10 Şubat 2015 Salı

Bu yıl da Bodrum'dan Datça'ya, bahar açan bademlerin peşinde.

Datça ile ilişkim Bodrum’a yerleştikten sonra başladı ve her yıl artan bir bağ ile sürüyor. Bunda Datça’nın bana göre müthiş coğrafi özelliklerinin yanı sıra Fevzi gibi, Serap gibi dostlarımın olmasının da katkısı var tabii. Hiç bir neden olmasa bile, Fevzi’de Ege otları yiyip, yanında bol rakı soslu sohbet için gidiyorum. Zaten bundan daha iyi neden olabilir mi? Ha bir de üç yıldır bu mevsimde bahar açan bademleri görmeye gidiyorum. Bu badem baharları konusunu bana yine kışın Datça’da mekanındaki bir rakı masasında Fevzi anlatmış, mutlaka gel gözlerine inanamazsın demişti. Ertesi yıl, yani 2013’ün Şubat ayında ilk defa gitmiştik. O kadar etkilenmiştim ki her yıl Şubat ayını bekler oldum. Geçen yıl yalnız gittim. Bu yıl İstanbul’daki arkadaşım sevgili Gülüşan –ki gide gele O da bir Datça sevdalısı oldu- benden dinlediği, blogda okuduğu bademleri yerinde görmek için kalktı geldi. Yola çıkmadan önceki akşam Mahmut Kaptan’da beraber olduğumuz sevgili dostlarım Simten (nam-ı diğer Timten) ve Selçuk’a hadi siz de gelin dedim ve ertesi sabah Bodrum’dan hep birlikte yola çıktık. Kısıtlı zaman ve hava şartları nedeniyle yolu uzatmadan, yani Bodrum-Ören-Akyaka üzerinden gidilen Gökova yolundan değil ana yoldan, Bodrum-Milas-Yatağan-Muğla-Akyaka üzerinden Marmaris’e, oradan Datça’ya vardık.


Gülüşan, Simten ve Selçuk ile yolda...
Hava bize elinden geldiğince iyi davrandı. Şöyle söyliyeyim; Cumartesi sabah kahvaltıyı Bodrum’da bahçede yaptık. Yol boyu güneş bizimleydi. Datça’ya varınca hiç merkeze girmeden doğru Mesudiye rotasına saptık ve birkaç kilometre sonra gelin gibi süslenmiş badem ağaçları bizi karşıladı. Hızırşah taraflarında badem bahçelerine daldık, o inanılmaz koku bizi kendimizden geçirdi. Dediğim gibi benim üçüncü kez şahit olduğum bir olay olmasına rağmen her defasında içim bir tuhaf oluyor. Ekiptekilerin ilk tecrübesiydi, onların da büyülendiğini görebildim.

Hızırşah taraflarında badem bahçelerinde





Bir anda fırlama bir köpek yavrusu geldi, oynamaya başladık
Hızırşah’tan sonra Mesudiye’ye devam ettik. Yaka Köyünden sahile Palamutbükü’ne indik. Sahilde biraz gezindik. Bomboş Palamut sahilini ve denizi içimize çektik ve Ovabükü’ne devam ettik. Karnımız acıkmıştı, Poyraz Restoran’da Ercan Usta’nın otları, ahtapotu bizi bekliyordu. Hava hala iyi davranmaya devam ediyordu ve yemeğimizi sahilde, açık havada yiyebildik. Bir kere daha bu coğrafyada yaşamanın nimetlerine şahit olup şükrettim.

Akşam tabii ki Fevzi’nin mekanında Fevzi ve Serap ile buluşacaktık, yemek işini abartmadan Datça merkeze yollandık. Son iki yıldır artık her gidişimde kaldığım Kumluk Otel’e yerleşip biraz dinlendikten sonra Datça’yı boydan boya yarım saat içinde yürüyüp, dönüp Fevzi’ye demir attık. Datça bırakın İstanbul’da yaşayanları, Bodrum’da yaşayan bizler için de oldukça küçük ve sakin bir yer. Bu da çok iyi tabii. Hepi topu 16 bin nüfus olduğunu düşünürseniz, Bodrum’un Turgutreisinden bile küçük demektir.

Yaka Köyü'nden Palamutbükü'ne bakış
Palamutbükü sahili
Her kış Palamutbükü sahilinde bu noktada bir anım olsun istemiştim, çekip/çektirip duruyorum

Ovabükü sahili
Ercan Usta'nın ahtapot ızgarası
Fevzi normalde kışın dükkanını açmıyor ama sağolsun ne zaman arasam bizler için açıyor ve doyumsuz, uzun sohbetlerimizi yapıyoruz. Cumartesi akşamı da özlediğim Ege otlarını masaya yayınca kendimi kaybettim. Bu kış bizim buralarda kış oldukça sert geçiyor. Aralık ayından beri Datça’ya ne zaman gitmek istesem ya fırtına ya yağmur oluyordu. O yüzden iki aydır gidememiştim. Özlemişim.

Bir akşam önce Bodrum’da Mahmut Kaptan’da epey yiyip içtiğimiz ve ne de olsa 250 km’den fazla yol geldiğimiz için Fevzi’de çok geç saatlere kadar kalmayız herhalde derken içeri Datça’lı Che girdi. Nasıl tarif edeyim, hani hafif kaçık ve matrak adamdır desem doğru olur. Yassu Serdar Abi diye başladı -zaten Fevzi ile Serap çok iyi tanıyorlar- o hızlı ve heyecanlı konuşması ile sahilde şantiye halindeki bir taş binanın içinde şömine yaktım gelin dedi. Eh dedik son kadehleri orada içelim, iki greyfurt soyup elimizde son kadehlerle şöminenin başına gittik. Datça’lı Che bizden önce oturmuş bir tencere kavurma yapıp yemiş. Soğan, domates ve kırmızı şaraptan oluşan masasına, greyfurt ve rakılarımızla kurulduk. Laf lafı açtı, rakılar bitti, Fevzi’den yeni şişe geldi. O yetmezmiş gibi bir kangal da sucuk gelince işin rengi değişti. Sohbet, mavra yerindeydi, güldük, eğlendik. Hayırlı işleri konuştuk –ki fotoğrafların alt yazısında göreceksiniz. Gece saat kaçtı bilmiyorum, artık yatalım dedik, otele döndük. Zaten otel, Fevzi’nin mekanı ve şömine yanan taş bina hepsi birbirine elli adım mesafede.

Fevzi'de masanın hali. Bu daha başlangıçtı
Fevzi ile Serap... Datça'lı dostlarım, şahane insanlar
Simten ve Selçuk
Final balıkla sanmıştık ama...


...Fevzi bir kangal sucukla gelince final sucukla yapıldı

Datça'lı Che ile
Che Gülüşan'ı bizden istedi, Fevzi de elli dönüm bademliğe Gülüşan'ı verdi. Böylece hayırlı bir işe vesile olduk. Yalnız Che bundan böyle masadaki bütün erkeklerin Datça'ya girmesini yasakladı. Ne yapalım, onlar mutlu olsun da :)

Pazar sabahı biraz geç kalkıp kahvaltıyı yaptıktan sonra direkt olarak Bodrum’a dönmeyelim, geze geze gidelim istedik, rotayı Selimiye’ye çevirdik. Orhaniye’yi geçtikten sonra yağmur başladı ama arada yağıp duran cinsindendi. Selimiye son iki üç yıldır yazları -bana göre tatsız bir kitlenin işgali altında. Eski köy havası kalmadı. O yüzden artık yazları gitmiyorum ama bu mevsim tek kelime ile şahane oluyor. Kimseler yok. Yazın kaptanların kullandığı motor yatlarından inen, “akşam piano bar’da drink alalım hayatım” diyen takım olmayınca Selimiye’de hayat güzel. Yazın tekne kıçı görmekten denizi göremediğimiz Sardunya’da yine şömine başına kurulup hafif otlu, mezeli bir öğlen yemeği yedik. Selimiye sahilinde de yağmur atıştırırken biraz dolandıktan sonra yavaştan yola koyulduk. Ekipten Gülüşan İstanbul’a döneceğinden belli bir saatte havalimanında olmamız gerekiyordu ve fırtına ile beraber yağış hızını artırıyordu. Akyaka’da çay içelim dedik, otuz metre yürürken aniden bastıran yağmur, yolun kalanı hakkında fikir verdi. Nitekim Yatağan’a yaklaştıkça kara bulutlar yolumuzu kesti. Kocadağı aşıp Milas’a inerken çok şiddetli dolu ve sulu kara yakalandık. Bu coğrafyada otuz yılda en az 100.000 km’yi aşkın yol yapmışımdır, bu rastladığım ikinci şiddetli yağıştı. Yavaş yavaş, gecikmeden havalimanına vardık. Gülüşan’ı İstanbul’a uğurladıktan sonra biz Bodrum’a evlerimize döndük.

Orhaniye
Orhaniye, Kızkumu
Orhaniye 
Selimiye'de Sardunya restoran 
Selimiye'de sakin, sessiz hayat
Selimiye 
Selimiye 
Selimiye
Akyaka, Azmak
Datça ganimetleri. Arkadaki etiketsiz kapaklı kavanozlardaki ballar, domates püreleri ve harnup pekmezi Serap'ın doğal ürünlerinden. Öndekiler Pehlivan'ın malları
Tatlı bir yorgunlukla Pazar akşamını ve hafta sonunu da bitirdik. Çok iyi, dolu dolu geçen iki gün sanki dört, beş gün gibi geldi. Badem bahçelerinin kokusu hala burnumda. Belli mi olur belki baharlarını dökmeden yine giderim. Bu blogda üçüncü kez baharları anlatıyor, fotoğraflarını paylaşıyorum. Ama o muhteşem kokuyu paylaşamıyorum. Hem zaten fotoğraflar da o mükemmel görsel şöleni ne kadar aktarabilir ki. Datça gelin gibi, bembeyaz bir dantel örtmüştü diyeyim siz hayal edin...


2 yorum:

  1. Merhaba,
    Selimiye 'nin bademi bir başkadır.Aromalıdır.
    Bir de Hidayet 'in Yeri vardır en başta, tersane girişinde.
    Selimiye unutamadığımız yerlerden..:)

    YanıtlaSil
  2. Merhaba Serdar bey,

    Fotoğraflar muhteşem , kokuları buralara kadar geldi :)
    Çiçeklerle bezenmiş badem ağaçlarını görünce geçen yıl Nisan Antakya'da Portakal çiçeği bahçelerinin görüntü ve kokusunu bana hatırlattı , bende mest olmuştum .
    İstanbul 'un bu karlı gününde yazınız ilaç gibi geldi, yüreğinize sağlık,
    Naçizane küçük bir tavsiye , uçak kullanımlarınızda havalimanı transferlerinde http://www.securedrive.com.tr kullanabilirsiniz:)

    YanıtlaSil