi hem fiyatlar uçuk değil.

Yurdaer ve Bülent hocalarla Karaköy lokantasındaydık
Bülent hoca ve Haluk
Melis ve Yıldırım yanımdaydılar aynadan çekeyim dedim
Ertesi sabah toplantım Buyaka’daydı. Orada da toplantı arasında yemek molası verdiğimizde kurumun kafeteryasında şansıma levrekli bir menü vardı. Bodrum’dan balığınızla beraber geldiniz dediler.

Buyaka'da toplantı yaptığımız kurumun kafeteryasındaki menü. Bir de rakı olsaydı...
İkinci akşam tvitdaşlarım Pelin ve Sultan’ın davetiyle Asmalımescit’te Mavi Melek’teydik. Mekan Yakup’un hemen öncesinde yarım yerin altında bir yer. Oradan çıkışta caz dinlemek üzere yeni açılan Date adındaki mekana geçtik. Bu da yine Asmalımescit’te, Tünel’e doğru. Gerçekten iyi bir ekip vardı, geç saate kadar kaldık. Özellikle Volkan Öktem’i Bodrum’da bizim Marina Yat Kulübü dışında caz yaptığı ekiple dinlememiştim merak ediyordum.



Üçüncü ve dördüncü günlerim işimin olmadığı, hani tur programlarında –serbest- diye tanımlanan günler gibiydi. Bu iki günü eski hayatımın duraklarına uğrayarak geçirdim. Eski eşim -yenisi zaten yok- Derya ile buluştuk, Şimdi'de oturduk oradan İstanbul Modern'e gittik. Uzun yıllar boğazda yaşadım, bunun son beş yılı Bebek’teydi. Bebek Kahve neredeyse haftanın dört beş günü uğradığım yerdi. Cumartesi akşam üzeri de uğradım. Özcan’ın beni görünce şaşırıp “Astiiiirr!!” demesi güldürdü. Özcan sıkı Fenerbahçe’lidir. Beni de öyle sanırdı. Ben de hiç bozuntuya vermezdim, maç olduğu günlerin ertesinde sabah gazetemi Akbank’ın yanındaki pasajdaki bayiden alır, süratle maç yorumlarına göz atardım. Sonra Bebek kahveye girdiğimde “yahu Ahmet’i solda oynatmanın ne manası var, bu antrenörle bu iş olmayacak” gibisinden direkt konuya girerdim. Özcan da anlatır da anlatırdı. Onun gitmediği haftalar güya ben maçta olurdum. Onun gittiğinde ise hep bir işim olurdu bu yüzden karşılaşmıyoruz derdim. Şimdi bu yazıyı okuma ihtimali olmadığı için artık açıklayabilirim... Özcan ben futbol ile hiç ilgili değildim ama senin Fenerbahçe muhabbetini sevdiğim için böyle yıllarca takıldık.

Cumartesi Gülüşan bana eşlik etti, Bebek sahilinde yürüdük. Derken açıldığında mahallemize bar açıldı diye sevindiğimiz Lucca’ya kafamı uzattım. Kapıda Turgay ile sarıldık, ayak üstü lafladık. Gel abi barda her zamanki köşende seni bir görelim sonra gidersin dedi ama hiç girmeden devam ettim. Lucca artık çok farklı bir yer, gelen kitle benim sevdiğim bir kitle değil. Zaten Bebek’teki son yılımda da bu kitle başladığından pek uğramazdım. Ama ilk açıldığı yıl neredeyse her akşam oradaydım. O zamanları çok başkaydı. Dedim ya, Bebek’e bar açıldı diye sevinmiştik. Yoktu çünkü. Sadece Bebek Oteli’nin barı vardı ve orada da yaş ortalaması 150 civarıydı.


Bebek sahili


Boğazın ızgara yapılacak irilikteki tekirleri


Levent'deki bu binalardan sağdaki ikisini yeni gördüm. Demek ki epeydir yolum düşmemiş
Akşam da eski hayatımda haftada bir gittiğim Kuruçeşme’deki Marina Balıkçısındaydık. Oranın konumu müthiştir. Boğaz’ın dibinde, hafif denizin üzerindedir. Teknede gibisinizdir. Mezeleri ve balığı her zaman çok iyidir. Hele lakerdasıyla soslu közlenmiş patlıcanı eşsizdir. Ekibin yarısı aynen duruyor, onlarla da epey lafladık. Balığa karışmayın, Bodrum’da bulamayacağınız balıklar getirelim dediler. Hayatımda bu kadar güzel tekir ızgara yemedim diyebilirim. Tekirlerin her biri sarıkanat ebadındaydı ve boğazda yakalanmıştı.

Pazar günü uçağa kadar bu sefer Beyoğlu’nuda turladım. İstanbul’daki hayatımın son bir yılına yakın bölümünü Asmalımescit’te geçirmiştim. Balık pazarından alış veriş yapmayı severdim. Ama Beyoğlu’nda yaşamayı hiç sevmedim. Hele yıllarca Fenerbahçe ve sonra bogazda yaşadıktan sonra Beyoğlu çok yanlış bir seçimdi. Ama benim İstanbul’dan kaçar gibi ayrılmamda önemli bir payı olduğunu biliyorum.


Tabii ki Lale Plak'a gidildi.
Topbaş anılarımızı çalmış

Eski hayatımda öğlenleri sık gittiğim mekan; Şimdi
Balık pazarından
Balık pazarındaki bu turşucuyu bilmeyen var mıdır?


Robinson'a girip çıkıldı
Burası da Şimdi'ye gitmediğim günler öğle yemeklerimi yediğim Helvetia
Bir ara Şişli’den Tepebaşı’na kadar yürüdüm ve çalışma hayatımın geçtiği binaların fotoğraflarını çektim. Şu ana kadar sırasıyla Elmadağ – Osmanbey – Beyoğlu – Nişantaşı - Zincirlikuyu – Levent – Beyoğlu - Bodrum’da ofislerim oldu. İlk ikisi maaşlı çalıştığım ajanslardı, diğerleri ortaklı veya tek başıma olduğum şirketlerin bulunduğu yerler. Bir ara belki yolum Nişantaşı ve Zincirlikuyu’ya düşerse o binaları da fotoğraflarım. Levent’deki ofisim ise yıkıldı, yerinde Solgar var şimdi.

İlk çalıştığım , kurulurken işe başladığım ajans olan Yorum'un kurulduğu bina. En üst katta sağ taraf grafik bölümüydü
Burası ikinci çalıştığım ajans olan Markom'un o zamanlar bulunduğu apartman. Malesef Hırant Dink'in de katledildiği yer 
Burası Beyoğlu Hasnun Galip Sokağın girişindeki bina. İlk şirketim olan Gift'i, askerden dönünce Ali Platin ile burada kurmuştuk.
Dört gün üç gecelik İstanbul seyahatimden aklımda kalanlar bunlar... Görüntüde kalanları da burada paylaşıyorum. İstanbul’la ilgili düşüncelerimi artık yazmıyorum, takip eden dostlar biliyorlar. Taksim’i görünce Topbaş’a dair aklımdan geçenleri buraya yazamam. Gençliğimin ve orta yaş dönemimin bütün hatıralarını çalmışlar gibi hissettim.

Pazar akşamı Bodrum'a iner inmez alandan aldığım arabamı eve bırakıp doğru Gemibaşı'na gittim. Sanki aylardır uzakmışım ve yememişim gibi ahtapot ızgaramı söyleyiverdim. Ukalalık olarak almayın lütfen, artık İstanbul'da ahtapot ve kalamar yemiyorum. Nasıl ki Bodrum'da lüfer yemiyorsam.

Döner dönmez o akşam bıyık otu ve ahtapot ızgara ile Bodrum menüsüne kavuştum
Önümüzdeki günlerde eğer gerçekleştirebilirsem bir Tire gezisi olacak. Bir ara da Fethiye’ye gitmeyi istiyorum. Girida’nın yeni mezelerine tadacağım. Bunları yapabilirsem burada paylaşacağım.


Şimdi tam yürüyüş havası. İstikamet Bodrum sahili...