4 Kasım 2015 Çarşamba

Kırk günde üçüncü defa Kalimnos

Kalimnos, Bodrum’a ilk ciddi taşınma provasını yaptığım Yalıkavak’ta, özellikle bahar aylarında, havada pus yokken karşımda dururdu. Sabah yürüyüşlerimde önce Kalimnos, onun sağında da Leros’un ucu görünürdü. İkisini de hep merak etmiştim ama önceki Kalimnos yazısında anlattığım gibi, vize işlemlerine hep üşendim. Kos’u çok merak ettiğimi söyleyemeyeceğim. İyi havalarda arabaları görecek kadar yakınımızda olmasından mıdır, yoksa fotoğraflarına bakıp da Bodrum’dan çok farklı bir özellik göremediğimden midir bilmiyorum. Ama Kalimnos öyle değil. Gördüğüm fotoğraflarından etkilenmiştim. Kendi halinde, daha az turistik, daha denizci hali ve bu kültürün yansımaları ve de tabii İtalyan etkisindeki evleri, sokakları aklımı çelmişti. Leros’un da duyduğum sakinliğini merak etmiştim. Sonuçta Eylül ayının 21’inde bu iki adayı ziyaret ettim. Notlarımı yazmıştım. Kalimnos beni yanıltmadı. Tam tahmin ettiğim gibi çıktı ve hayran oldum. Bodrum’a döndükten iki hafta sonra yine gittim. Ve geçenlerde üçüncü kez Kalimnos’taydım. Yani yedi yıl bakıştıktan sonra son kırk günde üç kez gittim. Kışın fırtınasız, havanın açık olduğu hafta sonlarında yine atlayıp gidebilirim. Saatleri denk geldikten sonra Datça’ya gitmekten daha kısa sürede gidebiliyor olmak büyük avantaj.

Yıllarca ofisteki pencereden gelişini/gidişini izlediğim Asım Kaptan ile üç kere Kos'a gidip geldim
Bomboş Kos limanına, beni Kalimnos'a götürecek katamaran gelirken
Saat demişken şunu anlatayım; Bu seyahatimi iki gece üç gün olarak planlamıştım ve bir gece Kalimnos’ta bir gece de Lipsi’de kalacaktım. Lipsi’yi çok merak ediyordum çünkü gidenlerden hiç turistik olmadığını, sakin bir balıkçı adası olduğunu duydum. Internetten otelimi, Bodrum-Kos-Kalimnos, Kalimnos-Lipsi ve Lipsi-Kos-Bodrum feribot biletlerimi ayarladım. Sabah Bodrum’dan Kos’a giderken yol arkadaşlarımla laflarken konu saat farkına geldi. Bütün dünya saatleri geri alırken bizim hükümetimiz abukluklarına bir yenisini ekleyip, ertelemişti. Biletimde Lipsi’den Kos’a giden feribotun varış saati 16:10 yazıyordu. Kos’tan da Bodrum feribotu 16:30’da kalkıyordu ve yirmi dakika pasaporttan geçmeye yetecekti. Ama gel gelelim biletin üzerinde yazan 16:10 Yunanistan saatiydi, bizim saate göre 17:10 anlamına geliyordu. Sezon bittiği için de her istediğiniz saatte feribot bağlantısı yok. Bırakın saati, her gün her adaya feribot bile yok. Böyle olunca Lipsi biletlerim yandı, Kalimnos’ta bir gece değil iki gece kaldım. Sabah bu konu gündeme gelmese muhtemelen Kalimnos’ta saatimi değiştirirdim ama bunun bilete olan yansımasını hesap etmeyebilirdim. Sonu ne olurdu derseniz, artık her gün feribot olmadığı için Kos’ta üç gece mecburen kalacaktım ve seçimde oy veremeyecektim. Oy verdin de ne oldu derseniz, hiç derim…



Kalimnos ilk iki gidişimde, adanın arkasındaki Massouri bölgesinde kalmıştım. Burası kaya tırmanışçılarının mabedi. Bu spora gönül verenler için bulunmaz bir coğrafya. Denizi de inanılmaz. Dünyanın her yerinden buraya tırmanmaya geliyorlar. O yüzden oldukça neşeli, genç ve canlı. Yazın ortasındaki halini bilmiyorum, Eylül ve Ekim aylarında harikaydı. Bu kez denize girmek gibi bir amacım olmadığı için, Kalimnos’un merkezinin de tam merkezinde kalayım, yerli halkın arasına karışayım, adalıları izleyeyim dedim ve hemen liman çıkışında bir otele yerleştim. Otelin yeri ne kadar mükemmelse kendisi o kadar kötüydü. Wi-fi şifresinden edindiğim izlenim 1974 yılında yapılmış olduğuydu. (Otelin adı Olympic, şifre de olympic74). Zaten dekoru, mimarisi falan tam o dönemi yansıtıyordu. Muhtemelen de asansörü hariç hiç bir şeyi değiştirmemişler. Ah pardon, günahlarını almayayım, oda telefonu 90’ların tasarımıydı. Otele girer girmez bankonun ardından iki günlük sakal ve ağzında sigarayla Mr. Benli siz misiniz, sizi bekliyorduk diyen görevliyi görünce ilk izlenimimi edinmiştim. Şaka bir yana böyle şeyleri pek takmam. Temizlik ve rahatlık önemli. Yatak da rahat olmayınca belim ağrıdı ama ne yapayım iki gece çekerim dedim. Banyodaki karınca kolonisinin de bana zararı dokunmadı. Yine de son yıllarda kaldığım en kötü otel olma unvanını Olympic'e vermeden duramıyorum.

Oteldeki odamdan limana bakış
Odadan Kalimnos
Balkondan...
Akşama doğru
Biracı değilim. Yazın bazı hafta sonları bir veya iki tane içiyorum. Kışın ağzımı sürmem. Bu birayı sevdim ama.
Amacım Kalimnos’un asıl yerleşim yerini –merkezi- ve adalıların yaşantısını izlemek olunca ona göre bir tatil yaptım. Sabahları işe gidenleri izleyebileceğim yerlerde oturup kahvaltı yaptım. Öğlen onlarla beraber yemek yedim. Akşam da tabii onların gittiği, turistik olmayan meyhaneleri seçtim. İlk akşam yediğim mekan çok iyiydi. İkinci akşam gittiğimden memnun kalmadım ve daha önceki gidişlerimden bildiğim, hemen yanındaki mekanda neden yemediğime pişman oldum. Bunlar birer tecrübe işte. Bundan sonra Kalimnos merkezinde kalırsam nerede, Massouri’de kalırsam nerede yiyeceğimi biliyorum artık.

Kalimnos’taki ikinci günümde, Bodrum’daki Hanende Mey sayesinde arkadaşlarım olan Osman ve Pınar aradılar. Onlar Kos’taydılar, Kalimnos’a geçelim öğlen buluşup uzo içelim dediler, teklifi ikiletmedim. Limanda karşıladım. Bir an orada yaşıyormuşum da misafirlerim geliyormuş duygusuna kapıldım. Böyle hissetmemin nedeni, Kalimnos’u içten benimsemiş olmam. Bilmem belki bir ev kiralar arada kaçarım. Belli mi olur? Yunancayı da sökerim hem. Yıllarca şarkılarını dinleyip durdum.

Pınar ve Osman Kos'tan ziyaretime geldiler
Fırında zeytinyağlı patates
Domates soslu karides
Greek salad ve tarama
Öğlen uzo içip yukarıdaki yemekleri yediğimiz mekan
O gün öğlen 20’lik uzolarımızı lezzetli deniz mahsulleri ve barbun ile bitirdikten sonra adanın dar sokaklarında yürümeye başladık. Tam siesta zamanıydı ve zaten sezon bittiği için sessiz olan sokaklarda çıt çıkmıyordu. Derken bir sokakta bangır bangır müzik eşliğinde şarkıya eşlik eden insanların seslerini duyduk. Küçücük bir mekanda, sokağa açılan küçücük balkonumsu verandada beş kişi oturmuşlar hem içiyorlar hem mavra yapıyorlar. Ama o saatte neredeyse dut gibi olmuşlar. Mekan sahibi de sokağa atıp kırdıkları kadehleri süpürüyor bir yandan da eğlenceye eşlik ediyordu. Biz önce fotoğraf çekelim derken katılın diye ısrarcı oldular. Zaten uzo içmiştik bir de oturursak nasıl olacak falan derken kolumdan çekiştirilirken buldum kendimi. Hemen kimsiniz, neredensiniz diye konuşulurken Bodrum’da yaşadığımız söyleyince içlerinden biri hariç diğerleri coşkuyla, dini boş verelim, Ege ortaktır, kardeşiz, politikacılar belalarını bulsun tarzı konulara girdiler. Kalimnos’un milliyetçileri meşhurdur derlerdi. Bizdeki ülkücü benzeri –neredeyse giysileri, tarzları da aynı- bir genç kesim var. Kardak kayalıkları olayını hatırlayanlar vardır. İşte o kayalıklara çıkan milliyetçi Yunanlılar Kalimnosluydu. Muhtemelen o pek hoşlanmayan birisi de o görüşteydi. Ama hiç nezaketsizlik falan yapmadı. Ki masanın üzerindeki şişeleri, kadehleri görünce hala nasıl ayakta olduklarına şaşırdım. Yani o kafayla ileri geri konuşabilirdi. İçlerinden biri epey meraklıydı ve diğerlerinin Yunanca söylediklerini İngilizceye çeviriyordu. Beş kişinin üçü boyacıydı, biri esnaftı, bizi ısrarla çağırıp içkilerimizi ısmarlayan ise Kalimnos’un en zengin balıkçılarından biriymiş meğer. Balık fabrikası varmış. Herhalde balık ürünleri işliyor, ambalajlıyor falan. Hepsi çok matraktılar fakat adı Tassos olan o balıkçı başlı başına bir tipti. Hastalıklar atlatmış, bir Türk doktor derdine çare olmuş, bunları anlattı. Çapkınlıklarından, oradan buradan bahsetti. Dedim ki “anlattıklarından Kazancakis’in Zorba’sını hatırladım”. “O benim yanımda bebek kalır” dedi. Şimdi konu şu; adanın zenginlerinden biri, boyacı gençlerle oturmuş öğlen öğlen alem yapıyor. Neşeleri sokaklara taşıyor. Dünya umurlarında değil. Sadece biz oradayken on tane kadeh kırıp attılar. Kaç şişe içtiklerini bilmiyorum ama bize o kırkbeş dakika içinde ikişer kadeh uzo ile onların meşhur Girit rakısından –adı rakı ama tadı grappa- ikram ettiler, biz de onları içtik. Daha fazla içmek istemediğimizden, konuşmalar da –yu may frend Turko. Gad van, Egerya seym. Andırstend? Ela vre, ayde yamas...- minvali üzre tekrara girdiğinden izin istedik. Uzaklaşırken arkamızdan sesleri geliyordu.

Sağdaki Tassos. Soldaki boyacı onun dediklerini tercüme ediyordu. Bu fotoğrafı Instagram'da paylaştıktan hemen sonra, Kos'ta karşılıklı birbirimizi takip ettiğimiz Barbouni restoranın sahibi "Onun adı Sakis, benim restoranı o boyadı" diye mesaj gönderdi. Sosyal medya dostlukları böyle sürprizlere açık. Bir ara Kos'a geçip Barbouni'de yiyeceğim. Daha tanışmadık.

Öğlen yiyip içtiğimiz uzo mekanının önünden sabah onbire doğru geçmiş, oturan üç kişiyi görmüştüm. Biz saat ikiye doğru kalkarken onlar da ancak kalktılar. O saatten beri uzo içip sohbet ediyorlardı. Ağzında üç beş dişi kalmış ihtiyar balıkçının sallana sallana gidişini izledik. Dünyanın en mutlusu o anda oydu herhalde. Kayığına bindi gitti.

Ortadaki balıkçının sallana sallana kayığına gidişi şahaneydi
Ara sokaklarda gezinirken artık evlerin bittiği tepeye kadar tırmandım. Arkeoloji müzesine göz attım. Adayla ilgili biraz daha bilgi sahibi olduktan sonra yine sokaklarda kaybola kaybola limanı buldum. Yürümeden bir yeri tanımak mümkün değil. Sokaklardaki halkın günlük hayatına tanık olmak, evlerden gelen sesleri duymak o halkın yaşantısı hakkında iyi fikir veriyor. Onun için gittiğim hiç bir yerde katedral, kilise falan gezmem. Aslında müze de gezmem de Kalimnos’taki arkeolojik kalıntıları merak ettim. Kilise, katedral, saray gibi yapılara ayıracağım zamanda oranın pazarını gezmeyi, kahvelerinde insanları izlemeyi tercih ediyorum.

İlk akşam yediğim mekan. Limanda, arka sokakta, şahane. Bizim Gemibaşı'nın kış halini hatırlattı. Turist yoktu. Zaten Kalimnos merkezinde benden başka dört-beş yabancı vardı


Kalimnos, Akdeniz bölgesinin en büyük sünger yataklarına sahip adası
Benim ağız tadıma, rakı alışkanlığıma en uygun marka Barbayanni. Barbayanni uzo üretimine, markaya adını veren Odessa Rum'u, Osmanlı vatandaşı Barbayanni'nin padişahtan aldığı imtiyazla, Midilli'de başlamış. Fabrikası halen orada. Yeşilini içtim hafif geldi, siyah etiketlisi şahane. Arada bir de lacivert etiketlisi var ki o da iyi. Alkol dereceleri 42-46-48. Siyah 48 derece. Ama her yerde bulunmuyor. Massouri ve Leros'ta içebilmiştim.
Mükemmel pişirilmiş ahtapot. Damakta bıraktığı deniz, iyot ve kömür tadı enfes.
Mekana gelen Kalimnoslular meyhaneci Barba ile muhabbetteler






Bodrum'da yaşıyoruz dediğimizde ilk soru "ne olacak bu göçmen meselesi?" oluyordu. Biz de bilmiyoruz, Erdoğan biliyor dedik. Erdoğan'dan hiç hoşlanmadıklarını eklememe gerek var mı? Bu da biz oradayken gelen bir kaçak göçmen botu.
Seyyar balıkçı
Ege’nin havasını soluyarak bizim tarafta çok yeri defalarca turladım. Datça, Fethiye, Söğüt, Selimiye... Sokak sokak ezberimde. Şimdi adaları keşfetmenin heyecanını yaşıyorum. Bizi bir deniz ayırıyor, aslında aynıyız diyoruz ama bu romantik bir laftan öteye gitmiyor. Evet aslında bizi deniz ayırmıyor. Aynı da değiliz. Biraz benziyoruz sadece. Çok önemli bir fark var ki o da din. Din, toplumların hayata bakışını belirliyor. Adalardaki insanların hayata bakışıyla Konya’daki insanın hayata bakışı kadar fark olmasa da Ege’nin iki kıyısındaki yaşantılarda da fark var. Daha önceki bir yazıda değinmiştim; kadının hayatın içindeki yeri buna iyi bir örnek. Kalimnos’ta –hele yazın- her kafede, meyhanede kadınlar servis yaparken Bodrum’da bile, içkili mekanlarda çalışan o kadar kadın göremezsiniz. Esnaf terbiyesi konusunda bizden kat kat ilerideler. Kalimnos küçük bir Ege adası. Zengin bir ada değil. Yollardaki arabalardan, insanların giysilerinden bunu çıkarabiliyorsunuz. Ama yolları bakımlı, ada tertemiz. Bodrum merkezi gibi şiddetli yağmurdan sonra lağım kokmuyor mesela. Evet Bodrum'daki gibi lüks araç, lüks mekanlar yok. Dedim ya, zengin bir ada sayılmaz. Fakat küçük bir ada olmasının avantajları beni oraya çekiyor mesela. Trafik lambası yok. Hiç billboard, raket, reklam panosu yok. Bulunduğunuz yerde bu zımbırtıların yarattığı görüntü kirliliğini düşünsenize. Ve onların olmadığını hayal edin. Büyük ışıklı yazı, tabela yok. Uluslararası markalar yok. Carreforur yok. Armani yok. Kokoş kadınlar, her biri birbirinin aynı hipster denilen tuhaf insanlar yok. Çakma çantacılar, buyrun yerimiz var diyen restoran önünde sarkıntılık yapanlar yok. Bunlar benim için önemli. Eğlence isteyenlerin asla adım atmayacakları bir yer. O yüzden Mikonos ile taban tabana zıt. Benim gibi sakinlik, deniz mahsulü, temiz deniz ve uzo isteyenler için uygun.















Kalimnos'tan ayrılırken... Tam karşıda üç katlı, önünde hızlı bot dedikleri tekne bağlı mavi duvarlı bina kaldığım otel. Muhtemelen içinde asansör olan bir kaç binadan biridir çünkü en yüksek bina oydu.
Beni Kos'a götürecek hızlı bot

Kos'a vardıktan sonra Bodrum feribotuna kadar iki saatim vardı. Sahilde bir mekana oturdum. Karşıdaki sivri tepe Bodrum'daki Aspat. Sağdaki feribot da bizi götürecek olan Asım Kaptan
Adalarda en sevdiğim şeylerin üçü bir arada. Sahanaki, Simi karidesi ve ouzo
Kos'a veda ozuosu
Kos'tan ayrılırken...
Orada bulunduğum üç günde de hava harikaydı. Hiç rüzgar yoktu. Tepelere tırmanırken terletmedi, tam bir sarıyaz haliydi. Artık Kalimnos’u çok daha iyi tanıdığımı düşünüyorum. Şimdiden bir iki esnaf ile selamlaşmaya başladım bile. Ayrılırken, bir daha gelebilecek kadar yakınımda olmasına içten içe sevindim. Ve bu coğrafyada yaşadığıma bir daha şükrettim.

Kalimnos ile lgili şu kısa filme göz atarsanız, bir ara Tassos ve arkadaşlarıyla bulunduğumuz mavra ortamını görebilirsiniz.







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder