2 Ağustos 2015 Pazar

Söğüt'ten sonra Selimiye. Nasıl desem...

İki günlük Söğüt-Selimiye gezimin ilk bölümü olan Söğüt’ü bir önceki yazıda anlattım. Bugün Selimiye’yi anlatacağım. Ama Söğüt yazısının sonunda ettiğim şu lafı buraya alayım, çünkü Selimiye için düşüncelerimin ana fikrini oluşturuyor; “Söğüt nedir derseniz, Selimiye’nin bozulmamışı derim”.

Söğüt ve Selimiye’ye aşağı yukarı aynı yıllarda gittim. Selimiye’ye, Söğüt’ü gördükten bir yıl sonra gitmiş ve çok sevmiştim. Bir kere bu kadar iyi poz veren başka bir belde çok az. Hangi açıdan çekerseniz çekin şahane kareler yakalarsınız. İç içe geçmiş koylara, Bozburun’a giderken yolun kıyısında durup tepeden baktığınızda çarpılmamanız mümkün değil. Onbeş yıl önce (ondört de olabilir) ilk gidişimden sonra hemen hemen her yıl bir kere Selimiye’ye gittim. Bodrum’a taşındıktan sonraysa yılda birkaç kez gitmeye başladım. Ve bu coğrafyanın her yerinde olduğu gibi Selimiye’nin de en güzel zamanının yaz dışındaki dönemi olduğunu keşfedince yazın adım atmaz olmuştum. En son şubat ayında, badem ağaçlarının bahar açışını görmek için gittiğimiz Datça’dan dönerken Selimiye’ye girmiş, Sardunya’da şömine başında öğlen yemeği yemiştik. Onun öncesinde de yine kışın bir gece kalmak üzere Selimiye’ye gitmiş, bu sefer gece yine Sardunya’da şömine başında rakı içmiş, sabah kazak giyip iskelesinde oturmuştum. Yani şimdi tekne kıçı seyrederek, kalabalık, gürültü patırtı arasında yemek yenilen iskelede kışın harika manzaraya karşı, ya tek başınıza ya da iskelede bir masada oturan bir kaç kişiyle yersiniz.

Geçen sene Aralık ayında gittiğim Selimiye'deki Sardunya'nın iskelesi. Şimdiki halinin fotoğrafını da yazının devamında göreceksiniz
Aralık 2014

Aralık 2014
Aralık 2014
Selimiye’yi her gidişimde daha büyümüş, daha yapılaşmış görmeye başlayınca, tamam dedim Selimiye de elden gidiyor. Sekiz-on yıl önce tepelere otel, ev yapıldığını fark ettim. Ama bundan dört yıl öncesine kadar henüz ATM yoktu. Yani bozulma tamamlanmamıştı. Derken üç yıl önce Piyano Bar diye bir mekanın açıldığını gördüm. Ne var bunda diyebilirsiniz. Şu var ki mekan ne kadar iyi ve kaliteli olursa olsun Selimiye’nin köy havasının bittiğine işaretti. Ve o gidişimde yanımdan geçen iki iyi giyimli kadın aralarında konuşurlarken “akşam da yemekten sonra birer drink almak için Piyano Bar’a gideceğiz” dediğini duyunca canım sıkıldı. O yıla kadar genellikle sade giyimli insanların ya da ora köylülerinin gezindiği sahilde gece kıyafeti giymiş insanlar görmekten -doğrusu ya- pek hoşlanmamıştım. Dediğim gibi her gidişimde yavaş yavaş kalabalıklaşıp kabuk değiştiren Selimiye’nin son halini bu gidişimde görünce artık bitti dedim. Daracık sahile yan yana Migros, Carrefour ve Macro açılmış. Yetmemiş, arka yola da Migros Jet eklenmiş. Kışın in cin top oynayan Selimiye’ye yaz sezonu için bu kadar yatırım yapıldığına göre önümüzdeki yıllarda Selimiye çok büyüyecek herhalde.

Söğüt'ten Bozburun üzerinden Selimiye'ye varıyorsunuz.




Artık CarrefourSa sahili olmuş


Selimiye teknecilerin sevdiği bir yer. Çünkü doğal bir marina adeta. Suyu durgun. Bu durum Selimiye denizi için uzun vadede bir tehlike de taşıyor. Bu kadar tekne içinde denizi ve denizciliği bilmeyenler de çıkıyor ve sintinelerini Selimiye’ye boşaltıp gidiyorlarmış. Böyle giderse, önlem alınmazsa beş yıl sonra Selimiye kokmaya da başlar, çok yazık olur.

Tekne sahibi insanlar tabii ki para sıkıntısı olmayan kesim. Onların eğlence anlayışına uygun yerlerin açılması, ihtiyaçlarına cevap verecek market, mağazaların açılmasını doğal karşılamak lazım. Ama biz maalesef dozunu bilmiyoruz. Selimiye küçük bir İstanbul koyu –misal Bebek gibi- olduktan sonra insanlar niye Selimiye’ye gelsin? Geçtiğimiz günlerde bir Instagram hesabında Selimiye için şu yazıyordu “Selimiye büyük bir değişim içerisinde. Biraz Alaçatı’ya biraz Bodrum’a benziyor. Bize göre Marmaris’in bu açığını kapatıyor yavaş yavaş”. İşte benim bozulma dediğime farklı bir yorum. Eleştirmek için söylemiyorum, hayata ve bu coğrafyaya kendi bakış açımla Selimiye’nin gidişatını hiç ama hiç iyi görmediğimi vurgulamak istiyorum.

Güzel kareler yakalanıyor
Öte yandan güzel ve şık dükkanlar açılıyor...
Yazının başında fotoğrafını gördüğünüz iskelenin Temmuz ayındaki hali



Kaçınılmaz son her yerde aynı. Din, dil, ırk, coğrafya fark etmiyor
Bir yazının sonundaki Yunan adasının sahilindeki masaya bakın bir buna. Bardakların içinde peçeteler, masaya dağıtılmış konfetiler... İnsanlar buna niye gelir ki?
Evet arada çok zevkli dükkanlar açılmış. Moda deyimle “küçük kukiler” yapan yerler de var artık. Ama bunun yanında çaput, örtü gibi şeyler satan köylünün yeri kapanmış Carrefour olmuş. Mavi tahta iskemleli kareli örtülü masaların olduğu, en son İstanbullu bir kadının işlettiği sevimli balıkçı Macro Center olmuş. Muhtarlığın çay bahçesi Migros’a dönüşünce sahilde oturup çay içecek yer kalmamış. Bir tane buldum, onda da Macro Center yazılı flamalar arasında kaldım.

Hal böyle olunca fiyatlar almış gitmiş. Kaldığım pansiyona –dikkat butik otel değil- asla hakketmediği bir para ödedim. Denize açılmayan bahçesi, banyosunda duş perdesi olan pansiyonun oda-kahvaltı fiyatı 315 liraydı. Sahipleri çok iyi insanlardı, sanırım İstanbulluydular. Çok nazik ve misafirperverdiler ama kusura bakmasınlar, merdivene açılan kapıdan geçerken tepemde klima suyu yediğim bir mekana o para fazlaydı.

Eskiden kıyafet, çaput, örtü satılan, bir Selimiyelinin dükkanıydı
Eskiden muhtarlık çay bahçesiydi
Eskiden mavi tahta iskemleleri, kareli örtülü masaları olan sevimli bir balıkçıydı
Tüm bu olumsuzluklar Söğüt’te kaldığım şahane bir günün üstüne gelince Selimiye’den denize bile girmeden kaçtım. Yazın gidilmez dediğin yere niye gittin derseniz, Bodrum’dan arkadaşım Nükhet bu yaz Selimiye’de Bülent’in Mutfağı’nda çalışıyor, hem onu hem de Bülent’i görmek için gittim. Gitmeden de konuşmuştum, Bülent özel olarak ahtapot yapacaktı. Akşam Bülent’in mekanında sofrayı kurduk. Muhtemelen hayatımda yediğim en iyi favayı yedim. Bütün mezeler çok lezzetliydi. Ama ahtapot bir başka güzeldi. Kendi suyuyla pişirilmiş müthiş bir lezzetti. Yemeğin devamında yukarıda adını andığım Piyano Bar’a gidildi. Söylediğim gibi mekan gayet hoş. Benim garibime giden Selimiye’de oluşu. Yoksa Bodrum’da olsa hiç yadırgamazdım.



Müthiş ahtapot... Bülent'in usta elinden çıkma
Bülent'in mekanı

Neyse... Benim Selimiye hakkındaki düşüncelerim bunlar. Bir çok insan bunun tam tersini düşünecektir, olabilir. Ben koyların bozulmamasından yanayım. Bakın gelişmemesinden yanayım demiyorum. Gelişecek tabii ki. Ama belli bir plan dahilinde yapılmalı. Ve daha önemlisi oranın ruhunu bozmadan, orayı İstanbullaştırmadan geliştirmek. Twitter hesabımda bunları yazarken Yaman Böke isimli hesaptan bir yorum geldi ki çok doğru buldum; “Bizim işletmeciler diyor ki, Ege’ye özgü tatil istiyorsanız Yunan adalarına gidin biz buraları İstanbul’a benzetmeye kararlıyız”. Durum tam da bu. Derken o sırada Bodrumlu Derya Bartan gittiği Yunan adasından bir fotoğraf paylaştı ki o da nasıl olması, nasıl korumak gerektiğini çok iyi anlatıyordu. Fotoğrafı buraya alıyorum.



Selimiye’den ayrılıp Akyaka-Akbük-Ören-Çökertme üzerinden Bodrum’a geleyim dedim. Niyetim Çökertme’ye girip sahilde balık yiyip sonra Bodrum’a gitmekti. Ama ne mümkün? Akyaka’dan Akbük’e kadar konvoy halinde gittik. Yapabildiğiniz en yüksek sürat, en önde, içine on kişi doluşmuş zavallı Toros arabanın rampadaki sürati. Akbük’ten sonra taze zift dökülmüş yoldan Çökertme’ye vardığımda girip gireceğime pişman oldum. Tek sırayı park eden araçlar doldurunca zaten daracık köy yolunda karşı karşıla gelen arabalardan biri de bendim ve oradan kurtulmam yarım saatimi aldı. Tabii ne deniz ne balık... Aç açına bastırıp Bodrum yönüne saptım. Kızılağaç pazarından aldığım salatalıkları yolluk yapıp eve vardım. Şunu bir daha anladım ki temmuz-ağustos aylarında cumartesi/pazar günleri Gökova sahili yoluna girilmez. Çökertme’ye. Mazı’ya gidilmez. Selimiye’ye ise yazın asla gidilmez.

Osmaniye tarafları

Akbük'e tepeden bakıp devam ettim. Aşağısı çok kalabalıktı, girmedim
Çökertme'de karşı yönden gelen araçlarla beraber sıkışıp kaldık
Pınarlıbelen'de trafik vardı
Kızılağaç pazarından çocukluğumda bostandan topladığım salatalıklardan buldum. iri çekirdekli, kesince kokan cinsinden. Tornadan çıkmış gibi düz ve aynı boyda değiller
Okullar açılsın, ekim ayında Selimiye’ye gidip sakin halinde iskelede yemek yiyip, nispeten serinleyen suyuna girip tadını çıkarmalı. Bakalım o zaman “bir gece için yer vermiyoruz” diyen Losta Beach gibi işletmeler bir gece için odalarını açıyorlar mı açmıyorlar mı? Tabii biz de orada kalıyor muyuz kalmıyor muyuz?


Selimiye ile ilgili izlenimlerim bunlar. Bütün dileğim daha da bozulmaması.

1 yorum:

  1. Merhabalar,
    Hayatımda ilk kez Selimiye'ye bu yaz gittim. Bir İzmirli olarak en yakınımızda bulunan yerlerden biri olan Çeşme'nin her geçen yıl bozulması ve bizim açımızdan özelliğini yitirmesi karşısında son birkaç yıldır yazları zorunlu ziyaretler dışında Çeşme'yi programımızdan çıkardık. Çeşme'nin o kalabalığı ve yapaylığından sonra Selimiye ilaç gibi gelmişti ancak yazınızı okuduktan sonra öylesine güzel bir yerin de bozulmaya başlamış olabileceğini farkettim. Umarım böyle güzel yerler bakirliğini kaybetmez ve "İstanbullulaşma"ya kurban gitmez. Değerli bilgileriniz için çok teşekkür ederiz...

    YanıtlaSil