29 Nisan 2014 Salı

Bodrum-Fethiye, Faralya, Kabak; İki gün, altıyüz kilometre.

Faralya seyahatinden dönüp eve gireli henüz birkaç saat oldu. Fotoğrafları ayırdım ve sıcağı sıcağına, heyecanla yazıyı yazmaya koyuldum.

Faralya seyahatlerim beni hep heyecanlandırıyor. Çünkü oradan dönüşte kendimi çok iyi hissediyorum. Bodrum-Fethiye arasındaki yol, Ege’de araba kullanmayı seven benim gibiler için çok zevkli bir güzergah. Manzara sürekli değişiyor ve kaç defa geçtiysem her defasında aynı tadı alıyorum. Normalde seyahatlerime Cuma veya Cumartesi günleri çıkarım fakat bu sefer elimde olmayan bir nedenle Pazar gününe kaldım. Cuma ve Cumartesi günleri hava yol için çok iyiydi ancak Pazar günü kapalı bir havada seyahat etmek durumundaydım. O yüzden de normalde -bu bloğu takip edenlerin bileceği üzere- Gökova yolunu tercih edecekken kapalı havada o yolun tadı çıkmayacağından anayolu, yani Milas-Yatağan-Akayaka güzergahını seçtim. Ama yola çıktığım an hiç bir şey keyfimi kaçırmaz, ben ve arabam ve Ege yolları ve de yol boyu dinlediğim Dalaras’lar, Parios’lar, Haris’ler, Natassa Theodoriu’lar benim en iyi yol arkadaşlarım olur. Yer yer açık yer yer kapalı havada ama yağmur yemeden yolculuk yaptım. Öğlen yemeği için Köyceğiz’e girdim. Ege’de kuvvetli esen lodos Köyceğiz gölünü de karıştırmıştı. Her zaman sakin olan gölü çok asabi buldum. Muhtemelen hayatımın en kötü çöp şişini atıştırıp Fethiye’ye doğru yola koyuldum. Akşam üzeri, Fethiye içinde konakladığım zaman başka seçenek aratmayacak kadar memnun olduğum Yatch Boutique Hotel’e yerleştim. Bir gece önce Bodrum’da Mahmut Kaptan’da yiyip içip, üzerine geç saate kadar Zazu’da kaldığım için hafif yorgunluk çöktü, otelde dinlenirken içim geçmiş. Kalktığımda tam yemek saatiydi ve o akşam için planladığım Yengeç Restoran’a yollandım.

Her seyahat yazısına olduğu gibi, yola çıkış karesiyle başlıyorum
Ege'de gezinirken Dalaras, Parios, Haris, Natassa yol arkadaşlarım
Dünyanın en güzel manzaralarından birine bakan kediler. Sakar Geçidi, Gökova
Bu sefer karşıki yola değil, alt soldaki yola girdim. Karşısı Marmaris, Datça, sol alttaki Fethiye, Antalya istikameti

Asabi Köyceğiz gölü
Fethiye'nin içinde en sevdiğim bölge, Karagözler Mahallesi
Yengeç restoranda gün batımı
Müthiş karides ızgara ve enginar favası
Yengeç restorandan otelime yürürken sakin, sessiz Fethiye sokakları
Sabah odamdan bu manzaraya uyandım
Burada bi parantez açmam lazım; Beni Fethiye’ye alıştıran sevgili kardeşim Can’dır. Can Fethiyelidir, kendisiyle 2006 yılında Ölüdeniz’de Jade’de çalışırken tanışmıştık. Sonraki yıllarda Faralya’da Beyaz Yunus’ta karşılaştık. O zamandan beri her yaz Beyaz Yunus’a gider olduk. Ta ki geçen yaz el değiştirene kadar. Bu arada eskiden sadece içinden geçip Faralya’ya gittiğim Fethiye’ye ilk kez dört yıl önce kışın gidince çok sevdim ve her yıl sezon dışında birkaç kez gitmeye başladım. Can beni iyi mekanlarla tanıştırdı da daha sık oralardayım. Önce Taner’in Girida balıkçısına ayağım alıştı. Aralık ayındaki Fethiye gezimde yine Can’ın arkadaşı Selahattin’in işlettiği Yengeç’e gittik ve çok beğendim. İki gece kalacağımdan bir akşamımı Yengeç’e, diğerini de Girida’ya ayırdım. Yengeç Karagözler mahallesinde, yani marina bölgesinde, hemen teknelerin dibinde bir mekan. Haber vermeden gittim, yer buldum, hava kararırken rakının başına oturdum. O arada Selahattin beni gördü, niye haber vermedin abi diye sitem etti. Yine çok lezzetli mezeler yedim. Özellikle enginar favasını ve jumbo karides ızgarasını anlatmakla bitiremem. Buraya ikisinin aynı karede olduğu bir fotoğraf koyuyorum. Kapanışı nefis bir orfoz ızgara ile yaptım.

Ertesi günümü Gemile, Kayaköy, Faralya ve Kabak’a ayırmıştım. Şu Gemile meselesine aklım takılıyor. Oranın adını Gemile diye biliyordum. Fakat bazı tabelalarda Gemiler Adası yazıyor. Gemiler bana tuhaf geliyor çünkü orada gemiler ile ilgili hiç bir şey yok. Yani tersane yok, çekek yeri yok. Sit alanıdır ve Gemile adasının eski adı Aya Nikola’dır. Üzerinde kilise kalıntıları vardır. Tahminimce ülkemizde sık karşılaştığımız Türkçeleştirme saçmalıklarından biri olmalı. Her neyse, otelden çıkıp bu sefer farklı bir yoldan Kayaköy ve Gemile tarafına gittim. Kullandığım rota eski yoldu. Karagözler mahallesinden Fethiye merkezine gelirken sağa Kaya Mezarları ve Kayaköy diye iki ören yeri tabelası görürsünüz. Ben o yola girip, şahane manzaralarla büyülendiğim bir rotayı kullandım. Aşağıda bol bol fotoğraflarını göreceksiniz zaten.

Eski yolu kullanarak Fethiye'den Kayaköy'e doğru



Gemile'ye inerken
Gemile koyu ve karşıda Gemile adası. Eski adıyla Aya Nikola adası



Kayaköy
Çevresiyle uyumlu bir köy camii.
Fethiye'den Kayaköy istikametine giderken

Kayaköy'ün bulunduğu verimli topraklar.
Karşı tepedeki grilikler Kayaköy Rumlarının terk ettiği evleri

Karşı tepede Kayaköy evleri. Zaman durmuş, hayat bitmiş

Gemile'ye inerken. Karşısı Faralya 


Önce Kayaköy’ün içine gelip sağa Gemile’ye saptım. Bir süre arabadan inip sessizlikte etrafı seyrettim. Tam karşıda heybetli Babadağ, biraz sağında Faralya tepeleri ve ileride ikinci burnu dönünce nasıl bir türkuvaz deniz ile karşılaşacağımı bildiğim Kabak koyu duruyordu. Derken sahile indim, bir süre de denizin kıyısına oturup karşıya bakarken dalmışım. Dalga ayakkabımı ıslatınca kendime geldim.

Öğlen bir şeyler atıştırmak için Kayaköy’ün içine girdim. Kayaköy mübadelede giden Rumların terk ettiği bir köy. Evler harap ve yıkık. Sit alanı.

Bu bölgede öğlen bir şey yemek isterseniz gözlemeden başka şey bulmanız zor. Benim gibi unlu gıdalar ile arası pek olmayan, mecbur kalmadıkça yememeye çalışan biri için zor bir durum. Köfteci görünce daldım. Fethiye’den kuzeye, Bodrum’a ve daha yukarıya çıktıkça bu gözleme muhabbeti azalıyor. Balık veya zeytinyağlı yemekler yiyebileceğiniz seçenekler çıkıyor. Ama aşağıda durum bu. Ya gözleme ya et. Tabii bunlar yol üstünde, öğlen yenen mekanlar için geçerli.

Kayaköy’den sonra Ölüdeniz’e varıp Faralya’ya devam ettim. Faralya benim her gidişimde kendimden geçtiğim bir bölge. Yazı ayrı, kışı ayrı, baharı ayrı bir cennet. Aynı manzaralardan kaç kez geçtim bilmiyorum. Yine durup, arabadan inip yine izledim. İlk defa görür gibi oluyorum ne yapayım? Bir sonraki planım Faralya yolundan Gey Köyü’ne oradan Xantos’a inmek. Muhtemelen oradan Kaş’a uğrar bir gece kalır sonra dönerim. Heyecanlı olur diye tahmin ediyorum.

Kelebekler Vadisinin girişi. Faralya
Kabak koyuna doğru
Belcekız
Faralya köyü

Faralya’dan Kabak koyuna devam ettim. Can’ların orada yapımı süren ve benim de logo tasarladığım bir kamp inşaatı var. İnşaatı yerinde görmek istedim. Kabak’a en son 2010 yılının Ağustos ayında gitmiştim. Tepeden aşağıya 4x4 bir araç ile bile inmek pek mümkün değildi. Tekneyle sahile çıkmış, hiç bir tesis falan olmadığından, güneşin altında kavrulmamak için fazla kalmamıştık. Çadırcıların uğradığı bakir bir koydu. Denizinin türkuvazı anlatılacak gibi değil. Buraya fotoğrafını alıyorum, kararı siz verin.

Can bana telefonla yolu tarif etti ve yokuş aşağı toprak yoldan inmeye başladım. Normal arabayla inilir mi bilemedim çünkü altını vurması işten bile değil. Yağmur yüzünden hafif çamur da olduğu için yol epey zorlaşmıştı. Ama yine de arada durup sağ tarafımdaki nefes kesen manzaraya dalıp gitmeyi ihmal etmedim. Sağ taraf uçurum olduğundan hareket halindeyken bakmak dünyaya son kez bakmak olabilir.


Kabak yolu
Kabak koyu dört yılda benim bıraktığımdan çok farklı bir hal almış. Bir kere sahile tesis yapılmış. Orası bildiğim kadarıyla sit alanı. Tamam, temeli olmayan bungalov tarzı yerler yapılabilir onu biliyorum da bu tesis fütursuzca kumsalın içine dalmış. Kumsaldan on basamakla çıkılacak kadar zemini yükseltmiş. Havuz yapmış ki Kabak sahiline havuz yapmak gördüğüm en saçma hareketlerden.

Koy bu mevsim olmasına rağmen hareketliydi. Kumsalda yirmi otuz kişi vardı. Sözünü ettiğim tesiste de en az altmış, yetmiş kişi güneşleniyor, yemek yiyordu. Yani bu demek oluyor ki temmuz ve ağustos ayında Kabak kabak tadı verecek.

Kabak yolunda hareket halindeyken manzaraya hiç takılmamalı
Kabak koyu
Keskin viraj... sağa döneceğim
Yukarıdan aşağı inerken bazı tesislerin önünden geçtim. Kendi adıma çıkardığım sonuç şu; buraları pek bana göre değil. Hepsinin içini görmeden genelleme yapmam çok yanlış olur ama bendeki izlenim her yerde karşıma çıkan bohem/özensizlik ikilemi. Yani bohem olmak özensiz olmak demek değil. Hatta pis olmak hiç değil. Ama tekrar ediyorum, görmediğim mekanlar var, tümü için söyleyemem.

Kabak koyuna tepeden bakan mekanlarda gece yıldızları seyretmek, sabah o manzaraya uyanmak muhteşem olmalı. Ama bunu Faralya’da da yapabiliyorum ve hem de çok temiz yerlerde, yüzlerce kişiyle birlikte olmadan. Ha bu arada fiyatlar üç aşağı beş yukarı aynı. Onu söylemeliyim. Üstelik şöyle bir şey de var; Kabak koyunda denize girmek, denizi seyretmek kadar zevkli değildir. Aynı şeyi Kelebekler Vadisi için de söylemeliyim. Kabak’ta sahil, kaba dalgalar kumları kaldırdığından bulanıktır. Açığa yüzmek de içinizden gelmez çünkü rahat yüzemezsiniz. Kaba dalgası olmayan bir dönemi var mı bilmiyorum, tahmin etmem. O bölgede deniz hep hareketli olur. Yani Faralya’nın taşlı, kayalık, pırıl pırıl, berrak denizine girmek ve yüzmek benim için çok daha cazip. Ve biraz önce dediğim gibi ağustos ayında bile en fazla on, onbeş kişinin olduğu sahillerde. Varsın kum olmasın, kaya olsun. Yani mesela yıllardır kaldığım Beyaz Yunus’un denizini, sekiz evlik tesisinde en fazla 16 kişi olmanın sakinliğini ve fiyatlarını Kabak’taki yarı süfli yerlere değişmek bana mantıklı gelmiyor. Ama her zevkin ayrı seçenekleri var tabii. Faralya’da kaldığım Beyaz Yunus’ta hiç bir zaman müzik çalmadı mesela. Uzaktaki çiftin mırıl mırıl konuşmalarını duyacak kadar sessizlik hakim olurdu. Kabak’ta kızın biri telefonundan Power fm’i bulmuş tavla şakırdatırken onu dinliyordu. Etrafta çocuklar bağrışıp duruyordu... anlatabiliyor muyum? O parayı verdikten sonra bunları niye çekeyim? Ha şu da var, sahilde kamplarda çok daha ekonomik konaklanabiliyor olmalı. Sessizlik isteyenin de orada ne işi var zaten? Bizim Can da şimdilerde Kabak'ta yaptıkları kamp yerinden sonra seneye Çukuryurt'ta yapacakları "Chakra"yı kastederek, abi burası sana uymaz sen seneye Çukuryurt'a gel dedi. Çukuryurt benim Faralya dediğim bölge ile Kabak arasında. Konuşmalardan orasının benlik olacağını anladım.

Kabak sahili



Kabak’ta Can’ların yaptırmakta olduğu kamp alanını gezdikten sonra Fethiye’ye doğru yola çıkmak için o toprak yolu tırmanmaya başladım. Yine manzara büyüledi, yine Kabak’ın görüntüsüne hayran olarak ayrıldım. Dönüş yolunda da gidişte olduğu gibi Likya yolununu yürüyenlere rastladım. Bu mevsim en iyi zamanlardan biri. Bir de ekim ayı uygun. Çünkü haziran-eylül arası güneşte altmış derecede yürümeniz mümkün değil. Muhtemelen bir daha dönmemek üzere sonsuzluğa yürürsünüz.

Akşam bu sefer Can, kardeşi Bora ve “Chakra” adını verdikleri kamp yerini birlikte hayata geçirecekleri Çağda ile Çağrı kardeşlerle Girida’daydık. Taner’e dedim ki Aralık ayında geldiğimde sözünü ettiğin yeni mezeler vardı, onlardan yapıver. Yine döktürdüler. Şahane mezeler tattık. Dil şiş ile de geceyi bitirdik. Sohbet çok koyuydu, rakı şerbet gibi gidiyordu, tek bir kare bile çekecek halim kalmadı. Yemekleri burada yazarak bir yere varamayacağımızdan, bir dahaki sefere çekmek kaydıyla şimdilik geçiyorum.



Bu sabah otelden
Akyaka
Akyaka-Bodrum yolu. Solda Gökova ile kolkola

Ören sahili 
Denize giren, oturup sohbet eden Ören sakinleri
Burada yemek yedim

İstanbul'daki Eftelya'ya hiç benzemeyen Ören Eftelya'sı. Söylememe gerek yok belki ama tercihim bu Eftelya

O ağaç, ağacım.
Kızılağaç
Pınarlıbelen
Ören
Akbük
Akbük 

Bu seyahatimde hava çok iyi davrandı. Ben Fethiye’deyken Bodrum’u sel götürmüş. Biz Girida’da yemekteyken Fethiye’de aşırı yağış oldu. Yemek bittiğinde yağmur durmuştu. Bugün de yol boyu güneşli havada Bodrum’a döndüm. Güneşi görünce, gidişte yapamadığım rotayı yapma fırsatını yakaladım. Fethiye’de otelde kahvaltıyı yaptıktan sonra yola çıktım ve kahve içmek için Göcek’e girdim. Marinada biraz turladıktan sonra tekrar yola çıktım ve Akyaka’dan Muğla’ya değil, Gökova yoluna saptım. Gökova’yı soluma alıp kol kola Ören’e kadar geldim. Arada Akbük’e girip çıt çıkmayan koyda on dakika kadar denizin dibinde çakılların üzerinde oturup sessizliği dinledim. Ören’de sahilde hem kahve işlevini gören hem balık yapan Eftelya diye şahane bir mekan buldum. Masayı kumsala koymuşlar, oturdum balık ve salatamı yedim. Bir yandan kahvede okey oynayanların muhabbetine takıldım, bir yandan şu iki günde bana bu şahane seyahati sunan Ege’ye şükranlarımı gönderdim. Bunları yapabilmek, böyle yaşayabilmek için vazgeçtiklerime değdiğini hep tekrarlıyorum. Bundan sonra da tekrarlayacağım çünkü bedel ödenmeden bir şey elde edilmiyor. Marmara'da doğdum, Marmarayla büyüdüm, Marmarayla orta yaşlarıma geldim. Arada Ege'ye aşık oldum, Marmara'dan ayrıldım, Ege'nin koynuna taşındım. Arada sırada da Akdeniz ile flört ediyoruz. Tek denizli olamadım.


Bu coğrafya beni benden alıyor. Hayatımın en mutlu dönemini burada geçiriyorum. Burada yaşlanmak, sonra da buradan gitmek istiyorum. Son ana kadar da bu güzelliği yaşamak istiyorum. Sağlığım ve gücüm yettiği sürece...