6 Nisan 2015 Pazartesi

Bodrum'da altı yılı bitirirken.

Dün Bodrum’da altı yılımı bitirdim. Buraya geldiğim günleri anlatmak için yazayım derken iki yıl önce yazdıklarımı okudum ve bu yazıya da o girişle başlamak istedim. Çünkü aynı şeyleri yazacaktım zaten.
“Geçtiğimiz hafta Bodrum’da dört yılımı doldurdum. Altı yıl önce Yalıkavak’ta bir ev kiralamıştım ama 4 Nisan 2009 gününe kadar İstanbul’da da bir evim vardı. Önceleri kışın ayda bir uzun hafta sonu yaparım, yazın da belki bir ay geçiririm diye düşündüğümden Yalıkavak’taki o evi yıllık tutmuştum. Kışın o ayda birler ayda ikiye, sonra uzun hafta sonları programı dokuz günlük uzun haftalara dönüştü. Böyle böyle Yalıkavak’ta kışı geçirmenin ne büyük bir nimet olduğunu görünce içim kıpır kıpır olmaya başladı. Yalıkavak’a gideceğim uzun haftaları ayarlamak için çabalıyor, uçaktan iner inmez Bodrum’un havasıyla sarhoş oluyor, o da kesmediği için çantamı eve atıp doğru Sait’te rakı balığa oturuyordum. Yazın insanların kuyruk olduğu Sait’in kışını görünce, şömine başında rakımı yudumlayınca her geçen gün Bodrum’a daha bağlanmaya başladım. Hele Bodrum’un merkezinin kış hali beni resmen çarptı. Çünkü yıllardır yazları annemin Akyarlar’daki evine gider gelirdim ve sadece havalimanına giderken Bodrum’un kıyısından şöyle bir geçerdim o kadar. Yani yıllarca yazın Bodrum’a inmedim. Çünkü o kalabalığı ve sıcağı bana iyi gelmiyordu. Ama dediğim gibi, ocak, şubat aylarında Bodrum’un içindeki hayatı ve havayı görünce herşey değişti. Artık üniversiteden beri aklımın bir köşesinde duran “Bodrum’a yerleşmek” fikrini hayata geçirmeliydim. İyi de ne zaman olacaktı bu? Bu konudaki kararımı vermemi bir anlamda babam sağladı. Bir eylül günü denize girdi ve maviliklerden cennete geçti. O zaman dedim ki hayat kısa. Hani şairin “uyudun uyanmadın olacak” dediği gibi. Babamı eylül ayında kaybettik, altı ay sonra ben arabanın kontağını çevirdim ve dikiz aynama baktığımda Levent’teki gökdelenleri görerek, birinci köprüden Ege’ye doğru yola çıktım. İşte bugünlerden tam dört yıl önce, onbeş yılı aşkın bir süredir yaşadığım Rumelihisarı’ndan ve Bebek’ten sonra, biraz şehrin ortasında olayım dediğim Asmalımescit’teki, kendi çok güzel ama çevresi berbat İstanbul’daki son evimi boşalttım. Taşınmama yardım için gelen kardeşim Sena ile birlikte Bodrum’a vardığımızda hava yağmurluydu. Bizden bir gün sonra kamyon ile eşyalarım geldi ve yerleşmeye başladık. Yorucu birkaç günün sonunda ev yaşanır oldu. O gün bugün her sabah gözlerimi o evde, Bodrum’da açmanın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Buraya gelmenin kolay olmadığını yaşayarak gördüğüm için de buranın değerini ve hayatımdaki yerini iyi biliyorum”
Bebek'teki bu evden, evliliğimin bitişinden bir yıl sonra ayrılıp Asmalımescit'e taşınmıştım 
Bebek'teki evde akşamları müthiş gün batımları olurdu
Asmalımescit'teki evimi sevmiştim ama mahalle beni canımdan bezdirdi
Beyoğlu'nda rakı içmek için bulunmakla yaşamak aynı değilmiş. Bana hiç iyi gelmedi, hiç sevmedim.
Arkama bakmadan da kaçtım
İşte böyle yazmışım iki yıl önce. Sonra geçen yıl neler yazmışım dedim? Şöyle anlatmışım;

İki gün önce Bodrum’da beş yılımı doldurdum. Doğum günüm ve hayatımın değerli birkaç insanının doğum günü dışında tarih hatırlayamama gibi bir huyum var. Unutuyorum. Ama Bodrum’a taşındığım günü hiç unutmuyorum. Hayatımın çok önemli bir dönüşümü olduğundan beynime kazınmış. Bodrumlu hayatımın nasıl başladığını daha önce anlatmıştım,
 Şimdi uzun uzun aynı şeyleri yazmayacağım. Sadece taşındığım tarih gibi, bende derin iz bırakan bir iki noktayı anlatıp beşinci yılımda neler hissediyorum onları aktarmayı düşündüm. Buradaki hayat üzerine bazı notlar yani. İstanbul’dan ayrılmayı, Bodrum’a göç etmeyi kesin olarak kafama koyduktan sonra çok zaman geçmeden bunu gerçekleştirdim. Beş yılımı doldurdum diyorum ama bu tam zamanlı yerleştiğim süreyi belirtiyor. Öncesinde iki yıl, yarı zamanlı Yalıkavak dönemim oldu. Yani hadi gidiyorum deyip tası tarağı toplayıp gelmedim. Önce prova yaptım diyeyim. Bu iki yıl bana Bodrum hakkında yeterli fikri verdi. Hem kendimi dinledim, hem işimi buradan nasıl yürütürüm onun alıştırmasını yaptım. Sonunda hiç bir şeyi ertelememe kararını alıp istediğim hayatı yaşamaya başladım. Şimdi arkama baktığımda beş yılı çok daha iyi değerlendirebiliyorum. İstanbul’dan ayrılırken arkama bakmamıştım. Arabamla yola çıktım, köprüye girdiğimde gözüm dikiz aynasında yansıyan plazalara takılmıştı. Bu görüntü beni çok etkiledi. Arkamda bıraktığım gri plazalar ve önümde tam olarak neler yaşayacağımı bilmediğim ama yaşamayı çok istediğim mavi/beyaz Bodrum vardı. Sonra bir akşam Bodrum’da sohbet ederken sevgili kardeşim Ahmet Coka’ya bunu anlattım. Aradan zaman geçti, Coka da Bodrum’a yerleşme planı yapmaya başladı ve çok güzel bir blog açtı. Orada bu anlattığımı kendi üslubuyla çok iyi bir görsel anlatım haline getirmiş, bana sürpriz oldu. Siz de hem bu görsel anlatımı hem de Coka’nın bloğunu görün isterim; http://hadibenkactim.blogspot.com.tr/2014/02/iki-teker-bir-cekirdek.html
Üç yılımı geçirdiğim Yalıkavak'taki evim. Son iki yıl sadece yazları gidiyordum, kışları Bodrum'un içine taşınmıştım.
Peki bu yazdıklarıma altıncı yılımı bitirirken neler ekleyebilirim, onu düşündüm.

Sert bir kış geçirdik. Günlerce yağmur yağdı, fırtınalar oldu. Buranın yağmurunu da fırtınasını da severim ama bu kış bezdirdi. Bahar gelmek bilmedi. Hala da geldi diyemiyorum. Yağmur fırtına bir yana, benim asıl takıntım gri havayla. Burada hiç alışık olmadığımız bir şey oldu ve günlerce güneş çıkmadı. Oysa ki buranın en sevdiğim yanı bir gün gri hava varsa ertesi gün maviliği görmekti. Gün içinde bile açar, kapar, yağar, yine açardı. Bu kış ruhumu sıktı, kararttı.

İstanbullu hayatımdaki Bebek'ten sonra Bodrumlu hayatımda Yalıkavak'ta müthiş gün batımları seyreder oldum
2009 yılında şimdi yaşadığım eve taşınınca ilk işim limon ağacını diktirmek oldu. Kapıdan girince tam karşıma gelsin istedim
Kardeşim Sena ile evi yerleştirdiğimiz günün sonunda yorgunluk çayı içerken
Evin bahçesi hazırlanırken. 2009 Nisan ayı
Eve yerleşip düzeni kurunca...

Derken hayatıma Neriman giriverdi. Yalıkavak'ta bulduğumuz Neriman...

Bu sene Bodrum çok kalabalıklaştı. Geldiğim yıl Zazu’da kışın otururken a-a araba geçti dediğimiz akşam saatlerini hatırlıyorum da… Bu kış –İstanbul’da yaşayanları kızdırmayayım ama- hafiften trafik başladı. Doğrusu bu aşırı göç gözümü korkutuyor. Bakın son iki seçim arasında Bodrum’daki seçmen sayısı %30 artmış. Bu ne demektir? Hızla kalabalıklaşıyoruz.

Gelenlerin tümünü aynı kefeye koyamam kuşkusuz. Buranın -bunu Ege diye de okuyabilirsiniz- değerini bilen, ruhunda hissedenler de var, sadece şehirde kendini eskisi kadar rahat hissetmeyip –bunu belli oranda mahalle baskısı diye okuyabilirsiniz- kendi alışkanlıkları ve para gücüyle gelenler de var. Ve tabii arada “tutunamayanlar” da azınlık bir kesimi temsil ediyor. Bu kesim fazla dayanamadan dönüyor çünkü artık burası pahalı bir yer oldu.

Öyle veya böyle, bir şekilde burası kalabalıklaşıyor. Yedi sekiz yıl önce İstanbul’dan gelip yarı zamanlı yaşadığım Yalıkavak’ın, o sahilde kendine özgü kimliği olan balıkçı Sait’i artık yok. O zamanın sevimli marinası yıkılıp yerine görgüsüzlük abidesi bir AVM yapıldı ve Sait artık onun içinde. Her yeri granit bir mozolede girip balık yiyenlerle aynı kafa yapısında değilim, oraya da gitmiyorum. Sait şimdi bir şubesini merkezde marina bölgesine açıyor.

Bodrum'un Ege'ye açılan sokaklarında kaybola kaybola hepsini öğrendim
Bodrum yenilenirken buradaydım, buna şahit oldum
Barlar sokağı yenilenirken
Yalıkavak'taki Sait sık gittiğim, en sevdiğim, mükemmel deniz mahsulleri olan bir yerdi. Artık yok. Yeni mekanı da bana göre değil.
Bodrum'a yerleştikten dört yıl sonra İstanbul'daki ofisi kapatıp Bodrum'a taşıdım
Bodrum ofisi
Benden üç yıl sonra annem de Bodrumlu oldu
Ve kardeşim Sena da Bodrum'a taşındı. Artık üçümüz de buradayız
Bu blogu takip edenler için biraz karamsar bir yazı olduğunun farkındayım. Ama altıncı yılımı bitirdiğim şu günlerde Bodrum ile ilgili daha neşeli, daha iyi şeyler yazmayı ben de isterdim. Bence bir türlü gelmeyen baharın ruhumda yarattığı sıkıntı, Bodrum ile ilgili gözlemlediğim olumsuzluklarla birleşip bunları yazdırıyor. Şu sıralar, konuşurken bana gülerek “a-a biz de yakında yerleşeceğiz” diyenler için eskisi gibi iyi şeyler düşünemiyorum. Çünkü gelenlerin gerçekten buranın kıymetini bileceklerinden kuşkuluyum. Daha önceleri yüreklendirmek için konuşurdum. Şimdi niyetlerini öğrenmeye çalışıyorum. Gelip buranın değerleriyle oynayacaklar mı yoksa gerçekten istiyorlar mı? Şunları söylemek istiyorum; Eğer gününüzü Midtown AVM’sinde, Starbucks’ta geçirecekseniz niye geliyorsunuz kardeşim? Mesele sadece daha ılıman iklim mi? Geldikten sonra bir kere olsun arabaya atlayıp Gökova kıyısından Akyaka’ya gitmeyecekseniz ne işiniz var burada? Gelenlerin çoğunluğu burayı tüketmeye geliyor. Hiç bir şekilde doğasına, kültürüne sahip çıkmıyorlar. Sadece kendi gettolarını kurup burada bir İstanbul yaratıp yaşamak istiyorlar. Yarın burası tükendiğinde başka yere gidecekler. Arkalarında çöplerini, cüruflarını bırakacaklar. Bu kesimi değerli bir maden gibi gören, mandalina bahçelerini evler yapılsın diye veren yerli halk da ellerinde kalan cürufla yaşarlar artık. İstanbul’un meşhur mimarlarının buralarda pahalı evler yapmasından da, onları yaptıranlardan veya alanlardan da rahatsızım.

 Tüm bunların yanı sıra tabii ki beni buraya bağlayan unsurlar tamamen yok olmadı. Yoksa hala burada ne işim var? Yine evden çıkıp sokaklarda yürürken mevsimine göre iyota karışmış odun kokusu veya çiçek kokuları ruhuma iyi geliyor. Yine ofisten çıktıktan sonra sahilde yürümek, Ali Cengiz’de çay içmeye bayılıyorum. Hava izin verdiğinde işe bisikletle gitmenin nimetini yaşıyorum. Yaz aylarından hazzetmesem de sabah yüzdükten sonra işe gitmenin ne demek olduğunun farkındayım. Özellikle kışın biz bize kaldığımızda yine çok eğleniyoruz. Bunlarda değişen bir şey yok. Ama bir şeyler değişiyor, görüyorum. Değişenlerin içinde hiç bir şeyin eskisinden iyi olmaması, yeni olanların içinde ise hiç bir şeyin burası için iyi olmayacağını görmek canımı sıkıyor, üzüyor. Geldiğim yıllarda haftanın en az bir akşamı balıkçılar çarşısında rakı-balık yapardık. Geçenlerde iki yıldır adım atmadığımızı konuşuyorduk. Niye gidelim? Kalabalık, gürültü, uğultu, dümbelek, klarnet zırıltısından yanındakiyle konuşamıyorsun bile. O mekanlar da benim için bitti mesela. Oysa Deniz Feneri, Tratta filan çok hoş yerlerdi.

Mahmut Kaptan'ı tanıdım...
Yaz sezonu dışında, kimseler yokken Ege'yi turladım.
Yeni dostlar edindim...
Akşam ofisten çıkınca trafiğe değil temiz havaya, sakinliğe çıktım...
Her yıl bu coğrafyada ortalama 20.000 km yaptım

Son üç yıldır bahar açan bademlerin peşinden Şubat aylarında Datça'ya gittim
Dostlarımla şahane akşamlar geçirdim...



Şimdilik bir yıl daha bu evdeyim. Sonrası için ise kesin bir şey söyleyemiyorum. Bakalım önümüzdeki yaz nasıl geçecek? Ve daha önemlisi yazdan sonra kışa girerken ne kadar daha artacağız? Bunlar ip uçları olacak. Ardından karar aşamasına geleceğim herhalde. Ya bir yıl daha devam, ya başka yere gidiş.

Uzun lafın kısası, işin özeti şu; Geçen yıla kadar Bodrum’un merkezini hayatımın son durağı olarak görüyordum. Sağlığım ne kadar elverirse, ömrüm ne kadar olursa bu mahallede, buralarda bir yerlerde yaşarım diyordum. Şimdi demiyorum. Bodrum merkezinin halinden endişe duyuyorum, artık o kadar kesin konuşmuyorum. Muhtemelen yarımadada daha sakin, daha uzak bir yere giderim. Ofisimi kapatmam, orası benim Bodrum merkezi ile irtibatım olur. Tabii ki bunlar tahmin, niyet.

Bitirmeden şunu söylemem lazım; İstanbul’dan ayrıldığım, buraya göçtüğüm için bir saniye bile pişmanlık duymadım. Bodrum’a olan sevgim, buraya verdiğim değer aynı. İşin bu bölümünde tartışacak bir şey yok. Bütün derdim şu huzurum ve tadım bozulmasın diye. Bunu bozacak durumlara karşı elimden ne gelirse onu yapacağım. Beni aşan durumlar olduğunda da hadi ben gidiyorum derim olur biter. Geçenlerde Turgutreis’te artık gitgide azalan mandalina bahçelerinden birinin daha inşaata teslim olduğunu görünce şöyle düşünmüştüm; Ben buralı değilim. Buraya 48 yaşımdayken İstanbul’dan geldim. Burası bozulursa başka yere giderim. Ama bu toprakta doğan, buranın yerlisi olanlar mandalina bahçelerine yaptırdıkları evlerde mutlu yaşayabilecekler mi? Ya da nereye gidecekler? Gitmek, doğduğun toprakları terk etmek o kadar kolay değil. Nereden mi biliyorum? Yaptım da oradan biliyorum.







Bu arada bir de nikah şahitliği yaptım. Havva'mız ile kadim dost Ahmet'i everdik


Buradaki hayatımı özetleyen üç çanta. Pazar çantası, plaj çantası ve laptop/iş çantası

Böyle insanların arasında olmaktan dolayı çok mutluyum. Plazalarda bu insanlar bulunmuyor.
Artık baharın geldiğine inanmak istiyorum. Geçen gün bir arkadaşıma dedim ki, bir askerdeyken teskereyi, bir de bu kış baharın gelmesini bu kadar bekledim. Bahar güneşi içimizi ısıtırken, içimize gri havanın bıraktığı tortuları da temizlesin.

Bodrum’un bozulma hızının yavaşlamasını ve yavaş yavaş durmasını diliyorum. Bodrumlu hayatımdan iyilikleri, güzellikleri, gördüklerimi, gezdiklerimi paylaşmayı sürdürebilmeyi isterim.

Burada nice yıllara…

Burada hayatımı sürdürürken, tüm mevsimlerde sağlam, dipdiri, mutlu ve köklü olmayı diliyorum.
(Mazı yolundaki ağacım. Her geçişimde durup bakarım)







5 yorum:

  1. Sağlıklı yıllarınız olsun Bodrum'lu idolumuz.. Yazdıklarınızdan Bodrum'da komşu olamayacağımızı anlıyorum. Belli ki yakın da Datça'ya göç var...:)
    Not: Tabi biz hala Bodrum'a yerleşme hayalleri kuralım ama anlatılan o ki oralarda bitmiş, elden gitmeye başlamış bile.. :(

    YanıtlaSil
  2. Milas'ta doğdum, Bodrum ve Milas arasında geçti çocukluğum. Sonrasında babamın peşinden Anadolu'nun çeşitli kasabaları, kentleri ve son durak İzmir... Aslında bir süre sonra yine doğduğum topraklara dönüş hayalim vardı. Bu sebeple bağımı ince de olsa koparmamaya çalışıyordum. Şu an 39 yaşındayım. Yazdıklarınız benim içimi acıttı. Kasabama bir geri dönüş umudum vardı her zaman ve siz buna en büyük destektiniz. Sizi uzun zamandır takip ederim. Bu karamsar yazınız benim hayallerimi bir süre daha erteletecek bana muhtemelen. Zira ben mandalin bahçelerini özlüyorum ve elimde rüzgan gülüyle denize karşı koştuğum Eski Çeşme sokaklarının rüyasını görüyor(d)um hep. Biliyorum hiçbir şey bıraktığım gibi değil kasabamda ancak hiçbir şey için de geç olmadığına inanmak istiyorum. Yazdığımdan da anlayacağınız üzere kafam karışık oldukça. Gündeme, hayata, geleceğe dair müzmin korkular yarattım sanırım kendime:) hiç geçmeyecek gibi geliyor bu kaygılarım.

    Karışıklığımı sizinle paylaşmak istedim. Umarım sizi daha da sıkmamışımdır yazdıklarımla. Diliyorum her şey gönlünüzce olur. Korkularınızın, korkularımızın yersiz olması dileği ile :)

    Nil

    YanıtlaSil
  3. Ay buna yorum yazmak için ne kadar çok uğraştım. Neden uğraştım bodrumda yaşayamam için. Mecburiyet ten dolayi sürgün olduğum için. Anemon lari toplayamadigim icin, menekse vakitlerini yaşayamaDigim için. Tek tavsiyem kıymetini bil.?. Horoz la uyanmanın, Anemon toplamanın, menekşe zamanı beklemenin, ve o ışık ile uyanmanin . Ben su an sürgünüm. Yurdumun, vatanımız her anını o kadar çok özlüyorum ki bu istanbulda sana anlatamam. Yedi göbek İstanbullu bir kadınım ama esasen yedi göbek bodrumluyum. Kıymetini bil. Allah mecbur kalıp benim gibi ayırmasin. Kokusunu bile özleri. ..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Buranın kıymetini bildiğim için kıymetini bilmeyenlerin bozmasına tepki duyuyorum. Bir gün gelip de toplayacak anemon kalmadığında, mandalina bahçeleri tümden bittiğinde ne olacak? Bunun sıkıntısını aktarmaya çalıştım.

      Sil
  4. Bodruma 10 ay arayla gittim aradaki fark beni bile korkuttu .Sanki o sokaklara yabancıymışım 10 yıl ben yaşamamışım gibi.Yerli halk şimdilik farkında değil ama cebine giren paradan başka bi şey görmüyor gözleri .Bir sonraki nesil de topraksız yersiz kalacak mandalin çiçeklerinin kokusundan bi haber ,sarı otlardan badem ağaçlarından ,kıbrıs akasyasından . Ay burayada mı site yaptılar bu koca lan bomboştu buraya ne oluyor dediğimde çok büyük paralara sattılar gari deyip gülen yerli halka hele jele sonraki nesile çook üzülüyorum.İlerde torunları onları nasıl yad eder acaba .Bozulmamış bir doğa için şimdilik Karadeniz diyorum
    FATOŞ

    YanıtlaSil