16 Şubat 2015 Pazartesi

İstanbul'un Bodrum'a dönüşünü seviyorum.

Bodrum’a yerleşeli yakında altı yılı tamamlayacağım. İlk dört yıl ofisimi İstanbul’da açık tutmuş, burada ev-ofis düzeninde çalışmıştım. Dolayısıyla her ay en az bir kere İstanbul’a gidiyor, ofisin işleyişi için gerekenleri hallediyordum. İstanbul’a giderken de müşterilerime “şu şu tarihlerde İstanbul’dayım” diye mail atıyordum. Bunun sonunda da bazen toplantılar ayarlıyorduk, gitmişken o işleri de çözüyordum. İlk yıl yaklaşık otuz günümü İstanbul’da geçirmiştim. Sonra giderek daha az zaman geçirmek için bazı önlemler almaya başladım. Mesela toplantıları mümkünse aynı güne alıp, en fazla iki gece kalıp dönüyordum. Derken dördüncü yılımda bütün hizmet verdiğim kurumlarla konuştum ve ofisi Bodrum’a taşırsam sizin için bir sorun olur mu diye sordum. Hepsi “hayır, zaten sizin işimizi İstanbul’dan mı Bodrum’dan mı yaptığınızı bilmiyoruz, önemi de yok, önemli olan işin kalitesi ve zamanlaması” demişlerdi. Ben de derhal İstanbul ofisimi kapatıp Bodrum’da halen çalıştığım ofisi oluşturdum. Ve böylece her ay İstanbul seyahati yapmaktan kurtuldum. Şimdi artık yılda ortalama sekiz-on günümü İstanbul’da geçiriyorum. Sıklıkla da sabah gidip, işimi halledip akşam uçağıyla dönüyor, Gemibaşı’nda ahtapota veya Mahmut Kaptan’da sohbete yetişiyorum.


Tünel'deki "Geçit Kaave" ve oradaki tüm mekanlar satılmış, Doğuş Grubu'nun restoran şirketi mi ne almış. Gerçi İstanbul'un en kötü servisi buradaydı ama ortam daha zevkliydi.
Bodrum-Milas Havalimanı'nda rötar olur mu diye beklerken tam saatinde kalktık
Nişantaşı'nda Süleyman Nazif Sokak'ta açılan bu otel/rezidansı denedim. Adı Gallery Residence & Hotel
Birbuçuk saat sonra güneşli pırıl pırıl Bodrum'dan karlı, gri İstanbul havasına gelmek hiç hoş olmadı 
Lise ve üniversite yıllarında "karşıya" geçtiğim eski Kadıköy vapur iskelesi... Ne anılar biriktirmiştim
Aslında yazıyı okumaya gerek yok, bu ifade İstanbul'daki ruh halimi anlatmaya yetiyor

Yıllarca haftanın dört, beş akşamı uğradığım, eski Süleyman Nazif Bar. Şimdiki Zihni. Bodrum'daki çetemizin üyeleri Mehmet Kurşuncu ile Hakan Girgin bu mekanın işletmecileriydiler. Mehmet şimdi kardeşi Ahmet ile birlikte Bodrumlu hayatımın değişmez mekanı Zazu'yu işletiyorlar
Hocam, dostum, sırdaşım dediğim Yurdaer hoca ile buluştuk. Uzun zamandır buluşamıyorduk, konular birikmiş, bir ara kafamı çevirdim ki bütün müşteriler gitmiş personel bizi bekliyor
Onbeş yıldan fazla boğazda yaşayınca bu mekan değişmez yerlerimdendi. Çok sevdiğim bir mekandır


İstanbul'un nesini seversin sorusuna bir cevap; lakerdasını
Son altı ayda İstanbul’da üç gece geçirmiştim. Yani arayı epey açmıştım. Geçen hafta için dört ayrı semtte dört toplantı organizasyonu olunca bu sefer o kadar koşturmayayım, görüşmelerimi günlere yayayım ve uzun zamandır bir araya gelemediğim eş, dost, akraba ile de buluşayım istedim. Sonuçta aslında iki günde bitecek işlerimi üç güne yayıp 11 Şubat Çarşamba sabahı İstanbul’a gittim ama ne gitmek. O sabah Bodrum’da hava pırıl pırıldı ama çok kuvvetli karayel esiyordu. Fırtına demek daha doğru çünkü yer yer 80 km hıza ulaşıyordu. İstanbul için de aynı rüzgar söz konusuydu ve gece sabaha karşı kar yağmaya başlamıştı. Sabah erken saatte sosyal medyada tipi fotoğraflarını görünce bir an seyahatimi iptal mi etsem dedim. Üstelik tvitırdan “gelmeyin, burası felaket” mesajları yağmaya başlayınca, kararsız kaldım. Ama dedim ki havalimanına gideyim, uçuş ertelenmişse dönerim. Kimse kızmasın, alınmasın ama televizyonda “şok, şok, son dakika” gibi anonslarla pireyi deve yapan tv haberciliğini izleye izleye, kimileri o havaya kapılmış. Bunu bu sefer daha iyi anladım. Evet Çatalca’da çok kar yağıyor olabilir ama sonuçta ben şehire ineceğim ve gideceğim yer Çatalca değil şehrin merkezi. AtlasGlobal ile uçacaktım ve uçak tam saatinde kalktı. Bir süre hıçkırık tutmuş gibi hoplaya zıplaya gittikten sonra sakinleşti. Zamanından beş dakika önce de kuş gibi Yeşilköy pistine kondu. Yani ne rötar oldu ne tehlikeli bir uçuş yaptık. Valilik okulları kapadığından, İstanbul halkının çoğu da toplu taşımayı kullandığından yarım saat içinde Nişantaşı’nda kalacağım otele vardım. Tabii ki yollar açıktı ve hiç bir problem çıkmadı. Yani sabahki afet mesajları çok abartılıymış. Daha komiği, Nişantaşı’ndan Ataşehir’e gitmek için vapura mı bineyim, hangi toplu taşıma ile nasıl gideyim diye plan yaparken eski bir İstanbullu olmanın refleksiyle köprünün açık olacağını tahmin edip taksiye atladığım gibi 25 dakikada Ataşehir’deki toplantının yapılacağı plazaya vardım.
Kuzen Sema ile diğer kuzenim, kardeşi Hakan'ın Lale Plak mağazasında buluştuk
Lale Plak mağazası İstanbul'un caz mabedidir 

Eli boş dönmedim
Ertesi gün okullar açılıp millet özel araçlarıyla yola çıkınca İstanbul’un cehennem trafiğiyle yeniden yüzyüze geldim. Bu sefer 25 dakikada gittiğim Ataşehir mesafesinden daha kısa mesafeyi bir saat 20 dakikada aldım ve bu şehire bir daha içimden saydırdım. Hava üç gün boyunca berbattı. Gri bir gökyüzü, sinsice yağan toz gibi yağmur ve yetmezmiş gibi o toz zerreciklerini insanın suratına yapıştıran kuvvetli poyraz. Beni İstanbul’dan kaçıran unsurlar üç gün boyunca bir araya gelmişti. Diğer günler görüşmelerim metro güzergahında olduğundan yer altından yukarıya çıkmadan işlerimi hallettim. Hem zaten bazen İstanbul’un yer altı yer üstünden daha iyi. Hiç olmazsa planladığın yere planladığın saatte gidebiliyorsun.

Çamlıca’da yağmur altında üşüyüp, poyrazı yiyip taksi beklerken bu şehirden ayrılmakla kendime yaptığım iyiliği bir kez daha düşündüm. Kesin olan şu ki ben artık İstanbul’da bir saat bile kalmak istemiyorum. Gidiş gelişlerimin arası açılıp Bodrum’da yaşamanın nimetleri bünyemde yer ettikçe gitmek fikri, günler öncesinden kabus gibi çöküyor. Sabah otelin kahvaltı salonunun penceresinden, damlar üzerinden gri şehre bakıp Bodrum’u düşünüyordum. Hele ki havanın açık ve güneşli olduğunu, sosyal medyada takip ettiğim hesapların fotoğraflarından gördüğümde o an dönesim geldi.

Herkes istediği yerde yaşamak için çabalıyor. Ben bunu yapabilenlerdenim. Bunun için nelerden vaz geçtiğimi bu blogda uzun uzun anlatmıştım. Tercihler ve önceliklere göre bir hayat tarzı, bir yer seçiyorsunuz. Ya trafiğe katlanırım, korna sesini duymazdan gelirim, yolda gördüğüm gülmeyen insanlar beni rahatsız etmez, havanın kalitesizliği, marketten aldığım ürünlere takılmam yeter ki tiyatro, sergi, avm’li hayatım, evimde kombim, konforum, büyük apartman dairem bla bla olsun diyebilirsiniz. Ya da tam tersine, temiz bir hava, sağlıklı yiyecekler, tertemiz denizim olsun, çevremdeki insanlar mutlu ve gülen insanlar olsun, ortalık sakin olsun, sokağımda çıt çıkmasın gibi başka kriterler sizin tercihlerinizi belirler, ona göre yaşamaya çalışırsınız. Her seçimin kendine göre iyi/kötü, yeterli/yetersiz yönleri var. Önemli olan sizin için iyi-yeterli unsurların oranı. Misal, burada da temmuz-ağustos aylarında kalabalıktan, trafikten şikayet ediyoruz ama kalan 10 ay bizimdir.


İstanbul'un nesini seversin sorusuna bir cevap daha; lüferini


İstanbullu hayatımdaki çete. Nihal, Melis, Amirim Selçuk, Rezzan, Serdar, Uğurcan, Ayşe, Semin, Yıldırım, Haluk ve Oğuz... Ayşegül de gelebilseydi eksiksiz olacaktık
İstanbul'un nesini seversin sorusuna son bir cevap; sarıkanatını
Demem o ki; bir yerde yaşamak “zorunda” olmak ile orada yaşamayı “seçmek” arasında çok önemli fark var. Zorunda olanlar da kendi aralarında ikiye ayrılıyor. Zorundalığı kabul etmeden akla, mantığı aykırı savunma gerekçeleri bulanlar veya zorundalığı bilerek bununla yaşamaya çalışanlar. Birinciler için söylenecek bir şey yok, en kolay yol insanın kendini kandırması. Öyle devam edecekler. İkinci gruba dahil birçok kişiden “bir gün biz de buradan kaçacağız” lafını duyuyorum. Girdiğim her toplantının ilk on dakikası Bodrum’da yaşamı merak edenlere burayı anlatmakla geçiyor. Neredeyse tamamı da “hayalimizi yaşıyorsunuz, bir gün biz de...” diye bitiyor. İstanbul’u çok severek, o hayatı “seçerek” yaşayanlara zaten laf yok. Onlar tercihlerini yapmışlar, istedikleri hayatı yaşıyorlar. Şunu özellikle söylemek istiyorum, İstanbul ile ilgili şikayet edince alınanlar bu gruptan değil. Onlar ne yaptıklarını biliyorlar. Ama diğer iki grup farklı. 

Ve derken gündüzleri iş görüşmeleri, kalan zamanda eş, dost buluşması, akşamları sevdiğim üç mekanda rakı masalarında sohbetlerle bir İstanbul seyahatimi daha bitirdim. İstanbul’un geceleri gündüzünden daha güzel. Bir çok çirkinlik göze batmıyor. İlk akşam gittiğim Kuruçeşme’deki Marina Balık’taki manzara her zamanki gibi çok etkileyiciydi. İstanbullu hayatımda çok sık gittiğim bir mekandı. Eski garsonlarla sarıldık, lafladık. Karaköy Lokantası İstanbullu hayatımın son dönemine denk geldiğinden öyle fazla anım yok ama sahibi ve şef garson ile hal hatır soracak kadar muhabbetim var. Üçüncü akşam bizim İstanbul çetesiyle gittiğimiz Balıkçı Sabahattin ise muhtemelen İstanbullu hayatımda en sık gittiğim üç mekandan biriydi ve her zamanki gibi mükemmeldi. İstanbul seyahatimin en güzel tarafı dostlarla ve akrabalarımla geçirdiğim zamanlar oldu.

Oteldeki sabah manzaramı buydu ve hiç iç açmıyordu
İstanbul'un altı bazen üstünden daha iyi, hiç olmazsa gideceğin yere zamanında varıyorsun. Hem korna da yok
Metroda okuldaki İngilizce hocama rastladım. Yalnız lisede miydi üniversitede mi hatırlayamadım, galiba üniversiteydi.
Bir zamanlar çok sık gittiğim Touchdown'a uğradım. Çok uzun zamandır gitmemişim
Cumartesi sabahı artık üç günün koşturmasından epey yorulmuş halde uçağa bindim, yerime oturdum, kafamı koltuğa yasladım, uyumuşum. İzmir’in üstünden geçip alçalmaya başlarken uyandım. Masmavi Ege altımda parıl parıldı. Didim ile Güllük arasında uçarken sağ tarafımda Yalıkavak, Gündoğan, Türkbükü’nü gördüm, sanki aylardır uzakmışım gibi hissettim. Uçaktan inerken burnuma gelen Ege kokusu içimde coşku patlaması yaptı dersem abartmış olmam.

İstanbul'dan bu havada ayrıldım...
... Bodrum'a bu havada indim
Eve varır varmaz şurada linki olan kısa görüntüleri kaydettim. Üç gün korna ve motor homurtusundan sonra köpek, kuş, tavuk sesi duymak nasıl iyi geldi bilseniz. Eve girip valizi boşaltmadan ilk işim Yunan müzikleri ile evi doldurmak, bahçeye çıkmak ve bir kahve içmek oldu. Bin kere şükrederek... Dedim ya üç gece İstanbul’da rakı sofralarından sonra dinlenmek istiyordum ama bütün yorgunluğum geçti. Akşam kendimi Hanende Mey’e attım. Dün akşam evde olurum derken bu sefer bizim Bodrum çetesi aradı, istavrit ve kupez aldık Zazu’ya gel dediler. Şahane iki akşam geçirdim...

Gelir gelmez o akşam Hanende Mey'e gittim. Pınar ile ateşin başında sohbet ederken
Derken sevgili Merve de geldi. Detokstaymış, rakı hakkını bana verdi, ben tükettim 
Ve sevgililer günü için İstanbul'dan gelen genç çift ile tanıştık. Sosyal medyada arkadaşmışız, masada rakı içince arkadaşlığın boyutu değişti
Dün akşam da Zazu'da Bodrum çetesinin bir bölümü ile buluştuk. Hakan, Nükhet, Havva, Nezihe teyzemiz ve Ahmet ile istavrit-kupez akşamı

Herkes mutlu olacağı yerde yaşasın, tüm dileğim budur.

Nerede kalmıştık?


3 yorum:

  1. Can yakan ülke haberlerinden sonra yazdıklarınızla biraz nefes almak güzel.. İyiki varsınız, iyiki paylaşıyorsunuz..

    YanıtlaSil
  2. Benim İngilizce hocama çok benzettim, Utku Coşkunoğlu adı, o mu acaba?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İsmini hatırlamıyorum. Ya Vefa Lisesi ya da Mimar Sinan dönemimdeydi.

      Sil